12 Aralık akşamı İzmir Taksav tiyatro festivali gösterimlerinden bir olan Yuva oyununu izlemeye gittim. Oyunun on beş dakika geç başlayacağı duyurulduğunda çay içmek için İzmir’de Sanat’ın kafesine geçtik. Hava soğuğa çalan bir durgunlukla bir süredir yağmakta olan yağmurun etkisinden çıkmış ve tatlı bir sükunet içindeydi. Oyunun gecikme nedeni İzban grevini bilmeyen bir oyuncunun pekala bu hattı kullanmak istemesi olabilirdi.

Oyun hakkında herhangi bir beklentim yoktu. Bu kısacık çay faslında da oyunla ilgili bir şeyler okuma gereği duymadım. Oyunun kendisi birazdan nasıl olsa her şeyi söyleyecekti.

Seyircilerin salona alınmasıyla yerlerimize geçtik. Fonda, oyunun adı (yuva/home) ve sahnede biraz dağınık yerleştirilmiş sıra benzeri oturma yerleriyle bu sade dekorun içinde birazdan nasıl bir oyun izleyeceğimizi beklemeye başladık.

Oyun, kulağımıza çalınan tanıdık bir şarkıyla başladı:

Frank Sinatra’nın New York, New York’u…

Neresi Yuva?

Taksiye binmiş iki yolcudan kadın olanı taksiciye go’lamasını söylemektedir. Şoför, İngilizce, hareket edemeyeceğini, mesaisinin bittiğini anlatmaya çalışadursun, kadın ısrarcıdır. Yanındaki erkekse hırçın.

Hayır, onlar suçlu değildir. Taksi hareket etmelidir ama nafile… Düğümü çözecek paranın saklandığı yerden çıkarılmasına kadar taksiciyle bu diyalog sarmalı sürer. Paranın çıkarılması, oyunun içine serpiştirilmiş mizahın da en çıplak örneklerinden biri olacaktır. Üstelik “kadının kumbarası.” mı? Buyurun size kumbaranın ters yüz edilişi diyecek bir gerçeklikle. İyi oyunculukla sunulan bu sahne, karşımızdaki oyunun öyle sıradan bir metin olmadığını da göstererek, seyirciyi oyun karşısında bir uyanma haline çağırır.

Özgür Diyarlara Kaçış

Sahnede göçmenlik meselesi vardır. Dil karmaşası, göçmenlikle ilgili hemen hemen ilk akla gelebilecek sıkıntılardan birisidir ve oyun iki dillidir.

Oyundaki karakterlerin tamamı kendince “öteki”dir:

Şoför, ülkesindeki çatışmalardan kaçıp, müzisyen olma hayaliyle New York’a gelmiş ve müziği bırakıp, karın tokluğuna çalışmaya başlamıştır. Kim bilir ne zamandır bu ülkededir? Başına neler gelmiştir?

Kadın ve kardeşi de ülkelerindeki çatışmalardan hayalini kurdukları bu “özgürlükler diyarına!” kaçmıştır. Birisi kadın olduğundan, diğeri otistik olduğundan “öteki”dir.

Oyuna girecek dördüncü karakter de cinsel yöneliminden dolayı “öteki”dir. Üstelik karakterlerin her biri bir diğerine yabancıdır.

Kazayla Ayrılan Yollar

Hareket eden taksinin bir yayaya çarpmasıyla, arabadan dışarı fırlayan kardeş, ablasına kaygı yaşatıyor (acaba ablası olmadan ne yapıyordur…) olsa da, onun kazazedeyle kesişen yolu “normal” algılanmasına olanak tanımış, ıslak giysilerinden kurtulmasını sağlamış ve onu başka bir hikayeye taşımıştır.

Oyun, birbirine paralel ilerleyen bu iki hikayeyle, anlaşabilmek için anlamak istemenin ne kadar önemli olduğunu didaktik olmayan bir üslupla ve seyircinin oyundan kopmasına izin vermeden göstermektedir.

Kült

Titanik filminin hafızalara kazınmış romantik sahnesinden Leonardo DiCaprio’nun cazibesine, New York’un dünyanın en “şey” şehri olmasından Frank Sinatra’ya tanıdık ve kült imgelerle belleği açmakta ve oyun içinde başka bir oyuna dönüşen hatırlamalarla bir yandan oyunun çoklu evreninde gezmek de kolaylaşmaktadır.

Gilbert’in Hayalleri filminde Leonardo DiCaprio’nun muhteşem oyunculuğundan özgürlük heykelinin sembolik rolüne, aile kavramından trajedilerden uzaklaşmaya çalışan kahramanların kesişen dünyalarına kadar pek çok imgeyle bir solukta kendini tamamlayan bir oyundur: Yuva.

Serbest Çağrışım

Kelimelerin bir karşılığı olmalı… Birisi ev der, başka biri yuva anlar. Varlık dediğimiz şey, içine bir miktar anlam karıştırdığımız bir hal(et-i ruhiye), değil mi? O zaman yuva neresi? Nasıl ki kardeşine ulaşmak için taksiden inmeye çalışan ve bunun için dil döken kadın, taksici, “gidebilirsin,” dediğinde, oradan hemen ayrılmayı bile başaramıyorsa yani aslında Kosinski’nin Boyalı Kuş romanında kafesin kapısı açık olup, dışarı çıkan ama bir türlü kaçamayan tavşan için dediği gibi “aslında hapishane tavşanın kafasının içinde”yse o zaman yuva neresidir?

Oyunun Bitiminde

“Yuva”, soruları kışkırtarak, olası insanlık durumlarıyla ötekilik ve göçmenlik gibi önemli meseleleri de acıma duygusu uyandırmadan sahneye taşımak mümkünmüş, dedirtiyor.

Ardında, iyi oyunculukla birleşmiş, post yapısal bir metnin, seyir zevki yüksek tadı kalıyor. Aldığı ödülleri de bu seyir zevkinin etkisiyle, oyundan sonra aslında oyunu izlemeden önce göstermemiz gereken ilgiyi gösterdiğimizde öğreniyoruz. Bu ödüllerin verilmiş olması bizi hiç şaşırtmıyor. Sanırım sizi de şaşırtmayacaktır.

B Planı Prodüksiyon

Yazan/Yöneten: Sami Berat Marçalı

Yapımcı: Yağmur Dolu

Oynayanlar

Bora Akkaş

Erol Ozan Ayhan

Özlem Zeynep Dinsel

Saim Karakale

Mentor: Handan Özbilgin Bromley

Dekor-Kostüm Tasarımı: Marta Montececchi

Işık Tasarımı:Alev Topal

Ses Tasarımı: Fatih Rağbet

Koreografi: Gizem Erdem

İllüstrasyon: Dilan Sarıoğlu