Alexandre Dumas‘ın en önemli eserlerinden biri olan Kamelyalı Kadın, felsefi pek çok soru barındıran, sürükleyici bir aşk hikâyesi. Özellikle sanat alanında önemli semboller içeren bu eser, dikkatli okunduğunda aynı zamanda alegorik anlamlar da taşıyor. Eser hem zehir hem de panzehir olma özelliği taşıyan Antik Yunan kelimesi “pharmakon*” konsepti üzerine kurulmuş ikilemlerle dolu.

Kitabın başında kahramanımızı, yüksek sosyete bir fahişe olan Marguerite‘in verem nedeniyle ölümünden sonra evinde düzenlenen bir açık arttırmada görüyoruz. Kahramanımız bu açık arttırmada bir kitap satın alıyor. Ancak daha sonra Marguerite’nin âşığı, kahramanımızı bulup kitabı ondan geri satın almak istiyor.

İşte bu kitap, tüm olay örgüsünün başlamasına neden oluyor ve belki de kurgudaki en önemli sembol haline geliyor. Duygu ve düşüncelerin birer yansıması olan kitabın, açık arttırmada metalaştırılarak satılması ve kitabın başlığının bir kadın ismi olması (Manon Lescaut) aslında bu kitabın Marguerite’in bir sembolü oluşunu doğrular nitelikte.

Çünkü; tıpkı kitabın, duygu ve düşüncelerin anlatıldığı eser olarak metalaştırılması gibi Marguerite de içindeki tüm soyut duygulara rağmen bedenini satmak, onu bir nesneye dönüştürmek ve tıpkı kitabın kapağı gibi (özenle ciltlenmiş, altın yaldızlı) dış görünüşüne önem vermek zorunda kalması bu düşünceyi destekliyor. Yani yüzey ve içerik birbirinden farklı ve zıt olarak karşımıza çıkıyor.

kamelyali-kadin-1

Arkadaş olduktan sonra, Marguerite’in aşığı Armand, kahramanımıza Marguerite’i ilk gördüğü anı şöyle anlatıyor: “Onu ilk kez Place de la Bourse’da  gördüm. Susse’nin dışında park etmiş at arabasının içinden beyazlar içinde bir kadın indi.” Aslında, Marguerite’in o sırada bulunduğu yer yine sanatın metalaştırılmasına işaret ediyor: Marguerite o anda pahalı sanat eserlerinin satıldığı bir galeride bulunuyor.

Bu pahalı eserlerini almasının en büyük nedeni ise normalde ait olmadığı ama içinde bulunduğu yüksek sınıfa ait görünebilmek. Yani kadın kahramanımız sanatı bir anlamda asıl ait olduğu sınıfı saklamak için bir örtü gibi kullanıyor. Ve ortaya şu ikilem çıkıyor: Marguerite, sanat eserlerini satın alan kişi olarak özneyken, fahişe kimliğiyle bir nesne konumunda oluyor. Bu noktada, geriye dönüp kitabın da kahramanımızın yansıması olduğunu düşünürsek sanat yine hem özne hem de nesne olarak özünden sıyrılmış bir meta olarak karşımıza çıkıyor.

Tüm bunların yanı sıra, bizler de okuyucu olarak bu metaya katkıda bulunmuş oluyoruz. Bir kadını sembolize eden kitabın, dolayısıyla da kadının metalaştırılmasının özelliklerini taşıyan bu eserin okuyucularına “katarsis” adı verilen arınmayı yaşatması zor gibi gözükse de kitapta bu katarsisi yaşayan bir karakter görüyoruz.

Armand’ın kardeşi evlenmek üzereyken, sevgilisinin ailesi Marguerite yüzünden bu işe karşı çıkıyor. Marguerite başka bir kadının mutluluğu için aşkından vazgeçiyor. Verem hastası olan Marguerite’in vücudundan akan kanlar aslında Marguerite’in kendini kurban konumuna koymasının bir simgesi oluyor. Yani kahramanımız kan kaybedip güçsüzleştikçe, başka bir kadın mutluluğa kavuşuyor. Marguerite’in ölümüyle de “miasma” adı verilen kirlilik ortadan kaybolmuş ve Blanche (Armand’ın kardeşi) mutluluğu yakalamış gibi gözükse de, Manon Lescaut adındaki Marguerite’in yansıması olan kitap kalıyor ve onun yansıması olarak miasma’yı devam ettiriyor.

Özet olarak, “katarsis” ve “miasma” zıtlıklarını sonsuz bir döngü halinde içinde taşıyan kitap, okuyucuları oldukça ilgi çekici felsefi ve edebi sorular sormaya yöneltirken bir yandan da edebiyat tarihinin en harika aşk hikayesini bizlere sunuyor. Paylaşması bizden, okuması sizden…

*Pharmakon hakkında ayrıntılı bilgiyi serinin ilk yazısından edinebilirsiniz.