Okuma süresi: 3 dakika

Yaşasın önümüz hafta sonu. Annem hafta sonu havanın güneşli olacağını söylüyor. Deniz kenarındaki parka yürüyüşe gideriz diye konuştular babamla. Annem de babam da çok yoğun çalışıyorlar. Bu hafta sonu hepimize çok iyi gelecek. 

Annem bir avukatın ofisinde sekreterlik yapıyor. Babamın da araba tamirhanesi var. Annem, yanında çalıştığı avukatın çok sinirli olduğunu anlatıyor babama. Sürekli annemi azarlıyormuş, dosyaları, evrağı düzenli tutamadığını söylüyormuş. Annem, “ben düzenliyorum gelip dağıtan kendisi,” diyor. Üç yıldır çalışıyor avukatla. “Başka bir iş bulsam hemen ayrılacağım. Bu paraya ihtiyacımız var.” diyor annem. Pandemi ortamında bir de maaşını düşürmüş avukat. “İşler azaldı masrafları kısmalıyız.” demiş. Bizim evin kirası yarıya düşmüyor, o sabit kalıyor diyememiş annem tabi. 

Babamın da işleri kötü. Araba tamirhanesini küçük bir yerle değiştirmek istiyor. İnsanlar artık eskisi gibi arabalarındaki çizikleri, kırık aynaları önemsemiyorlar diyor babam. Araba yolda kalmadıkça kimse gelmiyor. En çok gelenler lastikleri patlayanlar. “Lastiği suya koyup patlak yeri tamir ediyorum, tekrar takıyorum. Patlak lastik tamirinden üç kuruş para geçiyor elime. Yol parasına yetmez.” diyor. “Arada bizim dükkanın önüne çiviler atasım geliyor, lastikleri patlayan gelsin en azından sürümden kazanırım.” diyor gülerek. Annem kızıyor. “Sakın öyle bir şey yapayım deme.” “Yapar mıyım canım? Sen de! Kendi aramızda konuşuyoruz işte.” 

Bana özel yiyecek alamıyorlar ne zamandır. Evde ne varsa ondan yiyorum. Meyvenin en ucuzunu seçiyor annem. Genelde pazara, akşam saatlerinde gidiyor. Yerlere düşmüş meyveleri, biberleri de topluyor. Bir iki sebze satın alıyor. Marketlerin de indirim günlerini takip ediyor. “Ayçiçeği yağı Bim’de indirime girmişti hemen aldım.” diyor zafer edasıyla. Babam da “akıllısın sen! Akıllısın diye aldım seni de, sen beni niye aldın diyor?” anneme, “bu çulsuz tamirciyle niye evlendin?” Annem gülerek, “yakışıklıydın.” diyor. “Mahallenin en yakışıklısı sendin. O kıskanç Meral’e bırakamazdım seni.” Kedi gibi tırnaklarını çıkararak yakalıyor babamı. Babam da yalancıktan kaçıyormuş gibi yapıyor. Yakalanıyor hemen annemin kollarına. Annemle babamın bu hallerine çok gülüyorum. Karnım ağrıyor gülmekten. Babam, “çocuğa bak, katılacak gülmekten.” diyor anneme. Annem ciddileşerek “oğlum gülme bu kadar!” diyor ama o da gülümsüyor. 

Hafta sonundan bir gece önce annemle babam fısır fısır konuşuyorlar. Pek anlayamıyorum dediklerini. “Babam yapmak zorundayız.” diyor. Neyi yapmak zorundalar? Annemin ağladığını duyuyorum. “Haftalardır kursağımıza yumurta bile girmiyor, etin tadını zaten çoktan unuttuk.” diye bağırıyor babam. Annem, “ah beni işten çıkaran o avukat Allah’ından bul!” diyor. Sonra yine fısır fısır konuşuyorlar. Annem iç çekiyor. Babam öfkeli. Küçük evimizin küçük balkonuna çıkıyor. Sigara üstüne sigara içiyor. 

Anne neler oluyor diyemiyorum. On yaşındayım. Doğum sırasında oksijen yetersizliğinden ötürü serebral palsi olmuşum. Beyin felciymiş. Kasları ya da beynin konuşma merkezini tutabiliyormuş. Bacaklarımı zor hareket ettirebiliyorum. Ellerimi ve kollarımı da. Konuşmaya çalışıyorum dediklerimin yarısı anlaşılmıyor. “Anne anne,” diye bağırıyorum. Kimse gelmiyor yanıma. Bir süre merak ediyorum sonra unutuyorum. Ertesi gün hafta sonu. Sabahı iple çekiyorum. Güneşli harika bir gün olacak yarın. Denizdeki gemileri, çimlere oturup piknik yapanları hayal ederken uyuyakalıyorum. Uyandığımda güneş çoktan doğmuş, gökyüzünde madalyon gibi yerini almış bile. Parka gideceğiz bugün. Beni çocuk arabasıyla götürecekler ama olsun. Açık havada uçurtma uçuranları, top oynayanları seyretmek de güzel. Bir de deniz kokusu. Martılar var gak gak ses çıkarıyorlar. İlk başta korkmuştum ama sonra çok sevdim martıları. Parkta gezerken dondurma da alır babam belki bana. Dondurma yemeyeli o kadar uzun zaman oldu ki. Belki değil kesin alır babam bana dondurma, kıramaz beni çünkü. 

Annem de uyanmış. Gözleri şiş ve kırmızı. Gece uyuyamadı herhalde. Ağzıma bir dilim yağlı ekmek sokuyor. Yağlı ekmeği severim ama keşke üstünde bir parça reçel olsaydı. Sesimi çıkartmıyorum. Uslu uslu ekmeğimi yiyorum. Babam ortalarda görünmüyor. Sonra annem beni giydiriyor ve çocuk arabasına oturtuyor. Yaşasın! Parka gidiyoruz! 

Babam geliyor. “Haydi!” diyor. “Arabayı çalıştırdım. Hazır mısınız?” Araba mı? Parka gitmeden önce bir yere uğrayacağız herhalde. 

Babamın belki tarih öncesine ait külüstür arabasına biniyoruz. Bir araba tamircisinden başkası çalıştıramazdı zaten bu arabayı diyorum. İçimden tabi. Konuşsam da anlaşılmayacak zaten. 

Bana çok uzun gelen bir süre sonunda kocaman bahçesi olan bir binanın önünde duruyoruz. Annemin gözlerinin yaşlı olduğunu o zaman fark ediyorum. Beni indiriyorlar. “Burası neresi?” diyorum ağzımdan salyalar akarken. Babamın suratı asık. Geçen sene tam karşıdaki ev yanmıştı, o evin duvarları gibi kapkara olmuş babamın suratı. 

Kocaman cam kapılardan geçip içeri giriyoruz. Gri önlüklü biri karşılıyor bizi. “Telefonda konuştuğumuz bey siz misiniz?” diyor. “Evet,” diyor babam. “Gel bakalım.” diyor bana kadın. “Tanışalım? Senin adın ne?”

Ben adımı söylemek istemiyorum. Burası neresi? Hani parka gidecektik? “Anne, anne!” Annem bana bakmıyor. Ellerini yüzüne kapatmış ağlıyor. Babam beni öpüyor. Annem, “ben vazgeçtim bırakmak istemiyorum.” diyor babama. “Babam şşş sakin ol. Başka çaremiz yok.” diyor. 

Annem ağlayarak beni öpüyor. Ellerimi öpüyor. Yüzümü öpüyor. Burnumu öpüyor. “Anne, anne! Ne oluyor?” Korkuyorum. Ağlamaya başlıyorum. “Parka gidecektik? Dondurma alacaktı babam bana! Anne bırakma beni!” diye bağırıyorum. Garip bir ses çıkıyor boğazımdan. Çırpınıyorum. Annemle babam gözden kayboluyor. Gri önlüklü kadın, düz bir ifadeyle, “gel odana gidelim.” diyor! “Odama gitmek istemiyorum, evime gitmek istiyorum, annemin yanına gitmek istiyorum, parka gitmek istiyorum.” diye bağırıyorum. Kimse duymuyor. Kimse anlamıyor. Kimse cevap vermiyor. Sessizlik içinde öylece oturuyorum. Camdan bana bakan serçe gagasını pervaza sürtüyor bir iki kere sonra, sonra uçup gidiyor. 

Yazar: Rengin İnal