İnsanlık ütopyalardan vazgeçtiğinden beri nerede bir distopya görsek; renkleri siyah ya da beyaza indirgemek gibi sanki hemen bir distopyayı sahiplenmemiz gerekiyor. Tabii bu söylediğim sadece edebiyat için geçerli. Çünkü elimizde sadece edebiyat yok; sinema, dizi, klip, derken distopyalar şekilden şekile giriyor. Bu yazıysa sadece iki romandan; George Orwell’ın 1984’ü, Aldous Huxley’in Cesur Yeni Dünyası’dan bahsediyor. Distopya sahiplenmeye gelince bu da ele alacağım iki distopyanın içinde bolca bulunan kara mizaha bir çeşit selam olarak, ilk cümlede durabilir.

Distopya Edebi

Yirminci yüzyılın ilk yarısında kaleme alınmış bu iki eser, verdikleri edebi hazzın yanında, kurdukları edebi dünyayla okuru içine hapsetme riskini barındırır. Bunun en temel sebebi, merkezinde duran karakterlerin bu karanlık kurgu evrende kendi yollarını bulmalarının imkânsız olmasıdır. Bu iki roman, iyi örülmüş bütün yapıtlar kadar çekici, bir o kadar da bütünlüklü yapılarıyla günümüzde birçok metinde kendilerine gönderme yapılmasına sebep olmuş durumdadır. Bir şarkı sözünün, “siz hangi kedilerdensiniz?” diye sorması gibi kimi zaman içinde bulunduğumuz dünyanın ya da gelecekte içinde bulunacağımız dünyanın “1984” mü yoksa “Cesur Yeni Dünya” mı olduğu/olacağı tartışılmaktadır. Peki, bu distopyalar neden doğmuştur?

Distopyalar Doğuran Arka Plan

Edebiyatın içinde bir tür olarak ütopyalar varolduktan sonra distopyalara geçilir. Aslında ütopyaların varoluşu insana inancın hızla doğması, distopyalarsa yitirilmesinin sonucudur. Daha açık bir ifadeyle; ütopyaların doğduğu günler sanayi devrimi, ulus devletler ve bunlardan önce olmayan “birey” kavramının meydana gelişinin bir yansımasıyken; distopyalar mayasını, bu hızlı gelişmelerin insanlığı sürüklediği, korkunç paylaşım savaşları ve bu savaşların sonuçlarından almıştır.

Her şey gibi edebiyat eserleri de çağlarının tanıklıklarıdır. Aynı zamanda edebiyat, kendi kuralları çerçevesinde gelişir. Burada, “kural mı?”, “kural ne ayol” diye yaklaşmak komik olabilir ama gerçeği değiştirmez. Edebiyatın kuralsızlığını bile kapsayan kuralları, balıklar neden uçamaz? sorusuna verilecek cevap gibi yazılabilir. Bu yazının konusu bu olmadığından sadece lüferin bir balık türü olması gibi distopyaların da bir edebiyat türü olduğunu belirtmek yeterlidir. Bu nedenle bir romanın bağlı olduğu tüm ölçütler onları da kapsar. Roman bir şey anlatmalıdır. Başka bir ifadeyle bir derdi olmalıdır.

Bu iki yapıtın anlatmak istedikleri yani dertleri yazıldıkları yılların karanlık yanında görülebilir. Çünkü insanlar, toplumları, toplumlar da bireyi doğurana kadar savaş, hayatın “olağan!” bir parçası olarak var olmuşken yirminci yüzyılın ilk yarısında insanlık, kendi organize, dehşet verici, yıkıma yol açan yanıyla ilk defa bu kadar yakından yüzleşmek zorunda kalmıştır.

Distopyalılaştırırma

Cesur Yeni Dünya; 1932 yılında, Britanya’da doğmuş ve Amerika’ya yerleşmiş Aldous Huxley tarafından kaleme alınır. 1984; 1949 yılında Hindistan’da doğmuş ve Britanya’ya yerleşmiş George Orwell tarafından yazılmıştır. “Fırsatlar Ülkesinin!” distopya yani diğer adıyla “Kara ütopya” doğuran yüzüyle, iki dünya savaşıyla yıkılmış, ırkçılıkla boğuşmuş, atom bombalarını görmüş dünyanın distopya doğuran yüzü kuşkusuz aynı değildir.

“Özgürlük” tartışmasından kara ütopya kuran Orwell ve Huxley birbirinden farklı gerçekliklerin içinde yaşayıp, birbirlerine zıt gibi görünen distopyalar kursalar da romanlarının merkezinde “roman kahramanı” durur. Değişmez insanlık hallerinin, roman kahramanı eliyle olmayan kurgu dünyaya, bu denli iyi yerleştirilmesi, meselenin ciddiyetini evrensel bir dile taşıma isteğinden beslenmiş olmalıdır.

Bu iki eser, bunca göndermeye konu olmasının yanında insanlığın serüvenin korkunç bir şekle büründüğü yıllarda sahip olunan iyi tutkuya bir göstergedir. Bu tutkuyla belirtmek istediğim yazarlarının yazma tutkusu değildir. Belirtmek istediğim, tüm olan bitene rağmen, insanlığın daha iyiye evrileceğine olan inancın meydana getirdiği direncin tutkusudur.

Yazarlarının içinde bu dirençten kaynaklı bir umut olmasa, okunduğunda içinde kilitli kalma duygusunu oluşturabilecek güçte eserler ortaya koymazlardı. Tarih sahnesinin doğurduğu yıkımın ortadan kalkması için görülmesi gereken mühim noktalar bu denli bütünlüklü olarak olmayan kurgu dünyaya taşınmazdı. Bugün bu iki yapıtın varlıklarını hala eskimeden sürdürmeyi başarma sebebi bu ustalıktan kaynaklanmaktadır.

Welcome to…

Cesur Yeni Dünya

“Sadece otuz dört katlı yerden bitme gri bir bina. Ana girişin üzerinde şu sözcükler, LONDRA MERKEZ KULUÇKA VE ŞARTLANDIRMA MERKEZİ ve üzerine kaplanmış olan Dünya Devleti’nin sloganı, “Cemaat, Özdeşlik, İstikrar.”*

İlk paragrafıyla başlayan distopya, insanların kuluçka makinelerinde var edildikleri, Artı, Eksi; Alfa, Beta, Delta, Gama, Epsilon diye üretildikleri ve üretimlerine uygun şartlandırmalarla büyütüldükleri, uykuda bilinçaltına yüklenen temel ilkelerle toplumsal doğruları yüklenmiş (hipnopedyayla), soma adı verilen bir tür uyuşturucu ve zorunlu çokeşli cinsellikle “mutlu” bir toplum haline getirilmiş bir roman evreninde geçer.

Cesur Yeni Dünya Kitabı Kapağı

Herkes mutludur. Bernard Marx dışında.

Ford’a şükredilir.  Ford aşkına denir. Ford yeni inanç sistemidir.

Bir de roman ilerledikçe vahşi bir bölge olduğu öğrenilir:

“…altmış bine yakın Kızılderili ve melez… mutlak vahşiler… müfettişlerimiz arada bir ziyaret ederler… onun dışında, uygar dünyayla başka hiçbir bağlantıları yoktur… itici alışkanlık ve geleneklerini halen sürdürmektedirler… evlilik, bilmiyorum anlamını biliyor musunuz, sevgili genç bayan; aileler… şartlandırma yoktur… barbarca batıl inançlar… Hristiyanlık, totemcilik ve atalarına tapınma… Zunice, İspanyolca ve Athapascanca gibi yok olmuş diller… pumalar, kirpiler ve diğer vahşi hayvanlar… bulaşıcı hastalıklar… rahipler… zehirli kertenkeleler…”*

İki kutuplu dünyanın Amerika’sından “özgürlük” kavramı distopik çerçevede böyle romanlaşır. Pavlov’un deneylerinin, klasik koşullanmayı bir eğitim yöntemi olarak yapılandırmasının hayalgücünde yarattığı sıçrama ve yüzlerce yıl sonra oluşabilecek yeni toplumdan bir “mutluluk” eleştirisi; buyrun biraz “Cesur Yeni Dünya,” alır mıydınız?

Huxley’in yaptığı bir kehanet ortaya koymak değildir. Bu nedenle de hazır bir reçete ortaya koyduğu söylenemez. Keyifle okunur. Dili sadedir, açıktır, heyecanlıdır, merak uyandırır. Bir korku ya da korkutma aracı mıdır? Görünen köyün kılavuz istememesi gibi romanda bir korkutma aracı değildir. Bazı şeylerin hayallerimizin ötesine geçtiği; hazcı, sorunsuz, net, tercih edilebilir bir dünyada, insanlığın ve bireyin başında ne gibi sorunlar olabileceğine aynalık eder. Bunu yaparken yarattığı gerçekçi atmosfer maalesef kimi durumlarda statükocuların ekmeğine yağ sürebilir.

1984

Adı üstünde 1984 yılında geçer. Baskıcıdır. Teleekranlarla izlenen, kıtlık dünyası üç ülkeye bölünmüştür.

“Savaş Barıştır

“Özgürlük Köleliktir

Bilgisizlik Kuvvettir”

Romanın kahramanı Winston’un ülkesini yöneten partinin sloganlarıdır.

Dil ve düşünce arasındaki ilişki, kitabın altyapısının önemli öğelerinden biridir.

Gözetim toplumu, savaş toplumu, kıtlık toplumu, itaat toplumu, nefret toplumu, bastırılmış cinsellik toplumu, sevgisizlik toplumu, düşmanlık toplumu ve kölelik toplumu…

Peki ya böyle bir toplumda birey olabilir mi? Hayır.

1984 distopyasının ortaya koyduğu gerçek tam olarak bunun romanıdır. Buna ek olarak eril bakış taşır.

Okuru kendi karanlık sularında boğmak isteyen, karamsar, umutsuz, çıkışsız bir distopyadır. Böyle olması belki de yazıldığı yılın normali ve gerçeğidir. Sanki Orwell, tanık olduğu tarihsel gerçekliği gelecek kuşaklar için bir bulmacaya dönüştürmüştür. Bu bulmacanın cevabını bulmanın hiç de kolay olmadığını göstermek için de bu romanı yazmıştır.

1984 ve Cesur Yeni Dünya

Birbirine tamamen zıt görünen (bu iki distopyada bedenin sömürüsü için https://gaiadergi.com/bedenin-distopik-somurusu-orwell-huxleyin-distopyalarinda-beden) ikisi de distopya olan bu romanlar, toplumsal gelişmeleri indirgemeci bir yaklaşımla açıklamak için birer gönderme olarak kullanılırlar. Sanki mutluluk varsa ya da baskı varsa özgürlük yok, demek için yazılmışlar gibi sunulurlar. Oysa, ikisi de tektipleşmenin yaratacağı gerçekliğe dair birer kurgu olan bu eserler, tam da indirgemeci bir yaklaşımın sonuçlarını tartışmaktadır.

İki distopyada da olmayan bir toplum, edebiyat içinde inşa edilirken, durmak zorunda olunan hemzemin yani romanın imkanları, fikirlerin bir gösterisine dönüşür. İkisine de ideolojik aygıtların rolü katılmıştır.

Ütopyaların varlık bulduğu “geçmişe duyulan özlem” ekseninde yer almamaları, özlem duyulacak bir geçmişin dünya ölçeğinde ağır bedellerle ortadan kaldırılmasıyla açıklabilir. İkisi de okunmayı fazlasıyla hak eder. İkisi de bir kehanetler kitabı değildir.

Tüm karanlık yüzüyle 1984’ü doğurduğu günlerden sadece on dokuz yıl sonra dünyanın nasıl daha farklı bir gerçekliği deneyimlediği düşünülürse distopyaların sadece birer kitap olduğu daha iyi anlaşılacaktır. Okur da avutucu eserlerle kendini oyalamanın dışında edebiyata meylediyorsa bu iki distopya ona ayırdığı vaktin ya da kaba bir tabirle kitabı almak için ayırdığı nakdin misli olarak karşılığını verecektir.

Edebiyatı sevmek için birçok neden bulunabilir. Bu nedenlerden biri ve hatta en önemlilerinden biri, edebi eser okuduktan sonra buna ayırdığım zamana değerdi, demek olsa gerek. 1984 ve Cesur Yeni Dünya okumanın bu güzel yanını okuyanlar deneyimlemiştir. Kendi adıma kaç kere hediye ettim, kaç tane kaybettim, kaç kere okudum, kaç kere tavsiye ettim, bilmiyorum. Bu nedenle rahatlıkla bir kere daha, “iyi ki yazılmışlar,” diyerek bu yazıyı bitirmek istiyorum.

 

*Alıntılar Aldous Huxley, Cesur Yeni Dünya, Çeviren:Ümit Tosun. Sekizinci Baskı. İthaki Yayınları, 2011, İstanbul, sayfa:23 ve 144’den yapılmıştır.

**Görsel: http://www.collective-evolution.com/2018/02/17/how-the-198-orwellian-state-has-been-growing-for-a-long-time/ alınmıştır.