Herkese yepyeni bir festival yazısından merhaba! İlk kez bu yılında akredite aldığım İstanbul Film Festivali’ndeki birkaç günümden sizlere bahsetmek istiyorum. İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın (IKSV) bu dönem birçok etkinliğine katılma fırsatı buldum ve hakikaten çok keyifli vakitler geçirdim. Caz Festivali kapsamında LP konseri adete büyüleyiciydi.

Sıra İstanbul Film Festivali’ne geldiğinde ise, festivalde az vakit geçirmiş olsam da güzel filmlerle buluştum. Daha önceki festivallerde izlediğim ve vizyonda da gördüğümüz Buğday, Körfez, Eksi Bir ve Sofra Sırları gibi filmlerin de burada olması çok güzel. Yerli filmlerin yanı sıra, Vodafone Red galaları kapsamında yıldız oyuncularla usta yönetmenlerle buluştuğu filmlerden izleme şansı buldum. Ödüllerde ise, yarıştığı festivallerde bir türlü hak ettiği ödüllere kavuşamadığını düşündüğüm “Sofra Sırları”nın; En iyi Senaryo, Kurgu ve Demet Evgar ile En İyi Kadın Oyuncu ödüllerine kavuşması ise muhteşem oldu. “Kelebekler”in de 2 güzel ödül alması, ayrı bir keyif.

Şimdi festivalde izleyebildiğim filmlerden bazı değerlendirmelerimi sizlere sunacağım…

KELEBEKLER

İnsan hayatı, kuş misali… Bir gün varız, bir gün yokuz. Beklediğimiz şeyler bir türlü olmaz, ama bazen de olmayacağı anda gerçekleşir ve olur işte… Ve vardığı noktada ise “abi bi dakika, ne alaka?” dediğimiz yere gelince, güler miyiz ağlar mıyız bilemeyiz. “Kelebekler” festival başlamadan, birkaç hafta önce vizyona girmiş olsa da, yurt içi festival yolculuğuna İstanbul Film Festivali ile başladı.

Filmin olay örgüsü kusursuz ilerliyor diyebiliriz. Çünkü her bir karakter tam zamanında hikayeye dahil olurken, beklemediğimiz olaylar da doğru bir yolda gelişiyor. Tolga Karaçelik’in yönetmenlik ve senaristlikteki başarısı tam gaz sürüyor. Sarmaşık’taki gerilim havasının ardından, Kelebekler ile dram ve kara komedi karışımı ürün ortaya çıkarmak büyük bir marifet. Bartu Küçükçağlayan ve Tuğçe Altuğ, rollerine büyük derecede bağlı ve güçlü oyunculuklar sergilemişler.

Tavuk patlama sahneleri ise filme ayrı bir haz ve renk veriyor. Ayrıca buna neden olan durumlar da filmde ayrı bir mizah havası katmıyor değil. Ama benim en çok krize girdiğim sahne, Tolga Karaçelik’in ilk filmi Gişe Memuru’na yaptığı gönderme. Serken Ercan’ın yer aldığı sahne muazzamdı. Filmin finali çok önemli bir nokta olarak karşımıza çıkıyor, ama film biri bir yere götürürken, çok bambaşka bir yerde bırakıyor ve gülme krizi bir tutturuyor ki (izlemeyenler için tutturacak ki), sormayın.

LOCMAN

Şükrü Alaçam’ın ailesinin gerçek hayat hikâyesinden aktardığı “Locman” makinist olan, daha sonra terfi alarak tayini çıkarak depo şefi olan Uğur ve ailesinin hayatına odaklanıyor. Tekniksel anlamda ufak sıkıntıları olsa da filmin, Yönetimsel olarak başarılı bir ilerleyişi olduğunu söyleyebiliriz.

Bir şey bilmeden korkulara ve ön yargılara karşı dostluğu ortaya koyan filmin, hikayesel olarak sağlam bir konusu olsa da, senaryosundaki pürüzler gözle görülebilecek derecede. Alevilik meselesini önyargılı bir şekilde kötü olarak bilen karakter, bunu uzun süre bu şekilde biliyor ve bu süre biraz uzuyor. Ayrıca filmin finalinde gelişen durumlar, bir anda gerçekleşiyor ve final hemen hızlıca toparlanıp sonuçlanıyor. Filmde yaş olarak küçük büyük bütün oyuncular, adeta filmde olduğumuzu hissettiren bir havada başarılı performanslar sergiliyorlar. Küçük oyuncu Nisa Sofiya Aksungur’un şahane performansı ve karakterinin hikayesi filme ayrı bir şefkat duygusu yüklüyor.

KÖPEK ADASI / ISLE OF DOGS

Animasyon filmleri her zaman umudu simgeler. Yine yanılmadım, olağanüstü bir senaryonun, dram ve aksiyon ile bu kadar birbirine uyabileceğini görmek yine zevk vericiydi. 2015 Oscar’larında karşımıza çıkan “The Grand Budapest Hotel” filmiyle sıcak bir bağ kurduran yönetmen Wes Anderson, bu kez gerçekliği olan, siyaseti de hayatı da dramı da içine alan sımsıcak bir film.1910’da gerçekleşen Hayırsız Ada olayını da hatırlatan film; köpek sevgisini içinde tutanları kimi zaman hiddetlendirecek olsa da, kimi zaman da gözyaşlarını durdurtamıyor.

Şehirden bir virüs saldıkları şüphesiyle uzaklaştırılan köpekler, bir adaya sürülür. Bu köpeklerin içinde 12 yaşındaki Atari Kobayashi’nin koruma köpeği Spots da vardır. Minyatür uçağına atlayan Atari, tek başına nehrin karşı tarafına geçer ve köpeğini aramaya koyulur. Bu arayış, aslında bambaşka gerçekleri de ortaya çıkarır. Senaryonun bu bağlamda, başladığı gibi bitmemesi ve sürprizler yaratması adeta keyif veriyor. Köpeklerin konuşturulması ve insanlarla bağ kurması da çok etkileyici anlatılmış. Canlılar arasındaki duygusal ve biyolojik bağlar için de altı çizili bir şekilde vurgu yok değil.

SAPLANTI / UNSANE

İphone ile çekilmiş olan film, hikayesiyle bile kulağa enteresan gelen bir yapımdı. Yeni bir başlangıç yapmak isteyen Claire yeni şehrine ve yeni işine başlar. Fakat geçmiş gölgesi gibi onu takip eder ve isteği dışında bir akıl hastanesine kapatılır. Burada ise geçmiş korkularıyla yüzleşme başlar.

Hikayesel anlamda seyirciye Claire ile birlikte oyunlar oynatan bir senaryo var. Senaryonun, gerilim öğesini kendi içinde iyi tutan bir yanı olsa da, mantık hataları da yok değil. Bu hatalar bu tarz filmlerde görebileceğimiz hatalar olsa da fark edilebilir durumdalar. Bu filmde de aslında, insanın çaresizken karşılaştığı durumlar sorgulanıyor ve bundan sürekli kaçmaya çalışılsa da sürekli kötülük geliyor, ana karakterin karşısına çıkıyor.
Özellikle final tam bir rezillikti. Karakterin bunca zaman sonra hala saplantıdan kurtulamamış olması, benzettiği kişiye bıçağı alıp yürümesi vs çok ütopik bir sahne ile sonladı film.

SİYAH NEHİR / FLEUVE NOIR

Roman uyarlaması olan film, içinde bir aile trajedisi barındıran hareketli bir polisiye. Siyah Nehir, bir ailenin ergen oğlunun kaybolmasıyla devreye giren çılgın komiser Visconti’nin olayı araştırmasını konu alıyor. İşin içine ailenin babası ve çocuğun öğretmeni de dahil olunca işler bambaşka bir hale dönüşüyor.

Trajedi ve polisiyenin bir aradalığı, akıcı ve başarılı bir senaryo ile karşımıza çıkıyor. Evet bazı sahneler çok fazla mı duruyor ve bu süreyi çok mu uzatıyor, yalan değil. Bazı fazlalık yaratan sahneler, belki de filmi ağırlaştıran yanları. Ama temelde yaşanan ana hikaye güçlü bir temele sahip ve özellikle finalde şoke eden sonuçlar da oldukça iyi yazılmış.
Filmin bir diğer artısı ise Vincent Cassel’in başarılı performansı. Karakterin ilginç hikayesi de film için ayrı bir heyecan duyurtsa da, Cassel’in performansı filmi ayrı bir izlenir kılıyor.

KISMET, SEVGİLİM: İLK ŞARKI / MEKTOUB, MY LOVE: CANTO UNO

“Mavi En Sıcak Renktir” filmiyle tanıdığımız yönetmen Abdellatif Kechiche’n yeni filmi “Kısmet, Sevgilim: İlk Şarkı” bir roman uyarlaması. Yaz tatili için Paris’ten Sete’ye evine dönen genç adam Amin’in yaz anılarını barındıran filmde, yaz anılarının yanı sıra senarist olan genç adamın yeni filmi hakkında kafa yormalarına da şahit oluyoruz.

Film, aslında bir gençlik filmi havasında ilerliyor. İlişkiler, arkadaşlıklar, yeni duygularla buluşmalar bir arada. Fakat film ilişki sarmallarından bir türlü kafanızı ayıramayacağınız, karma karışık bir senaryo ile yola çıkıyor. Hikaye kimi zaman doğru noktalara parmak bassa da, kimi zaman da çok yanlış yollarsa sapar bir halde. Daha ilk dakikada aşırı cinsellikle açılan filmde, ilk itilmeyi yaşıyorsunuz. Ardından ilişkiler çabukça değişiyor ve Dallas vari hikayenin ortasına geldik diyebiliyorsunuz.

Ama gençlik filmleri, her zaman içinde ışık barındırır. Filmin genç oyuncuları parıldıyorlar ve filme renk katmıyor değiller. Filmde bolca müziğe de rastlayabiliyorsunuz, gençlik temalı bir filmde uygun ilerliyor müzikler.