“-Tek bir kitapla şair olunmaz!

+Tek kitapla peygamber olunuyor ama.”

Böyle bir diyalog gerçekten yaşanmış mı, ya da şehir efsanesi mi bilmiyorum. Ahmed Arif’i okumaya başladıktan sonra görüyorsunuz ki; bunun bir önemi yok, o gerçekten söylediği gibi bir şair.

“Ve ben şairim

Namus işçisiyim yani

Yürek işçisi”

Tek bir kitapla şair olmayı becermiş ve kendisinden sonra şiir yazmak, şair olmak isteyenlere ilham olmuş bir işçi. Ahmed Arif’i ve onun şiirini anlamak için söylediği şu sözler çok önemli duruyor: … az gelişmiş değil sömürülmek için kasıtlı olarak geri bırakılmış bir ülkenin, aşiret töreleriyle yetişmiş çocuğu.

İnsanın ülkesini ve kendi içinde bulunduğu şartları yorumlama şekli ne kadar gerçekçi ve bu gerçekler ne kadar kalıcıysa, bir şair ve şiirleri o kadar uzun ömürlü oluyor. Tam da herkesin Garip akımının tesirinde şiirler yazmaya çalıştığı bir dönemde Ahmed Arif’in bu akımla hiç benzeşmeyen şiirler yazması şaşkınlık yaratmıyor. Günün rüzgârına kapılmıyor. Şahsi dertlere dair ve şehir hayatının günlük ağzıyla yazılmış şiirlerin yanından bile geçmiyor. Daha önce şiir yazmış güzel insanları ve onların mısralarının köklerinin bu toprakların sonsuz bereketiyle beslendiğini biliyor.

Ahmed Arif 2Mısralarını ağır ağır ve sabırla döküyor kapıda. Bu ve nice sebeplerden ötürü zamanından öte ve bugünün şiiri olmayı hâlâ iddialı bir şekilde sürdüren bu şiirlerin yazarı kimdir sorusu hep akıllarda geziyor. Böylece şair şiiri ürettikten sonra şiir de şairi yaşatmaya devam ediyor.

Aslında Ahmed Arif’in hayatı, kendisinin anlatmak istemediği kısımlar dışında, biliniyor. Anlatmak istemediği kısımlarsa; maruz kaldığı işkenceler, o süre boyunca yaşadığı ve gördüğü acılardan oluşuyor. Gerçek adı Ahmed Önal. Öz annesi, Ahmed daha iki yaşındayken doğum sırasında çocuğuyla beraber ölüyor. Ahmed’i onu çok seven üvey annesi Arife Hanım büyütüyor. İlköğretimine Urfa’da başlayan Ahmed Arif liseyi Afyon’da okuyor. Lisedeyken yazdığı şiirler dergilerde yayınlanıyor ve hatta bunlardan para kazanıyor. Öyle ki; ailesi Arif’e aylık beş lira gönderirken şiirlerinden ötürü aylık on lira gibi bir para kazanıyor. Paradan daha önemlisi derginin bir tarafında kendi şiiri çıkarken diğer tarafında Arif’in dedesi yaşında ve ayrıca üstâd olarak kabul ettiği Neyzen Tevfik’in şiiri yer alıyor. Yayınlanan ilk şiiri Gözlerin; bu şiiri ortaokuldayken yazdığını, son düzenlemesini lisede yaptığını daha sonra kendisi anlatıyor.

“Gözlerim maviliğin ruhudur

 Fecirlerin tebessümü içer

 Berraklığında ilâh çocukları uyur

 Ve emer sükûtu beyaz gölgeler”

Bu ve kitabında yer almayan diğer ilk şiirleri için; “Bunlar Haşim, Tanpınar ve Tarancı’nın etkileriyle acemilikle ve lise öğretmenine beğendirmek için yazılmıştı” diyerek, bu şiirlerinin kitapta yer alan şiirlerle olan farkını anlatıyor.

Arif liseyi bitirdikten sonra hemen askere gider, askerden geldikten sonra üniversite okumak için Ankara’ya gelir. Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nde Felsefe okumaya ve aynı zamanda Merkez Bankası’nda çalışmaya başlar. 1951 yılının Ekim Ayında Başlayan “solcu tevfikatı” ile iş yerinden alınır ve 9 günlük işkenceye tutulur. Henüz tamamladığı ve hiçbir yerde yayınlanmayan bir şiirinden ötürü gözaltına alınır. Arif daha sonra alakasız bir şekilde polisin zorla imzalattığı belgelere dayanarak TCK’nın 141. maddesini ihlalden 38 ay tutuklu kalır.

İlk başta Sansaryan Hanı’nda bir hücreye atılıyor Ahmed Arif. Bir kibrit çöpüyle duvarda oluşturduğu takvime göre 128 gün aynı hücrede kalıyor. Burada yaşadığı işkenceleri anlatmıyor ama burada yaşadıklarından ötürü korkusundan delirdi, demesinler diye bileklerini keserek intihar ediyor. Bir süre hastanede kaldıktan sonra tekrar aynı muamele devam ediyor. Bu süre boyunca yaşadığı işkencelerin psikolojik ve fizyolojik etkileri ömrünün sonuna kadar devam ediyor.

Akşam Erken İner Mahpushaneye

Akşam erken iner mahpushaneye.
Ejderha olsan kar etmez.
Ne kavgada ustalığın,
Ne de çatal yürek civan oluşun.
Kar etmez inceden içine dolan,
Alıp götüren hasrete.

Akşam erken iner mahpushaneye.
İner yedi kol demiri,
Yedi kapıya.
Birden, ağlamaklı olur bahçe.
Karşıda, duvar dibinde,
Üç dal gecesefası,
Üç kök hercai menekşe… 

Aynı korkunç sevdadadır
Gökte bulut, dalda kaysı.
Başlar koymaya hapislik.
Karanlık can sıkıntısı…
Kürdün gelinini söyler maltada biri,
Bense voltadayım ranza dibinde
Hep olmayacak şeyler kurarım,
Gülünç acemi çocuksu… 

Vurulsam kaybolsam derim,
Çırılçıplak bir kavgada,
Erkekçe olsun isterim,
Dostluk da düşmanlık da.
Hiçbiri olmaz halbuki,
Geçer süngüler namluya.
Başlar gece devriyesi jandarmaların… 

Hırsla çakarım kibriti,
İlk nefeste yarılanır cigaram,
Bir duman alırım, dolu,
Bir duman kendimi öldüresiye.
Biliyorum “sen de mi?” diyeceksin,
Ama erken iniyor akşam mahpushaneye.
Ve dışarıda delikanlı bir bahar,
Seviyorum seni,
Çıldırasıya.

Serbest bırakıldıktan sonra, 1952 yılında tekrar tutuklanır ve iki yıl hapiste, sekiz ay da Urfa’da kamu gözetimine tutulur. Cezaları bittikten sonra Ankara’ya döner ama sürekli polis denetiminde olduğundan eğitimine devam edemez. Çeşitli dergi ve gazetelerde düzeltmenliğin yanı sıra ufak tefek işlerde çalışır. Yaşarken yayınlanan ilk ve tek şiir kitabı olan Hasretinden Prangalar Eskittim’e, sonradan eklediği şiirlerle beraber tam 50 senesini vermiştir kendi deyimiyle. Kitabın çıkış tarihi Aynur Hanım’la evliliğinden bir yıl sonra 1968 yılında olur. Arif’in hayatının en mutlu anı oğlu Filinta’nın doğduğu andır. Öyle ki; Arif oğlunun nüfus kâğıdını iki sene boyunca cebinden hiç çıkarmaz.

Ahmed Arif 3

Emekliliğinden sonra Ankara’da yaşadığı sade hayatı 2 Haziran 1991’de sonlanır. Şiirleri geçen zaman içerisinde, değişen kuşaklar boyunca daha da değerlenir. Yıllar öncesinden bugünü anlatan bir sese kim kulak vermez ki? Arif’in hayatını anlatan özet, yine kendisine aittir:

“Asıl adım Ahmed Önal, Ahmed Arif olarak bilinirim. Yaşamım boyunca hakkı aradım; ezilenin ve güçsüzün yanında durdum. Memleketlilerim sömürülmesin, memleketlilerim kullanılmasın, memleketlilerim ölmesin diye konuştum. Eşitlik için yazdım, eşitlik için söyledim, eşitlik için dayak yedim, eşitlik için sövdüm. O günleri göremeyeceğimi bilsem de birilerine o günleri gösterebilmek için öldüm.”

Ahmed Arif’in şiirini zamandan sıyırıp ölümsüzleştiren, şiirlerinin sadece birine ve bir şeye ait olmamasıdır. Bunu düşünürken aklıma gelen soru şuydu: “Ahmed Arif’in şiiri kimindir?” bu sorunun cevabını şiirlerinin içinde bulmak en doğrusu. Bu şiirlerde yaşayanlar bu şiirlerin sahibi. Benim denk geldiklerimden ayrı, daha yüzlercesi olduğuna eminim.

Bence Ahmed Arif’in şiiri;

Fukaralıktan tavukları birbirine karışan insanların

Ekmeğe, aşka ve ömre küfeleriyle hükmeden nefesleri avuçlarına yetmeyen (ciğerleri küçük, elleri büyük) kenar mahalle çocuklarının

Ayak bileğinde bir dizi boncuk, sol omzunda nazarlıkla dağ başında unutulmuş, üşümüş minicik bir aşiret kızının

Dostuna yarasını gösterir gibi, bir salkım söğüde su verir gibi içten ve derinden hem türkü söyleyen hem küfreden Çukurovalının

Yoksul ve yorgun ama pırıl pırıl namuslu ve yiğit işçilerin

Gülünç, acemi ve çocuksu hayaller kuranların

Ölümsüz güzel, çetin, adsız ve en uzak ve kimselersiz yitik bir yıldızda kendi kendine inleyen ama ezgisi bütün dünyayı dolaşan Stradivarius’un

Yavru serçeye su getiren yılanın

Maviş bir kız doğurmuş, memeleri bereketli ve serin kısır kadının

Yaşayan, sadece yaşayan yosun ve solucanın

Yarının çocukları, gülleri için her birinin ayva tüyü çilleri için postasını koyup, restini çekenin

Nuh’a beşikler, salıncaklar ve hamaklar ve yanında Havva Ana’nın dünkü çocuk sayıldığı Anadolu’nun

Hükümdarları, saldırganları, haydutları, Şah’ı ve Sultan’ı takmayıp dostuna selam edenlerin

Köroğlu’nu, Karayılan’ı, Pir Sultan’ı ve Şeyh Bedrettin’i sevenlerin

Barikatın arkasından ölüme gülenlerin

Haramla beslenen, azgın düzmece peygamberler ve onların cücelerine karşı duranların

Sevdiğini okyanusun en ıssız dalgasına düşmüş bir kibrit çöpüne varana kadar bağırmak isteyenlerin

Çayı kardan demleyenlerin

Sırtı alaçakır, karnı sütbeyaz iki canlı ve garip bir dağ tavşanının

Otuzüç’ten her birinin ve hepsinin

Kadir bilen kardeş dağların

İçi pasaporta ısınmayanların ve bu sebepten hem katledilen hem de adı kaçakçıya, soyguncuya ve çapulcuya çıkanların

Barışa, bayrama, otuz iki diş gülmeye, doyasıya sevişmeye ve yemeğe hasret asıl kederi bilen ama kitap ile iş ile, tırnak ile diş ile, umut ile sevda ile, düş ile direnenlerin şiiridir.

Hazırlayan: Engin Düz