Okuma süresi: 7 dakika

Arda Erel ile yeni kitabı “Konuşamadığımız Ne Varsa” üzerine keyifli bir söyleşi…

Kitabınız tıpkı ismi uzun süredir konuşamadıklarımıza odaklanıyor. Bu konuşamadıklarımızla ilk ne zaman karşılaşıp “Konuşamadığımız ne varsa” adlı kitabı yazmaya karar verdiniz?

Aslında konuşamadıklarımıza dair problemi, önce kendimle konuşamadığım şeyler üzerinden fark ettim. Kendimle konuşamadığım şeyleri fark ettiğimde, aslında kendimle arama giren çok şey olduğunu gördüm. Kendimizle aramızda hiçbir şey yok gibi yapıyoruz. Oysa kendimizle aramıza çok şey giriyor. Görünmezmiş gibi dursalar da, hepsi oradalar, varlar. Kendimizle aramıza giren çok şeyden bahsedilebilir ama bence kendimizle aramıza giren en önemli şeylerden biri de kültür. Kültürün bize öğrettikleri, kendimizle aramıza yerleştirdikleri, kapitalizmin kodlamaları üzerinden kendimizi algılıyoruz. Yani kendimizle aslında hiç yalnız kalamıyoruz. Ben kültürün bazen kendimizle dil üzerinden konuşacaklarımıza da karar verdiğini gözlemledim. Yani kültür, belki de daha geniş anlamda siyaseti de katarak söyleyebilirim; birbirimizle ne konuşacağımızı belirlediği gibi, neyi konuşamayacağımızı da belirliyor. Ben bunları fark ettikçe, önce kendimle konuşamadıklarım üzerine düşündüm. Sonra buradan, toplumun kendi arasında konuşamadıklarına doğru da açılmaya çalıştım. Çünkü herkes gibi ben de, içinde yaşadığım toplumun bir bireyi olarak, toplumun konuşamadıklarına ayna görevi yapıyormuşum. Buradaki eşiği aşmak çok kolay olmadı; tabuları çok olan toplumlarda bunu aşmak zordu; çok yol kat etmem gerektiğini fark ettim. Bu konular arasında bağlantılar kurup, bunlar arasında gezinerek kitabı yazmaya karar verdim. Düşündüklerim üzerine değil, düşünmediklerim üzerine düşünerek; bunu çok önemsiyorum. Hem toplumun düşünmediklerini, hem de kendimin bu güne kadar düşünmediklerini düşünmeye çalıştım. Hala da böyle yapıyorum.

2016 yılında başladığınız yazarlık hayatınızda bugün itibarıyla altıncı kitabınızı okurlarınızla buluşturdunuz. Bu konudaki duygu ve düşünceleriniz nedir? 

Kitap yazmak, benim için hiçbir zaman kolay bir şey olmadı. Ama bu zorluk, benim sevdiğim bir zorluk. Zor olmasını seviyorum ve zor olması beni besliyor diyebilirim. Bu arada ben yazarak sadece bir ürün ortaya çıkardığımı düşünmüyorum. Daha doğrusu, sadece somut bir ürün olarak bakmıyorum kitaba. Kitap benim de kendi dünyamın dışa vurumu. Ben yazarken aynı zamanda sürekli bir yüzleşme yaşıyorum, kendime ve içinde yaşadığım topluma, dünyaya dair bir yüzleşme bu. Aynı zamanda yazarken, kendi içimdeki duvarları da bir bir yıkıyorum. Çünkü hepimizin zihin dünyasında sınırları var; aşması gereken duvarları. Özellikle kapalı toplumlarda bu sınırlar daha keskin, daha acımasız, aşması daha zor diye düşünüyorum. 

Ben yazarken özgürleştiğimi, kendimden ve içinde yaşadığım toplumdan çıkarak, sınırları yıktığımı hissediyorum. Her kitap beni başka biri yapıyor. Yazmak bu yüzden sürekli bir başkalaşma hali benim için. Yazdığım ilk kitabımla, son kitabımın arasındaki uzaklık ve fark bunu bana kanıtlıyor. Hiç aynı yerde olan biri değilim, kalamıyorum. Sürekli bir yolculuk halindeyim. Sürekli öğrenciyim. Bu yüzden yazarlık benim için çok kıymetli, beni ben yapan bir şey. 

Arda Erel

Oldukça genç yaşınızda bu denli üretken olmanın sırrını öğrenebilir miyiz?

Üretkenlik bir sır mıdır? Üretkenliğin sırları olduğuna inanmıyorum. Üretkenlik bence anlaşılması zor bir şey. “Şu üretkenliği besler, bu üretkenliği getirir,” demek bence yanlış olur. Üretkenlik kişinin hayatındaki birçok hareketle, deneyimle, dünya görüşüyle doğrudan bağlantılı, iç içe. Üretkenliğin tek bir sırrı olduğunu söyleyemeyiz. Eğer bir sır söylersek onu söylediğimiz yere zincirlemişiz oluruz. Örneğin bazıları, kişinin hayatında aşkın olmamasının üretkenliği beslediğini düşünür. Diğeri aşkın üretkenliği zirveye çıkardığına inanır. Hangisi doğru? Hangisi sır? Burada bu yüzden çok bireysel bir yansıma görüyorum üretkenlikte. Kişi kendi sırrını kendi anlamalı diye inanıyorum. Hiçbir zaman üretkenliğimi neyin beslediğini düşünmedim; inanın hiçbir zaman yapmadım bunu. 

Ben çok kitap okuyan biriyim, günümün neredeyse yedi sekiz saatini kitap okumaya ayırıyorum. Kitap okumak, şimdi düşününce diyebilirim ki, elbette üretkenliğimi besliyordur. Ama sadece okumanın üretkenliğe yeterli olduğuna inanmıyorum. Öncelikle benim hayata dair bitmek bilmeyen sorularım var. Sorularımın olması, beni sürekli düşünmeye itiyor. Düşünmenin beni ittiği yer üretkenlik olabilir belki. Çünkü zihnimdeki sorular bir yerde cevap bulmak istiyor benim için, bir yere varmak istiyorlar. Yazmak da sorularımı içimden dışarıya çıkarıyor, bir nevi içimden dışarı salıyor onları. Ama en başta dediğim gibi, bu bana dair bakış açıları, deneyimler. Herkesin bahsettiklerimi “sır” olarak bilmesi, onların kendi sırlarını keşfetmelerini engellesin istemem. Ama en önemlisi, üretkenliğin “sır” olmasını da istemem sanırım. 

Dört yıl aradan sonra yeniden bir denemeyle karşımızdasınız. Sizi tekrardan deneme yazmaya iten neden ne oldu?

Benim için deneme yazmak, roman yazmaktan çok farklı. Deneme yazarken konularımı çok çeşitlendirebiliyor, renklendirebiliyorum. Elbette romanda da bunu yapabildiğimi fark ettim ama denemelerde özgürlüğü de farklı bir tonda deneyimleyebiliyorum. Kısıtlaması yok, geçişleri serbest, rahat. 

Bundan önceki iki kitabım romandı. Romandan sonra denemeler yazmayı özlediğimi fark ettim. Zaten yazmaya ilk denemeler yazarak başlamıştım. Denemelerin yazarlık hayatımda benim için ayrı bir yeri var. Bir nevi özlem beni deneme yazmaya itti. Kendimle sohbet edebiliyorum deneme yazarken.

Yeni kitabınız “Konuşamadığımız Ne Varsa”da siyasi, ekonomik ya da kültürel nedenlerle birbirinden giderek uzaklaşan bir toplumun portresin adeta kelimelerle çiziyorsunuz. Güncel dünyanın sorunlarından beslenmek size ne gibi avantajlar sağladı?

Güncel dünyanın sorunlarına Heidegger’in felsefesiyle baktığımda, orada sadece varlığı görüyorum, varlığın tarihini. Çünkü bir bakıma dünyanın güncel sorunları Heidegger’in tarafından bakınca, varlık konusundan bağımsız asla değil. Elbette diğer taraftan küreselleşmeyle, neoliberal politikalarla, teknolojiyle, sağın yükseldiği toplumlarda yaşıyoruz. Bunlar da elbette varlığı etkiliyor, yönlendiriyor, şekillendiriyor. Aynı zamanda yıpratıp, dönüştürebiliyor da.  Ama ben sadece kültürel, siyasi sebepler görmüyorum bugün dünyadaki sorunlara baktığımda. Bir tarih görüyorum elbette, tarihin devamını görüyorum; yani biraz da geçmişin sorularını, sorunlarını görüyorum bugünün dünyasında. Özellikle Türkiye’deki gidişatta geçmişin izlerini, geçmişten kalmış öfkeleri çok belirgin görebiliyorum.

Heidegger’in baktığı gibi, varlığın kendisini 21. yüzyılda nasıl ortaya koymaya çalıştığı da çok mühim konu benim için. Bu yüzden güncel sorunlar beni felsefi, sosyolojik ve siyasi düzlemde, disiplinlerarası düşünmeye de itiyor. Herkes her şeyin siyasetle ilgili olduğuna inanıyor. Tamam da o siyaset neden böyle? Bunu düşünmüyor çoğu insan.

Elbette siyasetin toplumlar üzerindeki etkisi yadsınamaz. İktidarın varlığı, algılanışı elbette çok mühim. Ama sonuçta siyaset ve iktidar, insanların kurguladığı, yönettiği bir şey. Benim için biraz da siyaset, toplumların yansıması, aynası. O halde siyaseti ve gidişatı anlamak için, varlığı da anlamamız gerek diye düşünüyorum. Güncel dünyanın sorunları beni insanı anlamaya itiyor, diğer çoğu şey gibi. 

Romanlarınızı yazarken bir yandan da Sosyoloji alanında yüksek lisansınıza devam ediyorsunuz. Sosyolojinin, yeni kitabınız “Konuşamadığımız Ne Varsa”da toplumu anlama ve üzerine yazma anlamında ne gibi katkıları oldu?

Sosyoloji benim dünyaya bakışımı çok genişletmiş bir alan. Türkiye’yi de bana anlatmış, göstermiş bir disiplin sosyoloji. Sosyolojiden önce lisans öğrencisiyken psikolojiyle çok ilgileniyordum. Sosyolojiden daha çok psikoloji okuyordum. Gerçi hala ilgileniyorum psikolojiyle, ara ara okumalar yine yapıyorum ama sosyoloji, psikolojinin gösteremediğini gösteriyor bana. “Bak, burada da böyle bir şey var,” diyor. Görmediğimi görmemi sağlıyor. Sosyolojiyle, bireyin kendisinden çıkıp, “bireylere” bakabiliyorum; en önemlisi de bireyin içindeki toplumu görebiliyorum. Çünkü bireyin içinde tıklım tıklım toplum var. Bunu bana en güzel sosyoloji gösteriyor.

Aynı zamanda sosyolojiyle, toplumda yaşanan farklı farklı problemlerin kaynaklarını görebiliyorum. Sosyoloji, farklı problemlerin ortak noktalarını gösterebiliyor. Örneğin Bourdieu’nun “Eril Tahakküm” diyerek anlattığı bakış, bunu çok güzel şekilde özetliyor benim için. 

Hiçbir şey sebepsiz, öylesine olmuyor toplumlarda. Hepsinin sebebi, kaynağı var. Foucault, Bourdieu, Durkheim, Weber, Bauman, Giddens, Eva Illouz okumamış olsaydım muhtemelen toplumlara baktığımda çok az şey görebilirdim. Bugün, toplumu anlamakta zorlananlar da sosyoloji bilmedikleri için zorlanıyorlar. Hatta sosyoloji bilmedikleri için yanlış tespitler yapıyorlar. Oysa sosyoloji aslında bizlere “Bu konu, bu yüzden oluyor,” diyebiliyor. Ve bunu güçlü önermelerle, kaynaklarla yapabiliyor. Sosyoloji sayesinde, kendi hayatımdaki problemlerin de her zaman “benimle” alakalı olmadığını fark ettim. Bence bu da çok mühim bir konu. Çünkü neoliberal politikalar, sadece ekonomik değiller, öznelerin üzerinde psikolojik etkileri de var. Mesela Maurizio Lazzarato Borçlandırılmış İnsanın İmali kitabında, bugün içinde yaşadığımız neoliberal toplumlarda “borçlu” olmayı çok güzel anlatıyor. Borçlu olmanın kapitalizmle beraber şekillendiğini bilmeden, bireyi nasıl görebiliriz? Bunları bilmeden, bireyi anlayamayız. Eksik kalırız.

Şimdi, toplumlara baktığımızda çoğu şey psikolojiyle beraber bireyde aranıyor, çocukluğunda görmeye çalışılıyor. Bireylerin sürekli her şeyden sorumlu tutulma halleri de var. Bunu elbette desteklemiyorum. Sosyoloji beni her şeyden sorumlu tutulmaktan da özgürleştirdi. Bu da yazılarıma, bakışıma, her şeyim yansıdı.

Farkındaysanız psikolojik filmler de medyada çok fazlalaştı. Bunun neoliberal politikalarla bağlantısını düşünmeden edebilir miyiz? İktidarların da işine geliyor her şeyin bireyin kendisiyle alakalı zannedilmesi. Oysa sosyoloji bana şunu öğretti: Ailenin kendisi toplumsal bir kurum. O halde aileyi de bireysel anlamda çözümlemek için, sosyoloji bilmek bir zorunluluk. Öbür türlü her şey biraz eksik, biraz yanlış.

Kitapta “Aşk Hangi Dilde Konuşur?”, “Toplum ve Siyah Beyaz Kelimeler”, “Sözcükler Yan Yana Gelince” ve “Zamanın İçinden Yazılar” bölümleri var. Bunlar hakkında kısaca bahsedebilir misiniz?

Kitabı dört bölüme ayırdım. Birinci bölümde aşka dair yazdım, farklı taraflarıyla yazmaya çalıştım onu. Çünkü bugün aşkın da köşelere sıkıştırıldığını düşünüyorum. Dil felsefesi okumalarımdan da faydalanarak aşka değindim. İkinci bölümde topluma doğru bir bakış yönelterek, toplumdaki güncel sorunları yazmaya çalıştım. Sözcükler Yan Yana gelince bölümü de yine benim sorgulamalarımı kapsayan bir bölüm. Zamanın İçinden Yazılar da Masa Dergisi’ne yazmış olduğum yazılardan oluşuyor.

Kitabınız için “Hepimizin bir arada yaşamak gibi bir sorumluluğu var ve bu sorumluluk bize hiç benzemeyene karşı da bir sorumluluktur” diyorsunuz. Günümüzdeki sorumluluk kavramı bizlere neler yüklüyor?

Öncelikle siyasetin gidişatından hiç memnun değilim, endişeliyim de. En önemlisi, siyasetin etikle bir arada olamamasından çok şikayetçiyim. Neredeyse olması gereken etik, bugün siyaset alanında hiç yok. Nefret söylemlerinin normalleştiğini, içselleştirildiğini, arzulandığını, desteklendiğini, binlerce kişi tarafından sosyal medyada retweet edildiğini görüyoruz. Siyasetten bahsetmek zorundayım; sorumluluğu, siyasetten bağımsız da düşünemiyorum. Çünkü siyasetin sorumluluğu toplumsal, bireysel algılamalara yerleştirmesi durumu var. Bu arada sadece Türkiye’den değil, dünyadan da bahsediyorum. Örneğin Avrupa’da yükselen aşırı sağ, Polonya’da kürtaj karşıtı eylemler, Danimarka’da Suriyeliler’in ülkelerine geri gönderilmesinin istenmesi, İspanya’daki göçmenlerin denize atılması, Yunanistan’da göçmen karşıtı politikaların hepsi sorumlulukla yakından ilişkili. Sorumluluğun içine kapandığını, sadece “aynı”ya indirgendiğini gözlemliyorum ben. Yabancı düşmanlığının bu denli her yerde yükselişi, Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çıkması, farklı toplumlar tarafından faşizmin arzulanmış olduğu gibi otoriterleşmenin arzulanması, bunlar beni çok endişelendiriyor, düşündürtüyor. Bunların yaşanması, sorumluluğun iflası gibi geliyor bana. Sorumluluğu sadece kendisine benzeyene duyan toplumlar var artık, toplumlarda çok derinden bir içe kapanma var. Sadece kendisine benzeyenle oturan, oturmak isteyen, kendisine benzer düşünceleri olmayandan koşarak uzaklaşan toplumlarda yaşıyoruz. Buradan, bu şekilde çıkışı mümkün bulmuyorum. Kendi mahallemize hapsolmuş halde kalarak dönüşüm bekleyemeyiz. Erkekler tarafından kadın hakları düşünülmezse, heteroseksüeller tarafından eşcinseller önemsenmezse, dindarlar tarafından din özgürlüğü savunulmazsa, buna dair sorumluluk geliştirilmezse, bugün olunan yere gelinir, hatta zamanla daha da kötüye gidilir. Pesimist olmak istemiyorum ama bu böyle. Emmanuel Levinas’ın dediği gibi “aynının emperyalizmi” beni endişelendiriyor. Bahsettiğim gibi, bugün gerçekten sorumluluğu sadece aynı’ya duyuyoruz. “Bizden olmayan ne yaparsa yapsın, başlarına ne gelirse gelsin,” böyle bir yaklaşım var. Bu içselleştirilmiş, yerleşmiş durumda. Sorumluluğun “benzerine” indirgendiği, insanların insanlıkdışılaştırıldığı bir dönemden geçtiğimizi düşünüyorum. Bunlar geride, Nazizm dönemlerinde kaldı zannediliyor ama bugün çeşitli hareketliliklerde, benzer yaklaşımları görebilmek mümkün. Bunun acilen değişmesi şart. Ama değişime dair hareket ve bir umut göremiyorum. Umudu kendim, yazılarımla yaratmaya, yaymaya çalışıyorum.

Şu an en çok kiminle konuşamadığınız şeylerden bahsetmek istersiniz?

Ailesiyle, arkadaşlarıyla, en önemlisi de kendisiyle konuşamadıkları şeyleri çok olanlarla konuşmak isterdim. Çünkü biliyorum ki, konuşamamak çok büyük bir eziyet ve bize konuşmak kadar iyi gelen çok az şey var.

Söyleşi kategorisindeki yer alan pek çeşitli söyleşilerimizin devamı için lütfen tıklayın.