Okuma süresi: 3 dakika

Sabah rüzgarı evin perdelerini hafifçe havalandırıyordu. Siyah, uzun perdeler ile ipeğimsi tüller birbirlerine karışarak salınmaktaydı. Krem çarşafların üstüne kesik kesik yansıyan bal rengi güneş, odanın geri kalanına da yayılmaya başlamıştı. Çiçekler kendilerine geliyor, başlarını kaldırarak ışık huzmelerini yakalamaya çalışıyordu. Etrafı pembemsi bir altın ton kaplamıştı.

Odanın duvarları krem rengiydi. Bir sürü çizim yapılmıştı üstüne. Birkaç çıkartma vardı. Bir sürü fotoğraf asılmıştı. Bazılarının altında bir şeyler yazıyordu. Duvarların geri kalanına resim defterlerinden sayfalar ve yazılarla dolmuştu. Her yerde ağlayan, gülen insanlar, başıboş eller, gözler, mutantlar, kanatlar, obje çizimleri, bahçeler, ormanlar, kitaplardan kesilmiş alıntılar vardı. Şiir, motivasyon yazıları, bir ay öncesinden kalma notlar, sevdiği sözler, düşünceler…

Üstü kaplanmamış tek şey aynaydı. Sadece bir tane fotoğraf asılıydı. Karanlık ve bulanık bir fotoğraftı. Bir grup insan salıncaklarda sallanıyordu. İkisi ayaktaydı. Diğerleri önlerinde oturuyordu. Birkaç kişi ise etrafta koşuyor, dans ediyor gibiydi. Fotoğrafın altına minik bir yazı yazılmıştı, özenle: “Saçmalamaktan korkma!”

Odanın geri kalan kısmında neredeyse duvarlardan birini kaplayan bir kitaplık bulunuyordu. Kitaplar dağınık ancak bir o kadar da düzenli yerleştirilmişti üzerine. Kitapların önlerine konulmuş bir sürü eşya bulunuyordu. Takı kutuları, kalemler, defterler, bitkiler, şişeler… Kitaplığın bu dağınıklığında kendine has bir güzellik vardı.

Duvarın bitimine yakın bir çalışma masası duruyordu. Tahta masa sonradan siyaha boyanmıştı. Üstünde beyaz kalemle karalanmış notlar ve boya izleri vardı. Mini bir masa lambası konmuştu. Kahve bardaklarından kalemlik yapılmıştı. Buna rağmen masanın her yanına dağılmış kalemler bulunuyordu. Kurşun kalemler, asetat kalemleri, tükenmez kalemler… Masanın üstünde defterler birbirine girmiş, birkaç not ve çizim öylece saçılmıştı. Bir analog fotoğraf makinesi çizimlerin
üzerindeydi. Masanın üzerine iki beyaz raf asılmıştı. Birinde tütsü ve kristaller vardı. Lapis lazuli, kristal kuvars, pembe kuvars, aytaşı… diğerinde resim defterleri ve boyalar bulunuyordu. Fırçalar en üste konmuştu. Defterlerin neredeyse hepsi doluydu.

Zeminde grimsi yumuşak bir halı bulunuyordu. Üstüne basınca bulutlara dokunuyormuş gibi hissettiren türdendi. Ahşap paletlerin üstüne sofa konmuş, yatak yapılmıştı. Duvara dayalıydı. Başının birkaç santimetre ilerisinde pencere başlıyordu. Pencerenin bitimindeki kapı balkona açılıyordu.

Parmaklıklara saksılar asılmıştı; sukulentler, çiçekler, kaktüsler… Balkonun iki ucundan sarkan saksılarda sarmaşıklar büyüyordu. Acem borusu, güzelce saksıyı sarmış, tele dolanarak parmaklıklara doğru ilerliyordu. Duvar sarmaşığı ise camlara doğru uzanmaya başlamıştı. Tahta balkon masası cama dayanmıştı. Üzerinde yarısı dolu, lacivert renkli, seramik bir küllük, duruyordu. Masanın üstünde dibi kalmış bir bira şişesi vardı. Bir yazı dosyasıyla kırmızı renkli bir kalem
hemen yanındaydı. Yerde, dört, beş tane, boş bira şişesi, sabah ışığıyla yıkanıyordu. Sandalyelerden biri, kırmızı renkli katlanabilir bir sandalyeydi. Öylece masadan uzaktaydı. Hafif çapraz duruşuna baktım. Kahve bardağımı yavaşça dosyanın üzerine bıraktım.

Yatağa baktım. Yastıklar krem rengiydi. Siyah yorgan kenara itilmişti. Bembeyaz ayaklarından biri yataktan hafifçe sarkıyordu. Diğer bacağı kareli pijaması yukarı sıyrıldığından neredeyse çıplaktı. Üstünde siyah bir askılı vardı. Toplanmış, göbeği hafif açılmıştı. Karın çizgileri belirginleşmişti. Spor işe yarıyor demekti. Uyandığında aynaya bakıp sevinecekti. Gelip bana gösterecek sonra tekrar ayna karşısına geçip karnını inceleyecekti. Küçük göğüsleri vardı. Giydiği her üstü ayrı hoş kılıyorlardı. Boynunda inci kolyenin ucundaki mavi kelebek yatağa doğru düşmüştü. Kolye yamuk duruyordu. Çene hizasından biraz daha uzundu saçları. Dağılmıştı. Saçındaki pembe boya hafif akmış, aralardan sarılar çıkmıştı. Saçını ilk boyadığı zamanlardan yastığa bulaşan boya çıkmamıştı. Hafif sağ tarafının üstüne uzanmış, bir eliyle peluş ayıya sarılıyordu.

Yüzüne hafifçe güneş vuruyordu. Güneşten yanan yanakları pembenin en güzel tonlarına boyanmıştı. Bir kaç saç teli yüzüne düşmüştü. Dudakları kırmızımsı bir tondaydı. Dudağının üstünde bir ben vardı. Hafif ağzı açıktı. Yanaklarındaki çiller belli oluyordu ışıkta. Her bir çilini tek tek öpmek istiyordum. Hepsine sayfalarca şiir yazabilirdim. Dudaklarını ise anlatacak söz bulamazdım. Beni her öptüğünde yumuşaklıkları karşısında nefesim kesilirdi. Kirpikleri uzundu ancak o bunu hiç kabul etmezdi. Benimkilerin daha uzun olduğunu iddia ediyordu. Göz kapağında da bir ben vardı. Her göz kırptığında bir yıldız gibi belirir, sonrasında yok olurdu.

Kahverengi gözlerinde dünyanın tüm sırlarını saklardı. Her zaman parlardı gözleri. Üzgünken bile bir umut ışığı olurdu hep gözlerinde. Hiç sönmezdi. Şu an uyurken çok huzurlu gözüküyordu. Bıraksalar ölene kadar izlerdim. Parmak uçlarımda içeri girdim. Yatağın ucunda, yerde duran bilgisayarı aldım usulca. Balkona çıktım. Bilgisayar açılırken biraz daha izledim onu.

Uyanınca beni balkonda görecek, gülümseyecekti. Gidip su dolduracaktı kendisine. İçerek yanıma, balkona çıkacaktı. Kırmızı sandalyeyi düzeltmeden oturacak, çiçeklerini izleyecekti. Ben çıt çıkarmayacaktım. Usulca her hareketini aklıma kazımaya çalışacaktım. Bana dönecekti. “Günaydın,” diyecekti. Gülümseyecektim. “Çok güzelsin.” diyecektim. Gülerek, “ve sonra kurtlar geldi…” diyecekti usulca. Ne zaman söyleyecek bir şey bulamazsa böyle söylerdi. Sonra bana balkonu ne kadar sevdiğini anlatırdı. Yine yeni yeniden çiçeklerini överdi. Sarmaşıkların yapraklarını okşardı.

Bunları düşünürken bilgisayar açıldı. Boş bir sayfa açtım. Cama sıkıştırılmış fotoğrafımıza gözüm ilişti. Bu balkonda çekilmiştik fotoğrafı. O masada oturuyordu, ben ise sandalyedeydim. Bana doğru eğilmişti. Gülüyorduk. Saçları maviydi o zaman. Çok yakışırdı, her şey gibi. Güldüm, tekrar. Bilgisayara verdim odağımı. Boş sayfaya baktım bir süre sonunda yazmaya başladım:

“Balkon.”