Henüz 8 yaşında, üzüm gözlerinden deli yaşlar boşanıyor ve bağırıyor “bana yapamadın dedi yapamadın dedi!”. Henüz 8 yaşındasın ve başarılı olamamaktan ödün kopuyor, buncacık bir yaşam deneyiminde başarı kim bilir sana ne anlatıyor ya da sana nasıl anlatıldı ki ki üzüm gözlüm, kendini bunca hırpalıyorsun? Ve üstelik bu gezegendeki sadece 8 inci yılındasın.

Bu durum yalnız 8 yaşındaki üzüm gözlüye ait değil, hemen hepimiz yaşıyoruz bu duyguyu, tabiri caizse “başarısız olmaktan ödümüz kopuyor”. Evet başaramamaktan, bizlere başarısız demelerinden ödümüz kopuyor. Başarısız yaftası yemekten başarısız olarak anılmaktan ölesiye korkuyoruz.

Neden?

Bizi bu kadar ürküten ve devamında eylemden alıkoyan nedir? O kadar çok korkuyoruz ki, başarısız olma olasılığı yüzünden yapacaklarımızdan geri kalıyoruz yani kendimizi eylemsizliğe mahkum ediyoruz. Peki eylemde olmadan, denemeden, yaşamadan nasıl bileceğiz gerçekten ne kadar korkunç olacağını?

Bence korkunun kişiye verdiği en büyük zarar, kişiyi eylemsiz bırakması. Korkmaktan o kadar çok korkuyoruz ki zaman zaman neden korktuğumuzu bile unutuyoruz. Yani korkmak duygusu, korkuya sebep olan durumun, halin önüne geçebiliyor.

Oysa hata yapmak yaşama ve insana özgü değil mi, ölüm değil alt tarafı hata yapıyoruz sadece, hatasız olmak için kendimizi bu kadar hırpalamaya gerek var mı?

En çok kendimize acımasız davranıyoruz. Her şey lekesiz bir geçmiş için mi, o kadar temiz pürüpak olacak ki yaşam, en ufak bi başarısızlığa veya başarısızlığın ardından gelecek kötü söze katlanılamayacak. Neden? Çünkü insanın en büyük halüsinasyonu kendini mükemmel sanmasıdır. Yani insan, doğası gereği mükemmeldir de kendisi değildir, kendisi kusurludur ve kusurlarını kapatmalıdır, göstermemelidir çünkü hatalar ve eksikler kusursuzluk zırhındaki çatlaklardır. İnsanın mükemmel olduğunu veya olması gerektiğini bize düşündürten nedir acaba? Kusurluları sevmekten o kadar uzağız ki, belki de bunun için bunca kusursuz olma çabamız? Kim bilir…

Hatasız, lekesiz, tertemiz ve her şeyimizle çok başarılı olmak istiyoruz ki sevsinler bizi. Sanıyoruz ki ne kadar güzel olursak, ne kadar genç olursak, ne kadar para kazanırsak, ne kadar terfi alırsak ne kadar hobimiz olursa ne kadar sanattan bilimden konuşursak o kadar sevileceğiz. Her şeyden anlamaya çalışmamız, herkese ve her şeye yetişme telaşımız da bu yüzden değil mi? O kadar çok sevilmek istiyoruz ki, o kadar bizden vazgeçmesinler istiyoruz ki hep daha fazlası daha fazlası için çalışıyoruz…

Eğer tüm bunları yaparken mutluysanız memnunsanız halinizden ve tam bir iç huzurunuz var ise doğru yoldasınız demektir, kimsenin buna söyleyecek aksi bir cümlesi de olmaz. Ancak yaşamınızdaki herhangi bir şeyi kendinizi başkalarına sevdirmek için yapıyor iseniz veya başkaları tarafından onaylanmak veya kabul edilmek için yapıyor iseniz, tehlike çanları sizin için çalmaya başlamış demektir.

Tehlike çanları çalar çünkü karşılığını alamadığınızı düşündüğünüz herhangi bir noktada kedere boğulmanız çok olasıdır. Çok acı çektiğinizde, kendinizi kötü hissettiğinizde kendinize sormanız gereken ilk soru “neden bunu hissediyorum” olmalıdır. Bu aşamada duyguları tanımlamak önemlidir, önemlidir çünkü hissettiğiniz ilk duygunun ardında fark ettiğiniz ilk yoksunluk, şifalandırmanız gereken ilk haliniz olacaktır muhtemelen.

“Neden” sorusunu çok severim. Neden sorusu sizi çok iyi çalıştırır, neyi neden yaptığınızı, sizin için ne ifade ettiğini, konunun zihninizle mi yoksa özünüzle mi ilişkili olduğunu gösterir. Canım yandığında ben de sorarım kendime “bu neden beni bu kadar etkiledi”, “şimdi neden canım yanıyor” gibi…

Neden harekete geçmiyorsunuz? Geçemiyorsunuz? Başarısız olmaktansa o işe hiç kalkışmamak çok daha güvenli değil mi?

İşte “neden” sorusunun cevabı sizi, hangi sebep ile eylemsiz kaldığınız konusunda da aydınlatır çoğu kez. Başarısız olmak? Özgüven eksikliği? Yetersizlik? Beceriksizlik? İnançsızlık? Hepsi?

Aslına bakarsanız biri diğerinden ayrı değildir, çoğu kez her biri diğerinden beslenir. Varlıklarını birbirlerine yaslanarak, birbirlerinden güç alarak sürdürürler. Sizi hayattan alıkoyarlar. İlerlememeniz için ne lazım gelirse yaparlar. Aşık oldunuz gidip söylemek istiyorsunuz ya da hoşlandığınız biri geldi seni tanımak istiyorum dedi, içten içe başarısız olma duygunuz var ise daha o ilişkiyi başlamadan bitirirsiniz, neden olduğunu anlamazsınız bile. Sonunda belki “neden hep böyle oluyor, bunlar da hep benim başıma geliyor” bile dersiniz. Bir iş gelir size, gidersiniz görüşmeye ama içten içe o işin size fazla olduğunu düşünürsünüz ve yine aslında bunun özü başarısız olma korkusudur, ya o iş sizi aşıyorsa ya yapamazsanız ya beceremezseniz?

Çoğu kez kibirli bir özgüvenle saklarız bu güvensiz halimizi, biz bile anlamayız bazen o sonsuz gibi görünen özgüvenin ardındaki çocuksu başarısızlık duygusunu, o naifliği, o ürkekliği…

Ve elbette çoğu kez bilinçli yapmayız bunu. 8 yaşındaki üzüm gözlü gibi ya bağırıp çağırarak asıl korkumuzun üzerini örtmeyi öğreniriz ya da yok sayıp görmezden geliriz suskunlukla.. Oysa o başarısızlık korkusu o veya bu nedenle hep oradadır.

Neden sorusu, bilinçaltını, zihnin ardındakini anlamak için iyi bir yoldur. İnsanın kendini tanıma yolculuğunda iyi bir arkadaştır. Bunca laf bunca söz şu cümle için yazıldı sanki “yaşamda cesur olanlar kazanır”. Sonunda ister başarı olsun ister başarısızlık “keşke yapsaydım” yerine “iyi ki yapmışım” demek var. Hem kime göre başarı kime göre başarısızlık? Misal bana göre denemiş olmak dahi kocaman kocaman bir başarıdır.
Korkarak yaşarsanız, eyleme geçmezseniz, o güzelim yaşamın ne kadar verilir hakkı?
Düşünsenize ne kadar..