Yeni dönemin öncüleri arasında olma yolunda son derece emin adımlarla ilerleyen, müzikal tiyatronun kalbi olan Broadway’den kopup gelmiş başarılı oyuncu Begüm Günceler ile, günümüzde çıkan eserlerden tutun da eksikliklerimizden ve yapılması gerekenlere kadar bir çok noktaya değindik. Genç, dinamik ve yaratıcı yaklaşımlarıyla bezenmiş röportajımızı zevkle okumanız dileğiyle.

Öncelikle, merhaba.

Merhaba.

Nasılsınız?

İyiyim, siz nasılsınız?

Ben de iyiyim teşekkürler. Alışılagelmiş bir soru ile başlamak isterim.

Neden tiyatro? (Güler)

Yok, o kadar değil. Müzikal hayatınıza nasıl başladınız?

Müzikal hayatına nasıl başladım? Ben yedi, sekiz yaşlarındayken babam bana Grease Müzikali‘ni izletti. Sonra ben de dedim ki, bu ne kadar güzel bir şey. Hem şarkı söylüyorlar, hem dans ediyorlar, rengarenk… Babam da bak kızım bunlar müzikal, bunlardan Amerika’da bir sürü var, Broadway diye bir yer var dedi. Kısaca, babamın aracılığıyla tanışmış oldum. Daha sonra Eyüboğlu Okulları’nı kazandım. O zamanlar Eyüboğlu’nda müzikal ekibi vardı. O zamana kadar Hair (Saç), Grease, A Star Is Born (Bir Yıldız Doğdu) gibi televizyonda oynatılan müzikalleri izlemiştim ancak tiyatro sahnesinde devam eden müzikallerden haberdar değildim.

Eyüboğlu’nda hazırlık okuduğum sene, müzikal ekibi Les Misérables (Sefiller) müzikalini yapıyordu. Ben de ekibin koro kısmında yer almıştım. Benden büyükleri izleyip; bu ne kadar güzel bir yapım, ben de bunu yapmak istiyorum demiştim. Eyüboğlu’nun sayesinde müzikallerle ilgili bir çok alanı görme fırsatı doğmuştu bana. Oradaki hocalarımdan, ekiptekilerden bana okumam, dinlemem, takip edebilmem için bana müzikal önermelerini istedim. O zaman internette youtube, amazon veya herhangi bir video indirilebilecek bir site yok. Ben de ismini öğrendiğim müzikallerin kitaplarını babamın o zamanki arkadaşlarından rica ediyordum, bana Amerika’dan getiriyorlardı.

O zamanların müzikalleriyle bu şekilde tanışmıştım. Bu müzikallerin nota kitaplarını aldığım zaman, yaklaşık on senedir de piyano çalıyordum, sadece vokal melodilerini çalarak çalışırdım. Hocalarıma sergilerdim, beraber çalışırdık. Bu şekilde müzikal hayatımda yer almaya başlamış oldu.

İlerleyen zamanlarda bu yolu nasıl takip ettiniz?

Zaten Eyüboğlu müzikal ekibinde yer alıyordum, çocukluktan başlamış olduğum bir dans geçmişim de vardı. Geriye oyunculuk kaldığını fark ettiğimde, yine Eyüboğlu’ndaki drama ekibine de girmiştim. Hem dans, hem oyunculuk hem de vokal alanlarını aynı anda ilerletmeye başlamıştım. Sevgili piyano hocam, Bergüzar Çelebi bana yarı zamanlı müzikal tiyatro eğitiminden bahsetti. En azından bir dene, Haldun hoca seni bir duysun demişti. O zamanlar eğitim kadrosunda Haldun Dormen yer alıyordu. Ben de Bergüzar hocamın eşliğinde heyecanla hazırlanmaya başladım.

Sınavda Fame (Şöhret) müzikalinden bir parça seslendirdim, yanında da kendimden yaşça çok büyük bir kadının tiradını hazırlamıştım. Yaşıma göre yaşça büyük bir kadını canlandırmak boyumu asmıştı tabii. Beni izledikten sonra, biz seni çok beğendik ancak daha yaşın çok küçük. Bir sene bizim misafir öğrencimiz ol, liseye geçtiğinde sınava tekrar girersin, olursa da liseyle aynı zamanda bölümü bitirmiş olursun dediler. O sene içerisinde fazlaca çalıştıktan sonra yarı zamanlı müzikal bölümüne girmiş oldum. Hem lise hem de yarı zamanlı müzikal bölümünü devam ettirdim. Lisans düzeyinde müzikal bölümü maalesef ülkemizde olmadığından bu işe nasıl devam edebileceğimin yollarını aramaya başladım.

Hocalarım da bana ülkemizde ya opera ya oyunculuk ya da dans bölümlerine girebileceğimi söylediler. Ben de Amerika’yı zorlamaya karar verdim, zaten yaz aylarında müzikal eğitimimi geliştirmek için Amerika’da yaz okullarına giderdim. Bu süreçte hem dil, hem istenilen parçaları çalışmaya başladım. Toplamda on üç adet okula başvurdum, hepsinden kabul aldım. Dördü de tam burs verdiler. En aklıma yatanı seçip Amerika’nın yollarına düştüm ve lisans düzeyinde müzikal eğitimi, yan dal olarak da dans eğitimi aldım.

Broadway’den Türkiye’ye…

Seni Seviyorum Mükemmelsin Şimdi Değiş

Okul bittikten sonra nasıl bir serüveniniz oldu?

Okul bittikten sonra bir süreliğine New York’ta yaşadım ancak maalesef ırkçılığa maruz kaldım. Type-casting (Tip seçimi) denilen bir olgu söz konusu, ya Amerikalı gibi ya Latin ya da Uzak doğulu gibi görünmüyorsan, biraz farklı bir görüntün varsa, değerlendirildiğin rol sayısı azalıyor. Örneğin, beni hiçbir Amerikan rolüne koymuyorlardı. Zaten Amerikan varken senin makyajınla, peruğunla uğraşmak istemiyorlar. Bir de Amerika’da sendika mevcut. Tam bir paradoks; sendikaya üye olabilmek için bir Broadway oyununda oynamış olmak gerekirken, Broadway oyununda oynayabilmek için de sendikaya üye olman gerekiyor. (Gülüyor)

Ben de bir süre denedikten sonra, maddi açıdan da çok pahalı bir şehirde olduğumdan dönme kararı aldım. Bu kadar eğitim aldıktan sonra ülkemde daha başarılı işlere imza atabilirim diye düşündüm. Burada müzikallerde oynadım. Öncelikle Engin Alkan’la beraber Hekate Müzikali‘nde rol aldım. Festival açılışları da dahil olmak üzere, uzunca bir sure oyunu oynadık. Daha sonra yolum Talimhane Tiyatrosu ile kesişti. Orada Shrek Müzikali’nde, Seni Seviyorum Mükemmelsin Şimdi Değiş’te, Taksim Müzikali’nde yer aldım. Bu işlerde yer alırken bir yandan da Disney şarkılarını seslendirmeye başladım, diğer yandan da oyunculuk ve şan dersleri vermeye başladım.

Gezi olaylarını Dünya’ya gösterdik.

Taksim Müzikali, kendisine yurt dışındaki sahnelerde de yer bulmuştu.

Evet, hem Almanya’da hem İngiltere’de sahneledik. O zaman gerçekleşen Gezi Olayları’nı olabildiğince dünyaya göstermek istiyorduk. O zaman ki olayları içine almış, üzerinde hızlıca çalışılmış bir iş olmuştu. Bir sene kadar oyunu sahneledik. Almanya’da bir festivalin açılışını yaptık, basın toplantıları gerçekleştirdik. İngiltere’de de aynı şekilde sahneledik. Olayları dünyaya açmaya çalıştık ancak sadece bir sene sürdü. Gezi Olayları’ndan sonra da Türkiye’de gündem değişmeye devam ettiği için, Gezi Olayları sırasında gerçekleşenler geride kalmaya başlamıştı.

Oyunun içerisinde yerleştirmek istediğimiz yeni olaylar gerçekleşiyor ancak hepsine yer vermek mümkün olmadı. Ölenlerin sayıları çoğaldı ancak her ismi yerleştiremedik. Biz oyunu güncelledikçe oyunun süresi uzamaya başladı, olaylar arasında eleme yapmak zorunda kaldık. En sonunda oyunun miladını doldurduğuna kanaat getirdik ve tarihsel bir anı olarak kalmasını uygun gördük.

Taksim Meydanı Müzikali

Anlıyorum. Müzikal tiyatro dışında drama da gerçekleştirdiğiniz performanslar mevcut mu?

Hayır. Ben hep müzikallerde rol aldım. (Gülüyor) Aslında çok istedim ancak bir türlü vakit bulamadım. Okul, seslendirme, müzikaller; hepsi bir araya geldiğinde ekstra olarak bir dramada yer alamadım.

Seslendirme demişken, en çok ses getiren işiniz; geçen sene sinemalarda yer alan Karlar Ülkesi’ndeki Elsa karakteri oldu.

Evet, Karlar Ülkesi!

Sizin için böylesine bir prodüksiyonda yer almak nasıl bir tecrübeydi?

Önce “Aldırma” olarak çevrilen parçanın demosunu duydum ki şarkının en zor kısmı yani en sonu gelmişti. Demişler ki, orayı söyleyebiliyorsa şarkının her yerini söyleyebilir. (Gülüyor) Ancak koştukları şartlardan biri şarkıyı söyleyen kişiyle, dublaj yapan kişinin aynı olması olmuş. Normalde iki farklı kişi bir rolü üstlenebiliyor ancak bu rol için bunu istemişler. Şimdi böyle bir şart ortaya konunca durum sıkışık bir hal almış.

Dublajcıların çoğu çok iyi şarkı söyleyemiyorlar. Tabii ki söyleyebiliyorlar, aralarında güçlü şarkıcı olan bir kaç kişi de mevcut. Yine de hangi şirketle çalıştığınıza göre de değişiyor. Benim şirketimde hem çok iyi şarkı söyleyebilen hem de dublajı yapabilecek bir, iki kişi vardı. Ancak şarkı çok güçlü bir teknik isteyen bir parçaydı. Durum bu olunca da şirket şarkıcıları Amerika’ya onay için yollamaya başladı.

Bir çok ünlü sanatçıyı da denediler ama herkes geri döndü. Neden? Çünkü asıl seslendiren kişi Idina Menzel. Idina Menzel bir Broadway yıldızı. Benim fazlasıyla beğendiğim, takip ettiğim bir sanatçı. Senelerdir takip ettiğim için de ses rengi, söyleyiş tarzı hakkında bilgim vardı. Ben de dedim ki bu Idina Menzel, Allah aşkına bunu ben seslendirmek istiyorum. Hayır, seni Anna karakteri için yollayacağız. Biz sana başrol teklif ediyoruz, sen ikincil rolü istiyorsun, manyak mısın? diyerek reddettiler beni. (Gülüyor) Ben de Elsa’yı istiyorum, Anna’yı istemiyorum diye direttim. Beni yine de Anna karakterinin denemesi için yolladılar. Bana göre, renk olarak Anna karakterine uymadığım için onay vermediler.

Sonrasında uzunca bir süre Elsa karakteri için seslendirme sanatçısını aramaya devam ettiler ancak bulamadılar. Selim Atakan ve Bora Severcan’ın ısrarları üzerine Amerika; tamam, Begüm’ü yollayın dedi. Normalde bir role yollanıp onay alamadıysanız, başka bir rolü denemek mümkün olmuyor. Durum hem zaman hem de kimseyi bulamamaktan ötürü zora girdiğinden beni tekrar deneme kararı aldılar. Ben tabii Idina Menzel’in stilinin her yanını ezberlediğim için ışık hızında onay geldi ama ben daha önce hiç dublaj yapmamıştım ki karakterin dört yüz beş yüz kadar cümlesi vardı. Eyvah dedim, ben bunun dublajını nasıl yapacağım? Bora Severcan çok yardımcı oldu bana bu süreçte. Şarkıları da Selim abi ile çalıştık, o da çok yardımcı oldu bana.

Son derece heyecanlı ve tanımlanamaz bir dönemdi benim için. Hatta bu kadar büyük bir başarı yakalamasını beklemediğimiz bir işti. Ben bu kadar ünlü olacağını bilseydim… (Gülüyor) Hakikaten bu kadar büyümesini beklediğimiz bir proje değildi. Hatta Oscar ödülünü kazanınca bu proje, otomatikman ben de Türkiye’deki Oscar’ı almış oldum. (Gülüyor) Çok keyifli bir proje oldu benim için.

Müzikal tiyatroda mevcut durumun değişmesi gerekiyor.

O zaman, gelecekti projelerinizi sormak istiyorum. Aklınızda neler var, neler planlıyorsunuz?

Şu anda yüksek lisans yapıyorum. Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya’dayım, reji üzerine eğitim alıyorum. Bunu da neden yaptım? Türkiye’de müzikal tiyatro konusunda çok büyük eksikliklerimiz olduğunu düşünüyorum. Yine de bu kimsenin suçu değil. Biliyorsunuz ki, yarı zamanlı müzikal tiyatro bölümü dışında bir eğitim söz konusu değil. Eğitimini müzikal tiyatro üzerine kurmuş olan tek özel kurum benim de kadrosunda yer aldığım Gülsin Gümüş Müzikal Atölyesi. Bir de Haldun hocamızın okulu var. Ancak saat olarak tam bir konservatuvar eğitimi olmadığından ve eğitim kadrosu zayıf kaldığından, yetersiziz.

Bununla beraber çıkan işler de, hadi biraz daha özenilmiş isler olsun, biraz daha prodüksiyon olsun desek de maddi koşullar ortada oluyor. Halkımız da müzikallere alışkın olmadığından hoşlanmayabiliyorlar, izlemiyorlar. Bunların hepsi bir araya gelince de müzikal tiyatro diğer alanların yanında biraz daha çıtanın altında kalmış bir sanat dalı oluyor. O yüzden, ben de hazır Amerika’da okumuşken, işin fırınını da görmüşken, ekmeğini de yemişken; elimden geldiğince mevcut durumu değiştirmek istedim. Buna da reji öğrenmekle başladım.

Tabii ki bir yönetmenin yanında, tabiri caizse pişerek de yapabilirdim ancak ben kuram konusunda eksik olduğumu düşündüğümden okulunu okumak istedim. Dil Tarih Coğrafya’yı seçmemdeki en büyük neden de buydu. Gerçi, daha sonraları KHK ile hocalarımızı okuldan uzaklaştırdılar, maalesef böyle bir durumla yüz yüze geldik. Yine de, bütün engellere rağmen devam ediyoruz rejiye.

Ben de mezun olduktan sonra uyarlama üzerinde çalışacağım; Broadway müzikallerini ülkemize getirip, çevirip, uygun insanlarla çalışıp, bir müzikal ortaya çıkartıp, yönetip, hatta hem oynayıp hem yönetip elimden geleni yapacağım. Eğer olmazsa da en azından bir müzikal yönetip, ülkemizde yeni işler kazandırmak niyetindeyim.

Bir yandan da aklımda bir albüm fikri var; biraz daha caz, sevgili Birsen Tezer tarzında bir iş olabilir. Dublaja devam ediyorum zaten. Benim hayatım bu şekilde devam edecek sanırım. (Gülüyor) Müzikallerde oynayıp, yönetip, yeni işler yaratmaya devam edip, hem müzik hem tiyatro… Yapabilirsem bunlardan devam etmek istiyorum.

Siz konuşmaya devam ettikçe benim de aklıma yeni sorular geliyor. Sizce, Türkiye’de Müzikal Tiyatro çerçevesindeki en büyük eksikliğimiz nedir?

Öncelikle, insanların müzikal kültürü ile büyümüyor oluşu. Bu da neden oluyor? Daha küçük yaşta, insanları bu alana yönlendirebilecek bir vizyon söz konusu değil. Ebeveynler bunu bilmezse, çocuk da bu kültürü öğrenemez. Şimdi çocuk bu kültürle büyümezse, yirmili yaşlarda eğitime başlamak mı daha iyidir yoksa daha dört yaşında eğitime başlamak mı daha iyidir? Sonuçta müzikal dediğimiz olgu hem oyunculuk hem dans hem de vokal yeterlilik isteyen bir iş. Eğer çocuk erken yaşta bu sektöre yönelmezse, ilerleyen yaşlarda başladığında otomatik olarak bir sıfır geride başlamış oluyor. Hele ki üç sektörü birden bir arada götürmeye çalışmak yeterince zor oluyor. Böyle bir vizyon söz konusu değilken, bir anda haydi müzikal oyuncusu olmak istiyorum deniyor.

Yine dönüp dolaşıp eğitime geliyoruz. Ailenin vizyonu, ailenin eğitimi bu yönde olmadığı sürece ve insanlar daha çok müzikal izlemeye gitmediği, talep etmediği sürece bu sektörün gelişimi zorlaşıyor. Dramaysa herkes gidiyor ancak müzikal olduğu zaman; ben müzikal sevmiyorum, durup dururken şarkı söylemeye başlıyorlar gibi bir algı söz konusu. Öncelikle bu algının kırılması gerekiyor; bu algının da kırılabilmesi için eğitimin değişmesi, ailelerin vizyonlarının değişmesi, çocuklarını daha çok yöneltmeleri gerekiyor. Ancak o şekilde gelişmemiz mümkün olacaktır.

Diğer bir yolu da ses getirecek yeni işler yapılması olabilir. Uyarlamalar yapmak, yeni eserler ortaya koymak gerekiyor. Bu işleri de yeterli elemanlarla ortaya koymak büyük önem taşıyor. Örneğin, dansçıyı baleden alıp, ses sanatçısını operadan alıp, oyuncuyu tiyatrodan alıp ortaya karman çorman bir iş çıkarsa kendisini fazlasıyla belli ediyor. Seyirci salak değildir, hemen anlıyor durumu. Bunların düzeltilmesinden sonra müzikal tiyatro ülkemizde gelişme fırsatı bulacaktır.

Haklısınız. Uyarlama demişken, uyarlamaların daha en başındaki sıkıntı telif hakkından geçiyor. Hatta Hedwig ve Angry Inch Müzikali’nde de böyle bir durum yaşanmıştı. Sağ olsun Kazan Dairesi peşini bırakmadığı için seyirciyle buluşma fırsatını elde ettiler.

Çok da başarılı bir iş söz konusuydu. Onlara da selam söylüyorum buradan. (Gülüyor)

Biz de söyleyelim o zaman. Çok haklısınız. Peki, uyarlamalarda böylesine bir sıkıntı söz konusuyken sizin aklınızdan orijinal bir eser ortaya çıkarmak geçiyor mu?

Tabii ki geçiyor. Yine dediğim noktaya geliyoruz. Kafası bu yönde işleyen insanlarla çalışmak gerekiyor. Yine maddi koşullar tümseğine geliyoruz. Birisine yeni bir müzikalin bestesini yazdırmak istiyorsunuz ama bunun karşılığını maddi olarak vermek çok mümkün olmuyor. Ya da bir sürü dramaturg ile çalışmak gerekiyor, belki teknolojiyi oyuna yedirmek istiyorsunuz ama bunların hepsi maddiyat. Özellikle senaristle bestekârın beraberce çalışması gerekiyor. Ülkemizde böyle bir sistem söz konusu değil. Oyun bitip çıktıktan sonra bestekâr oyunu izliyor ya da senaryoyu okuyor ve üzerine sanatını icra ediyor. Bütün bunlar yan yana gelince de orijinal bir iş çıkarmak, nasıl olsun? Olmuyor. (Gülüyor)

Disiplinli olup, zamanı doğru kullanmayı öğrenmemiz gerekiyor.

Biraz da sahnenin arkasına gidelim. Türkiye’deki kulis disiplini ile Amerika’da gözlemlediğiniz kulis disiplini arasında ne çeşit farklılıklar var?

(Gülüyor) Şimdi, kimseyi zan altında bırakmak istemem ama… Ben sonuçta on seneden uzun süredir Türkiye’de bu işi profesyonel olarak yapıyorum. Amerika’da ise beş sene kaldım, hem sahne arkasında hem de sahne önünde görev aldım. Bana göre, bir numaralı sıkıntımız zaman. Bir işe zamanında başlamak, bir işi programlamak ve bu programa sadık kalmak. Hiç böyle bir disiplinimiz yok.

Provalar 15.00’da mı başlayacak? Oyuncular 16.00’da, yönetmen 17.00’da, ışıkçılar 18.00’da gelir. Sen 15.00’ten itibaren beklersin, 19.00’da başlarsın provaya. Bence bu oturmuş bir olgu. Şöyle ki; nasılsa o prova zamanında başlamayacak diyor gelecek olan da o yüzden o da geç geliyor. O geç gelince de öbürü; onlar daha toparlanamamıştır, onlar toparlansın da öyle giderim diyerek bir saat geç geliyor. Böyle böyle saat atıyor.

Biz Türkler olarak maalesef caymayı, tembelliği seven bir milletiz. Zaten disiplinli olmazsan, işi de istediğin gibi çıkartamıyorsun. Disiplinli yönetmenler ve tiyatrolar da var ki Allah’tan var! Eğer olmasalardı; bütün ülke böyle, üstüne su içelim derdim ama bu örneklere sahip olduğumuz sürece umut doluyum. Çünkü sahne arkasında disiplin sağlanabilirse, çok güzel işler ortaya çıkabiliyor. Herkes mutlu oluyor, daha iyi kontrol edebilme imkânı doğuyor, düzeltme imkânı oluyor. İşler son dakikada, eyvah bunu nasıl kurtaracağız durumuna düşmüyor. Bence gidilmesi gereken öncelikli yol, sahne arkasında disiplini sağlamak olmalı.

Gençler için bilgilere, müzikallere ulaşmak, yurtdışına açılmak daha elverişli koşullar altında.

Evet, artık öyle.

Sizce bu kolaylıklar günümüz gençlerini nasıl etkiliyor?

Bence bu durum biraz da öğrencileri tembelliğe sürüklüyor. Benim zamanımda böyle olanaklar yoktu. Dişimle tırnağımla dedikleri gibiydim. İki ay telefon faturasını ödeyebilmek için para biriktirip bir kere Amerika’daki okulu arıyordum ve bilgi almaya çalışıyordum. İnternette her şey yazmıyordu, ulaşılabilecek videolar yoktu, nota kitaplarını yalvar yakar yurtdışından getirttirmek zorunda kalıyordum.

Şu an Youtube var. Onu geçtim, müzikallerin izlenebildiği Broadway’in kendi sitesi var. İzlemeye giden insanlar, kaçak çekiyor olsalar dahi internette paylaşıyorlar. Bütün notaları küçücük meblağlar ödeyerek satın alma şansı var. Altyapıları insanlara çaldırtıp, satın alabilme şansı var. Albümler her yerde var. Kısacası her şey var. Ancak bu neye neden oluyor? Gençler, bir kaç adet müzikali öğreniyorlar ve ondan sonra kendilerini geliştirmek için hiçbir şey yapmıyorlar. Oysa önünüzde bir okyanus var.

Ben öğrencilerime hep derdim ki hiç merak etmiyor musunuz? Takılmışsınız sekiz, dokuz tane müzikale… Sen aç, internette ulaşacak milyonlarca kaynak var. Yaz internete, bilmediğin milyonlarca müzikal çıkıyor. Mutlaka bir yerden bulursun. Dinle, izle, ne güzelmiş de koy kenara. Besteci bil, söz yazarı bil. Bu insanlar ne yapmışlar? Bu insanlar neden bu eserleri ortaya çıkartmışlar? Yeni ne işler var? Eskiden ne varmış da nasıl değişmiş? Kimse bu soruları sorup, araştırmıyor. Çünkü, tembellik. Oysa elinde böyle bir olanak varken kendini geliştirsen, belki bambaşka yerlere gideceksin ama yapmıyorlar.

Hatta son zamanlarda, özellikle Broadway’deki oyuncular sosyal medyalarda günlük yaşantılarını paylaşıyorlar. Sizin de belirttiğiniz gibi, orada ciddi bir disiplini takip edebiliyoruz.

Kesinlikle. Her şey çok hızlı gelişiyor, değişiyor artık.

Eserlerde yeni kan, yeni devinimler.

Peki siz, hızla değişen bu sistem içerisinde nasıl bir noktada yer almak istiyorsunuz? Ülkemizdeki seyirciler üzerinde nasıl bir etki uyandırmak istersiniz?

Ben farklı şeyleri seven birisiyim. Klasikleri asla yokmuş farz edemem. Örneğin, hep Oklohoma! Müzikali’nden bahsederim. Broadway’de yeni bir çağ açmış bir müzikaldir. Yani, yeni işleri anlayabilmek için öncelikle klasikleri bilmek gerekiyor. Müzikal nasıl oluşmuştur, hangi işler neleri değiştirmiştir, sektör neden buraya doğru evirilmiştir, bunları öğreneceksin. Bunları öğrendikten sonra da şu an neler yapılıyor, onu öğrenmelisin. Eğer ki o zamanki işler ile güncel yapılan işler arasında uçurumlar varsa ki var; bu değişime ne neden olmuş, onu öğrenmelisin.

Teknoloji ilerlemiş, bundan dolaylı olarak da sanat ilerlemiş. Biz hala, kusura bakmayın ama, Lüküs Hayat’ı sahneliyorsak ve hala müzikal dendiğinde akla gelen ilk iş Lüküs Hayat’sa, bu bizim ayıbımızdır. Ben de bunu bir şekilde değiştirmek istiyorum. Bunları asla Lüküs Hayat’ı yerdiğimden söylemiyorum. Müthiş bir iş. Ama zamanında müthiş bir iş. Artık miladini doldurdu. Artık öyle bir yaşam da yok, artık müzikal dendiğinde o tarz işler de yok. Daha teknolojik, daha kostüm ve ışık oyunlarına dayalı, daha müziğin de değişimine ayak uyduran işler mevcut. Bütün bunları ele aldığımız zaman, Lüküs Hayat geride kalıyor.

Aslında biraz önce Taksim Müzikali hakkında söyledikleriniz için de geçerliydi aynı durum. Bir sene içerisinde dahi oyun geride kalabiliyor.

Aynen öyle. Yapabilirsem eğer, daha yenilikçi işlerin peşinden gitmek istiyorum. Kuramları birbirini içerisine katıp, teknolojiden de yararlanma gibi fikirlerim var.

Zaten Tiyatro tarihine de göz gezdirdiğimiz zaman, ne zaman bir tıkanıklık baş gösterse, yenilikçi bir iş ortaya çıkıyor.

Bütün dönemlerde de öyle değil midir? Bence o evirilme vaktimiz geldi de geçiyor ama… Ne olacağına, nasıl bir öncülük yapmak gerektiğine karar vermek gerekiyor.

O zaman gelelim Türkçe’nin ağız yapısı, alfabetik olarak müzikal eserlere natürel bir biçimde oturamıyor oluşuna. Siz ne düşünüyorsunuz?

Aslında Türkçe İngilizceyle karşılaştırıldığında daha zengin bir dil. Böyle düşündüğümüz zaman, durumun tam tersi olması gerekir. Bir Amerikan eserini biz Türkçeye rahatça çevirebiliriz ama onlar bizim eserlerimizi o kadar rahat çeviremezler. Prozodi olarak sıkıntı çekebiliyoruz, yine de anlam olarak daha dolgun ve tatmin edici yaklaşımlarda bulunabiliyoruz. Prozodiyi tartışırım, çoğu işi de beğenmiyorum. Her şeye rağmen prozodideki sıkıntılarımız da yavaş yavaş yoluna giriyor. Sanırım dil konusunda dediğine katılamıyorum. (Gülüyor) Eserleri, işinin ehli insanlara teslim etmemiz gerekiyor.

Bütün bu sıkıntılara rağmen ülkemizde yükselen bir müzikal çıtası var diyebiliriz. Bunun yanı sıra, Amerika’da da her sene yeni eserler sahneye taşınıyor.

Kesinlikle. Son beş, altı senedir özellikle ülkemizde güzel işler ortaya konuyor.

Sizin beğendiğiniz işlerden bahsedelim o zaman.

Çok zor bir şey istedin benden. Neden biliyor musun? Var olan müzikallerde oynayanların çoğunluğu benim dostlarım, arkadaşlarım. Ben bu soruyu pas geçemiyorum galiba? (Gülüyor) En yeni iş olarak, Hedwig’i çok başarılı buluyorum. Yılmaz (Sütçü) çok iyi bir oyuncu, şarkıcı. Ayşe (Günyüz) de keza öyle. Afife Jale Ödülü’ne de layık görüldüler. Barış (Arman) aynı zamanda çok başarılı bir şekilde uyarlama yapabilen, kalemi çok güçlü bir yönetmen. Bunların haricinde de öncü bir iş olduğu için, çok başarılı buluyorum. Daha önce böyle bir iş yapılmadı ve bu çok büyük cesaret gerektiren bir sorumluluktu. Bir travestinin hayatını bu şekilde ele almak çok önemliydi.

Bir çok insanın sesi oldu diyebiliriz.

Kesinlikle. Üzülerek belirtiyorum, Şehir Tiyatroları ve Devlet Tiyatroları’nda sahneye konan işlerde çok büyük eksiklikler gözlemliyorum. Bu eksikliklerin çoğunluğunu teknik açıdan değerlendirebilirim. Belki daha başka işler, daha başka yönetmenlerce ortaya konulabilse daha iyi olabilecekken orta düzeyde kalmış işler karşımıza çıkıyor. Yine de bunların yapılıyor olması bile son derecede umut verici. En azından insanlar deniyorlar. Tabii ben böyle konuşunca, sen ne yaptın o zaman gibi bir tepkiyle karşı karşıya kalıyorum.

Son olarak Seni Seviyorum, Mükemmelsin, Şimdi Değiş isimli oyunu ortaya koyduk ki bu oyunu dört sezon oynadık. Zorlu PSM (Performans Sanatları Merkezi) dahil olmak üzere. Bir müzikalin dört sezon kapalı gişe oynayabilmiş olması, bu koşullar altında bir mucize. Demek ki biz güzel bir iş ortaya çıkartabilmişiz diyoruz. Bugüne kadar bir tane kötü yorum aldık ki o da senaryonun sabun köpüğü gibi olması üzerineydi. Türkiye’deki elit kesim izledikleri eserlerde derinlik arıyor, halbuki oyunumuz son derece sade bir şekilde insan ilişkilerini komedi açısından ele alıyordu. Oyunu Off-Broadway’de oynandığı şekilde aldık ve kültürümüze uyarladık. Erman’la Şansal kelimeleri dahi geçiyordu şarkı sözlerinde. (Gülüyor) Her kesime hitap eden bir iş olduğu için de çok beğenildi.

En iyi kadroyla, ufak prodüksiyonlar olsa dahi güzel isler çıkartılabiliyor. Bizim ekibimizde bir kişi hariç hepimiz müzikal oyuncusuyduk. O bir kişi de bizimle çalışarak çok güzel bir noktaya geldi ve güzel de bir iş çıktı. Ekibi seçerken, tanıdık değil de rolün hakkını verebilecek kimi koyabiliriz sorusunu sorarak harekete geçmek gerekiyordu, öyle de yaptık.

Yurtdışında devam eden sektör içerisinde, çığır açtığına inandığınız işler hangileri?

Şu an yedi adet Tony Ödülü’ne layık görülen Dear Evan Hansen (Sevgili Evan Hansen), çok başarılı ve yenilikçi bir yapım. Kaldı ki benim bakış açıma göre, geçen sene on bir adet Tony Ödülü kazanmış olan Hamilton’dan çok daha başarılı. Çünkü, Hamilton modern ancak fazla Amerikan’dı. Dear Evan Hansen yürür bak, ben söylüyorum. O iş yürür. (Gülüyor)

Hamilton’ın da afişinde ‘Bir Amerikan Müzikali’ yazarak rengini belli etmişti nitekim.

Aynen. Evet, beğeniyorsunuz ama sizin kültürünüz değil ki o. Bambaşka bir kültür, kuram, algı söz konusu. Müzik de, hikaye de onların kültürü. Uyarlamaya kalksak mümkün değil. Dear Evan Hansen tam tersine daha global bir konu, bir çok gencin sıkıntılarını anlatan bir yapıt. Bir de Matilda Müzikali‘ni çok severim, özellikle de çocukları efektif kullandıkları için. Wicked (Büyülenmiş) müzikalini hepimiz seviyoruz ki on seneyi geçti sahneye ilk defa konulalı. Disney manyağı bir insan olarak Cindirella (Sindirella) ve Alaaddin (Alâeddin) müzikallerine aşığım. Teknik, ışık, kostüm hileleri akıl almaz düzeyde. Yine de zevke göre değişiyor tabii.

Birkaç küçük ama önemli tavsiye…

Son olarak, bu yolda ilerlemek isteyen gençlere tavsiyenizi alalım.

Senelerdir müzikal tiyatro hocalığı yapmış ve beni delirtmiş öğrencilere rastlamış biri olarak… (Gülüyor) Kendinize güvenin. Yeteneğinize güvenin, kendinizi geri çekmeyin. Önceliğiniz, kendinizi geliştirmek olmalı. İnternetten araştırın, okuyun, ders alın. Kendi kendinizi geliştirmeye uygun vizyona sahip olun. Her şeyi deneyip, her şeyi okumanız gerekiyor. Deli fişek gibi olmalısın derdi bana anneannem.

Madem bu işi yapmak istiyorsunuz, hiç durmamalısınız. Üç farklı sektörü bir araya koyuyorsunuz; dans, vokal ve oyunculuk. Bunlardan birini yapabilmek için insanlar senelerini harcamasına rağmen ben oldum diyemezken siz bir kaç sene uğraşıp, ben oldum derseniz… Çok büyük sıkıntılarla karşılaşırsınız. Konservatuara gidemediniz mi? Boş verin, para biriktirip dünyanın her tarafından workshoplara katılın. Bunları yapmadıkları için olmuyor. Benim tavsiyem; çok çalışmak, çok okumak ve en önemlisi hiç vazgeçmemek.

Eklemek istediğiniz başka bir şey var mıdır?

Müzikal iyidir. Gidin, izleyin. Sıkıcı değildir. (Gülüyor) Gidin de para kazanalım. Şaka tabii. Ciddi bir sanat dalı sonuçta, takip edin.

Şahsım adına söz veriyorum o zaman. Gaia Dergisi olarak, bu keyifli sohbetiniz için de çok teşekkür ederiz.

Rica ederim. Asıl ben teşekkür ederim.

Bu röportaj Onur Kadıoğlu tarafından Gaia Dergi için yapılmıştır.