Okuma süresi: 3 dakika

Merhaba, nice zaman oldu ki bir yazıya merhaba diyerek başlamamıştım. Oysa merhaba da eskimeyen sözcüklerden, pek çok başlangıca yakışıyor. Hayatlarımızın bir salgın tarafından belirlendiği bir yıl geçirdik. Oysaki; aylardır muhabbeti, “bitsin de kurtulalım 2020,” olan bu yılın insanların eline düşmekten başka suçu yoktu. Somut nedenlerle yüzleşemeyen bizler için durum sadece rakamların arkasına saklanmaktan ibaretti. Bu açıdan bakarsak, 2020 de bize çoktan “beni bir salın,” diyordur.

Dün yurdumuzda işlenen kadın cinayeti sayısı 4’tü. İnsanlarımızı salgından ve cinayetten kaybettiğimiz günlerde yaptığımız her şey biraz da üzüntüden kaçmak için yapılıyor. Kendi adıma maruz kaldığımız onca kötülüğe bakıp “bıktım,” diye haykırmak isteği duyuyorum. Lakin biliyorum ki haykırmak da bir şeyi çözmeyecek. Bu nedenle üstünde durulduysa bile gözümden kaçan bir detayın çevresinde dolaşmak mantıklı geliyor. Edebiyatçısının bile beis görmediği hallere dair bir dipnot olsun diye belki, belki de bu da burada dursun, diye bilemiyorum. Bu kadar duygu durumumuza zararlı hallerde bile ne anlatıyoruz ki dememek için belki de yazıyorum.

İnsanın korkunç yanına zeval gelmeden yaptığı işte ustalaşmayı marifet saya saya geldiğimiz günlerdeyiz. Hiç hesaplaşmadan, düzeltmeye çalışmadan, değişmeden, arkasına sığınılabilecek heyula “erkeklik” dağlarına güvenerek bu işler bizde böyleyle karşılaşmaktan usanmışken detaylar önemlidir, diyorum kendime ve size bilemiyorum. Ve yine biliyorum ki çevremiz, mangalda kül bırakmayarak eşitlik savunan ama evde hiçbir işe el sürmeyen, en yakınının yani aynı hanede yaşadığı insanın bile emeğini sömürmekte sakınca görmeyerek sömürüye karşı olduğunu söyleyenlerle dolu. Bulunduğumuz bu zeminde oluşan tezat, bir yandan detayların ütopyaya dahil olduğunu düşünmeme sebep oluyor ama olsun.

DÜNYANIN EN TUHAF MAHLUKU

Hani Nazım Ustanın bir şiirinde:

“kabahat senin,

-demeğe de dilim varmıyor ama-

kabahatin çoğu senin, canım kardeşim!”

dizeleri var ya işte bence biraz bu dizelere dahil olmamak için de yazıyoruz / yaşıyoruz. Bu nedenle üstünden günler geçse de bu detayı dillendirmek önemli görünüyor gözüme.

Bakı

Tuzu olduğumuz çorbanın seçimi bize kalmışken,

“Kendi bahçesinde dal olamayanın biri

Girmiş bahçeme ağaçlık taslıyor.” dediği gibi Özdemir Asaf’ın, belki de zihin bahçemizi ezkaza emanet ettiğimiz bir yazarın bakışına büyüteç tutarak oradan halimize ahvalimize geçmek istiyorum.

“Bakar mısın Faruk, hamilikart yakinimdir.”

Taciz iddialarından sonra Milliyet gazetesine verdiği röportajda taciz iddialarının muhatabı yazarın ifadesinden benim çıkardığım başlık bu. Cımbızladığım cümleyse; 

“Varlık Yayınları’ndan ilk kitabı çıkmıştı, ikinci dosyasını yayımlayacak yayınevi arıyordu. Dosyayı okuttu bana daha sonra. Ben de Can Yayınları’ndaki arkadaşım Faruk Duman’ı aradım, ilgilenmelerini söyledim.”

Hep olagelen kafkaesk sunumda sormak isterim. “Yazar burada ne söylemek, ne anlatmak istemiştir?”

Olasılıklar

Birisi bana gelip, artık bir itibarım var. Yıllardan sonra bu da oldu. Şimdi ne yapabilirim diye sorsa ona vereceğim ilk üç tavsiye,

Çevre sorunlarıyla ilgilenmek; Dünya barışı için çalışmak -ki malumunuz bu savaşı savunmaktan daha zordur ya da şiddetsiz bir gelecek için çalışmak; açlıktan, susuzluktan ölen insanların gıdaya ve temiz suya ulaşımını sağlamak, olabilir.

Beş yüzüncü tavsiyede;

Bir çocuğu gülümset, diyebilirim.

Bin beş yüzüncü tavsiyede;

Seni seven birine onu çok sevdiğini söyle diyebilirim ama farzımuhal kimseye itibarını ziyan et, demem.

Biliyorum benim demem bir şey ifade etmiyor. Yine de edebiyatın içinde ola geldiğini duyduğumuz savrukluklardan bu şekilde bahsedilmesinden rahatsızlık duyuyorum. Adını duymak bile yüzümde gülümseme yaratabilecek bir yayınevinin bu şekilde dillendirilmesi, belli ki hatır ilişkisi yakınlığında bir arkadaşın, bir edebiyat insanının, gölge figüre indirilerek bir iki cümlede hiçleştirilmesine tanık olmak beni şaşkına çeviriyor. Bu kadar mı basit her şey? Bu mu hak ettiğimiz gerçeklik? Sığındığımız, kaçtığımız, bazen kendimize kalkan yaptığımız kitap dünyasının aralanan kapılarından böyle tozlar mı dolmalı içimize? Duyduklarımız yetmiyormuş gibi röportajlarda bile muhatap kaldığımız söylemin sunduğu nokta, üzücü değilse ne?

İnsan Değişir

Yeniden olumluya motive olmak için kendimi, Orta Çağ Avrupası’nda, bir aydının(!), engizisyon mahkemesi kararı gereği yapılacak cezalandırmayı izleyecek şen insanlarına bakıp; “bu insanlardan bir şey olmaz!” diye düşünmediğini hatırlatıyorum. Bir zamanlar Afrika’dan getirdikleri insanları oluşturdukları hayvanat bahçesi benzeri insan bahçelerinde sergileyen Avrupa’dan şimdilerde insan hakları dersi alıyoruz ama hâlâ insanın değişmezliği safsatasının arkasına sığınmak yürürlükte duruyor. Bunca tutarsızlık arasında tutarsızlık için enfes bahane…

Böyle olunca bu günlerde, mevcut olumsuzluklardan kurtulmamızı zorlaştıran, okumuş yazmışların hali, tavrı da gözüme fenalık olarak görünüyor. İşini bilenlerin gemisini kurtardığı deryada, yıllardır kurulan bir mekanizmanın işlerlik kazandığı günümüzde haliyle pek bir şeyin tadı tuzu da kalmıyor.

Buyurun coğrafyayı çıkarına göre bükme isteği buyurun bu işler böyle yürür temrini buyurun erkek değil miyim edebiyatı ya da en iyisi siz bu demodeliğe buyurmayın. Savunma hakkı için okurun pazarına gelen yazarın yaptığı ifşa da aslında ayyuka çıkmış bozulan nice şeyin yansıması sadece neyse ki bu cümleleri engizisyon kararlarını şak şaklayan kalabalığa bakarak söylemiyorum. Bu nedenle hâlâ güzel günler göreceğimize inanabilirmişiz gibi geliyor.

Umarım, 2021’de yüzlerdeki ve zihinlerdeki maskelerden de kurtuluruz. İnsanın daima daha iyiyi hak ettiği, daha iyiye doğru yürüdüğü bir 2021’de görüşmek dileğiyle.