Sadece bir haftalık bir deneyimle geri döndüğüm Şanlıurfa, Mardin, birkaç küçük köy ve bir de Suriye sınırında savaşın dibinde bir ilçe olan Akçakale’de gördüğüm, dinlediğim, “fark ettiğim” onca olay ve duyumdan sonra dedim ki kendi kendime: “Ankara’nın göbeğine oturup tüm şımarıklığımla eleştirdiğim, eleştirdiğimiz gibi değilmiş hiçbir şey.” Müdahil olduğum, tanıklık ettiğim bunca olayı, bunca hikayeyi kelimelerimin müsaade ettiğince, naçizane bir duyarlılıkla anlatmak paylaşmak istiyorum.

Televizyondan izleyip, gazeteden okuyup hatmettiğimiz; fakat ötesini çok da irdelemediğimiz zira geceleri yastığımızla dost zamanlarımızda yaşanan bu savaş insanları kırıp geçiyor. Bir de öyle bir savaş ki bu bir elinde din, ötekinde töre. Bir kolu Suriye’den uzanıyor; diğeri tam da ailenin, aşiretin içinden.

Fotoğrafları, videoları görüp keşke Ankara’da olsaydım diye içimin gittiği 8 Mart’ta, Urfa’da Ahmet Korkmaz, 35 yaşındaki eşi Ceylan Korkmaz’ı pompalı tüfekle arkasından vurarak öldürdü. Cinayetinin adını da namus koydu emniyetteki sorgusunda.

Yine aynı gün Şanlıurfa’da, yalnızca kadınların katılımına açık Rojin konserinde parmakla sayılabilecek kadar az kadın bulundu. Çünkü evinden çıkıp gelemedi kadınlar ki bunun adına da “namus” dendi. Bizim Kadın Köyü’nde de durum aynıydı.

Harran Ekolojik Kadın Köyü konserinde izleyicilerin tamamını oluşturan erkekler.
Harran Ekolojik Kadın Köyü konserinde izleyicilerin tamamını oluşturan erkekler.

Kadın “erkeği” olmadan gidemezdi. Erkeği varken de gidemezdi de işte en azından birkaç adım geride yürürdü ondan. Çalıştayına katıldığım, Harran’da kurulacak olan Ekolojik Kadın Köyü bünyesinde yapılan etkinliklerde, Harran ve çevre ilçelerden katılan kadın sayısı yok denecek kadar azdı. Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu başkanı, benim de gönlümün sultanı olan Canan Güllü durumu şu şekilde ifade etti: “Urfa hâlâ aynı noktada. Erken evlilik, imam nikâhı, kız çocuklarının eğitim sorunu… İşte bu yüzden Ekolojik Kadın Köyü…”

Tarihinde yani Mezopotamya’nın geçmiş döneminde, hükumdarlarla birlikte yasalara mühür basan kadınların yaşadığı bu topraklarda, erkeğin 3 metre gerisinden yürüyen kadınlar görmek öyle üzücü ki. Yöre halkından kadınlarla konuştuğunuzda neredeyse bunu bekler gibi mutlu olup, gülümsediğinizde ta yüreklerinden getirdiği bir tebessümle karşılık veriyorlar.

Emeğe inanan, eğitime bel bağlamış bir muhtara sahip Aydüştü adında bir köyü ziyarete gittik. Adıyla çok yaşasın bu köy! Üç ailenin yaşadığı bu köye bir okul yaptırmış muhtar. Belki bir desteğimiz olur diye anlattı da anlattı. Bu ufak okulun kapısını açtı, ışıklarını yaktı. “Gelin” dedi: “Bir bakın hele.” Anasınıfı var dünyayı yeni öğrenenlere. İçinde ne bir oyuncak, ne bir renk yüze gülen… “Okuyun” nutuklarıyla yaklaştığım çocuklardan birisi (bir kız çocuğu), “Abla bana bir tane resmini bıraksana” dedi. Dünyanın dışından gelmiş gibi görünen ben ona ilham olacaktım akşam herkes uyuduğunda, minik yatağında. Eğilip okuma, yazma, çizme sözü almaya kalkışınca, bana emanet ettiği bir adet cümleyi kalbim kazına kazına yol boyunca düşündüm: Beni okutmazlar ki abla.

Tesadüf bu ya, iki gün sonra Harran Kaymakamı Selami Yazıcı bizi misafir etti odasında. Sorduk soruşturduk eğitim durumlarını. Bu köy için de yardım istedik istemesine de; Harran’a bağlı 101 adet köy varken “Hangi birine uzanacak devletin eli” de demedik değil. Biraz sayılarla konuştu Kaymakam Bey, birkaç hikâye bahşetti. Mesela bir köyde, köylünün Çocuklarımızın ahlakını mı bozacaksınız?” deyip okul yapımını reddettiğini… Mesela oralarda eğitim hayatının Aralık’ta başlayıp Nisan’da bittiğini; çocukların tarlalarda çalışmaya gittiğini.

Kusuruma bakmayın uzatıyor da uzatıyorum ama aklım öyle dolu ki. Düşünüyorum; buralarda kadınlar daha doğduğunda lanetleniyor. Ortak noktaları acıları olan bu kadınlar; susmayı, karşılık vermemeyi, duygusunu saklamayı görev biliyorlar. Böyle yetişmişler. Koca koca cümleler kurmuyor, kuramıyorlar. Erkek emir dolu konuşup tek kelimelik emirler yağdırırken, başları önde kafa sallayıp kul oluyorlar. Gördüğüm en az çocuğu olan kadın, yedi çocuk doğurmuştu. Biz şehir feminizmi yaparken; onlar baba, amca, dede, ağabey, koca diye uzanan erk silsilesini besliyorlar. Dayak, hakaret, insandışılaştıran davranışlara maruz kalıyorlar. Kız çocuğu babasının kucağına oturup onunla oynayamıyor günah diye…

Öyle çok hikâyem var ki herkes bilsin istediğim… Başkalarına normal gelen ama bana anlatmak zorunda olduğumu hissettiren öyle birikmişliğim oldu ki bu bir haftada. Dilerim ki gidip kendi gözlerinizle görüp kendi yüreğinizle hissedin. Dilerim ki bu yazıdan sonra cebinizdeki üç beş kuruşu saklayıp köylere bir kalem bir de defter gönderin. Dilerim ki oralardaki kız çocuklarının hayallerini süsleyebilin siz de.