Okuma süresi: 2 dakika

Yaşlı şehrin yaşlı kaldırımları üzerinde dengemi sağlamaya çalışıyor, kulağımı ıslatan bir müziğe kapılarak dans ediyor ve ruhumun dengesizliğine meydan okuyan gökyüzü ve notalar karşısında kendimden geçiyordum.

Fakat bu bir yanılsama olmalı.

Etrafa umarsızca fırlatılan renklerin ışıltısına rastlamayan bir meydanda buluyorum kendimi. Renksiz, cansız ve ziyadesiyle ruhsuz olan bu meydanın tam ortasında, dünyanın güzelliğini tam da burada yitireceğine dair sözler beliriyor kulağımda.

Dilini hiç bilmediğim bir ülkede, antik yapıların karşısında ve bir nehrin kenarında düşünceler içinde kaybolmuş bir vaziyette oturuyorum. Ayağıma bağlı yüklerin, beni en derin ve çıkılmaz düşüncelerin içine çekmesini engellemeye çalışıyor, bu durumdan bir şekilde sıyrılmaya çalışıyorum. Tasvir etmek üzere olduğum şeyin var olduğunu söylememe gerek yok. Uzaklardan gelen şen kahkahaların yankıları, ruhuma durmadan yalnızlığımı hatırlatıyor. Saatlerce orada, bir taşın üstünde, etraftan geçen insanların mutluluğunun resmini zihnime kazıyarak geçiriyorum. Önümden geçen bir kayığın üzerinde, etrafa meraklı gözlerle bakan bir çocuğun suya yansıyan gölgesi, zihnimin içinde yankılanan düşünceleri bir yerden bir yere vuran çan sesi ve etrafta var olanlara karşı boynu bükük nehrin yansıması karşısında sükûnetimi takınıyorum.

Ve bir tablo çiziyorum: zihnimde…

Binlerce yıl öncesinden kalan göçmüş bir kentin ortasında, mevsimlerin karıştığı bir yerdeyim. Yılların aşındırdığı duvarlarla çevrili etrafım ve zihnim geriye, tarihin kırık dökük an’larına ulaştırıyor beni. Toprak; nefesiyle bir şeyleri çağırıyor. Seslendikleri arasında insanlar yok; sesler ve nefesler. Rastladıklarım, geçmişten kalan bir rengin içine saklanmış. Güneşin esir ettiği sütunların arasından gerçeğe koşuyorum: en geçmişe.

Daha önce hiç görmediğim renklerin arasından geçerken hiç duymadığım seslerle tanışıyorum ve hatırlıyorum: benim evim burası.

Bu karşılaşma, bir şeyleri hatırlatırken bir şeyleri unutturuyor bana. Dünyada var olan ve olacak olan her bir ızdıraptan; savaşlardan, hastalıklardan, fırtınalardan, cinayetlerden ve daha nice saldırıdan uzaklaşıp tanıştığım renklere ve seslere sığınıyorum: evime.

Sonu gelmeyen ve gelmeyecek olan bu gizemin içinde kendime mâkul sebepler arıyorum. Tarihin neresindeyim? Zamanın hangi yönündeyim ve ben kimim?

Tanrı’nın bana ve insanlara ve kendi evine dönebileceğini bildiği herkese verdiği müsaade ile daha hızlı koşuyorum; daha güçlü ahlaki iyiliklerin saklandığı yere. Yılların beni hapsettiği yoksunluktan sıyrılıp işte oraya, tamamlanmışlığa gidiyorum: sahip olmadığım özgürlüğe karşı hissetmediğim aidiyet ile…

Fakat bu da bir yanılsama olmalı.

İçinde gizlediği çıplaklıkla birlikte tüm kusurları örten zifiri bir karanlığın içine düşüyorum. Bu zifiri karanlığın verdiği kusursuzlukla beraber çığlıklar, bu çığlıkların arasında vücutları birbirine dolananlar ve fırtınalı havada bir yerden bir yere çarpanlar; ancak tüm bu acı içinde mutlu olanlar ile karşılaşıyorum. İyiliğe dair her şeyin dünyadan ayrılışının bir özeti gibi etrafım. Görmekle görmemek arasında bir yerdeyim. Herkes çıplak olduğu kadar saklı aynı zamanda. Tüy gibi hafif insanların önümden sürüklenişini izliyorum: ve uyanıyorum. 

Birçok yüz ile karşı karşıya kalan kalbim, insanlara sorgu dolu bakışlarla seslenen gözlerimle hararetli bir sohbete tutuluyor. Sokaklar, havanın kararmasıyla birlikte kendini karanlığın soğuk ama kusursuzlaştıran kollarına bırakan insanlar ile kalabalıklaşıyor: ve ben yeniden evsiz kalıyorum.