Okuma süresi: 2 dakika

Kafenin bahçesi yağmur sonrası akşam serinliğinde, bir yaz akşamı için çok büyük bir lüks. Masadan kalkanlarla vedalaşıyoruz. İkimiz kaldık. O ve ben. Şimdi baş başayız ama tanışmıyoruz. Bir arkadaşımın sevgilisi, burada oturuyor ve saatlerdir onun gelmesini bekliyor. Oysa, diye geçerken aklımdan deniz fenerlerini andıran lambalar yanıyor. Sarıp sarmalayan bu sıcacık ışıkta gıyabında bildiğim her şeyi unutabilirim. 

“Eğer onunla arkadaş olmak istiyorsam,” diye düşünürken telefonum çalıyor.

“Dışarıdayım. Oturuyorum. Bir arkadaşımın arkadaşı. Hayır, tanıdığın birisi değil, tanınmış birisi de değil. Ne mi yapıyorum? Çalışıyorum.”

Çalışmaktan kastım her zamanki gibi okuyup notlar almak aslında, oysa bu güzel yaz akşamında yağmurdan sonra gökkuşağı aramaya çıkabilirdim. Birkaç masa ileride muhabbet eden arkadaşlarımın yanına geçebilirdim. Onlar, yanlarında oturan tanımadığım birisine mahzenden bahsederken, çay söylüyorlar. Ticari bir konu konuşuyorlardır. Defterimi açıyorum ve yazmaya başlıyorum:

“Yüzüne kahkülü dökülüyor. Dudakları kırmızı, duvarlar beyaz. Üstündeki elbise de öyle, beyaz. Duvarları yer yer yosun bağlamış, yeşil. Saçları yandan örgülü, tokası yeşil. Boynundan altın bir kolye, duvardan sarmaşıklar sarkıyor. Elbisesinin siyah puantiyelerinin tenine, sarmaşığın yapraklarının duvara dokunduğu gibi dokunuyor kolyesi boynuna. Ona, “boynundan varılabilecek yerler için yazılmış kaç şiir var?” diye sormak uygun olmaz. 

Esmer şekerin tercih edileceği içeceklerle masaya gelen şekerlerin şekilleri, birer küçük oyuncağa benziyor. “O da öyle mi?” diye geçiyor aklımdan. Nereden bakıldığına göre değişir, değil mi? Kim bilir belki de onun aklından da benim bir oyuncak olduğum geçiyor. Biliyorum, böyle yazarak aslında kendime ve ona haksızlık yapıyorum. 

Beklediği sevgilisi tarafından kaç kere öpülse de yine de doyulmayacak dudaklarından, benim için sadece seksi ve güzel bir kadın imajına dönen ona bakıyorum. Bacak bacak üstüne atıyor. Bu hareketiyle, ayak bileğine sarılı, iki sıra, altın, incecik zincir parlıyor. Işıklar yandıktan sonra etrafa yayılan ışıltıya benzer parlaklıktaki halhalı, duvarda altın gibi parlayan lambalara benziyor.

Göz göze geliyoruz. Gülümsüyor. Bildiklerimin bulandırdığı bir gülümsemeyle karşılık veriyorum. Sürmeli gözlerinden duvara kayıyor bakışlarım, duvarda hiç siyahlık yok. Taş duvar, kireçle boyandığından, sadece girintileri, siyaha çalan koyu gri gölgeleniyor. Gölgelerinden beyaz bir semender geçiyor. Oradan masamızın üstüne geliyor. Kitabımın kapağından hızla geçip, yeniden duvara dönüyor. Hayretle, bir parmağı geçmez boyuna tezat bir hızla hareket eden, muzip görünüşlü, küçük ve sevimli hayvanı izliyorum. Duvarda asılı, demir doğrama, yeşil, iskelet gibi bir kafesin ardında gözden kayboluyor. Kafes, beyaz dallarla sarılmış, içi boş. 

Ben, duvarda asılı, boş kafesi süzerken, o hep yaptığı gibi kapıyı gözlüyor. Arkadaşlar mahzene geçti. Garson ortalıkta görünmüyor. Biraz önce aldığı pizza siparişlerini hazırlıyordur. Aşçıdan ders alıyor. “Pratikte hızlanmalısın,” dediğinden beri bütün siparişleri hazırlamak ona kaldı.”

Kuşlar aynı anda bir akşama uyanmışlar gibi palmiyelerden bir şarkıya başlıyor. Aynı anda bir akşama uyanmışız gibi dallara bakıyoruz. “Sığınacak o kadar az ağaçları kaldı ki! Bunlar da olmasa yeşili sadece saksılarda görecekler,” diyor. Onaylayarak bakıyorum gözlerine. Bir sitem olmalı bu söylediği diye geçiyor içimden.  

Tanımadığım değil, arkadaşımın sevgilisi olduğundan samimi olmak istemediğim ona kim bilir şimdiye kadar kaç erkek aşık olmuştur? Oysa, beklediği arkadaşım, ilişkiler konusunda tam bir haydut olduğundan şimdi bir başkasının kollarında uzanıyor. Belki o bunu bilmeyi hak ediyor ama bu sırrı ona söyleyemem. 

Bir an her şeyi boş verip, sarmaşığın dallarına konan kuşların cazı andıran ötüşlerine dalıyorum. Ona, “kuşların sesi, doğanın bu tatlı şarkısı, dallardan değil de kafesteki bir kuştan geliyor olsaydı sana yine de aynı keyfi verir miydi?” diye sormak isterdim ama böyle büyülü bir anın bizi yakınlaştırmasına izin vermemeliyim.

Birden yüzü parlıyor sanki bir aydınlanma yaşamış gibi “bundan sonra gelmese de olur. Beklemekten vazgeçtim. İyi akşamlar,” diyor ve gidiyor. Boş kalan sandalyesinde uçuşan aurası dağılırken defterime, “bu akşam, duvar, kadın, kafes ve kuşlar sessizce konuşmuş olmalılar.” diye yazıyor ve kitabıma dönüyorum.