Bir kitap anlatmakla, öğretmekle, yeni bir bakış açısı sunmakla kalmaz aynı zamanda hep düşündüğümüz nasıl ifade edeceğimizi bilmediğimiz şeyleri bizim yerimize ifade eder. Bazen de düşündüklerimize çok daha iyi, çok daha yeni açıklamalar getirir. C. G. Jung’un bir birey olarak kendini anlamanın, benliğini bulmanın önemini anlattığı kitabı Keşfedilmemiş Benlik tam olarak bunları sağlamakta.

Kitapta değinilen bir çok konu yanında asıl vurgu yapılmak istenen; bireyin benliğini, ruhunu, psikolojisini anlaması. Toplumların değişimi bireyden başlıyorsa bireylerin değişimi birinin birbirinden bağımsız incelenmesi gerektiğini düşünüyor. Her birey içinde kendi kozmosunu barındırıyor. Bu sebeptendir ki bireyler, kendilerini ve diğerlerini anlamak için ön yargıları, toplumsal değerleri, genellemeleri, varsayımları ve tecrübelerini bir kenara bırakmalı. Tüm bunları kenara bırakmayı başaramadığımızda sınırlar çizmeye, duvarlar örmeye, kendimizi ve başkalarını birer kalıba sokmaya, anlamsız üç beş kelimeyle tanımlamaya başlıyoruz ve bu yüzden anlayıştan, anlamaktan git gide uzaklaşıyoruz. İnsan bu kadar karmaşık, farklı bir varlıkken kendimizi bu kalıplar içine hapsederek benliğimizi basite indirgiyoruz.

Kitapta anlatılan çakıl taşı örneğini, elmalar ve armutlar kıyaslanmaz ile açıklamak daha anlaşılır olacak. Elmalar ve armutların birbirinden farklı olduğunu kabul edip ikisini aynı kefeye koymuyoruz. Elmalar elmalarla, armutlar armutlarla olmalı. Terazinin iki kefesine birer elma koyduğumuzu ve terazinin dengelendiğini düşünelim. İkisi elma, ikisi aynı kiloda diye iki elmayı kıyaslayabiliriz demek değil. Renkleri, tatları, kaliteleri birbirinden farklı olabilir. Ama şekillerinden ve kilolarından dolayı ikisi aynı elma olduğunu düşünmemiz gözümüzün ve terazinin sebep olduğu varsayımlardan öteye gitmez. Biri lezzetli, biri kurtlu ya da biri yapay olabilir. Gerçekte nasıl olduklarını anlamanın yolu yüzeyselliği bırakıp iyice incelemekten geçmektedir. Maalesef bu gibi çıkarımları birbirimize de yapıyoruz. Her zaman kendimizi ne kadar bildiğimizden ya da birini ne kadar çok anladığımızdan bahsediyoruz. Nasıl bir anlamak? Gerçekten ne kadar anlamak? Ne kadar derini görebiliyoruz?

C. G. Jung göremediğimiz, ortaya çıkaramadığımız ya da çıkarmadığımız, varlığından bile habersiz olduğumuz taraflarımıza “gölgeler” diyor. Gölgelerden gerçekten habersiz olduğumuz zamanlar var ve sevmediğimiz, kötü taraflarımızı gölgeleştirdiğimiz zamanlar da. Bir yanımızı kabul edip diğer yanımızı reddederken kendi bütünümüze, benliğimize nasıl ulaşabiliriz? İyiye iyi, kötüye kötü diyoruz, kesin çizgiler çekiyoruz ama bu şekilde keskin yargılara varmak çok yanlış olur; ne de olsa bozuk bir saat bile günde iki kez doğru zamanı gösterir. Kendimizi aydınlığımızla ve gölgemizle kabul etmemiz gerekir. “Gölge yönümüzü tanımak, kusursuz olmadığımızı kabul etmemiz için bize gereken alçak gönüllülüğü sağlar… Ve insani bir ilişki kurulabilmesi için tam da bu bilinçli kabullenmeye ve saygıya ihtiyacımız var” (Jung)

Carl Sagan’ın Cosmos açılış cümlesi bizi bir maceraya, derin düşüncelere, sıradanlıktan sıyrılmaya davet eder gibi; “Kozmos; olmuş veya olan ya da olacak her şeydir.” Kozmosta zaman, mekan, sınırlar ve merkezler yoktur. Bildiğimiz, bilmediğimiz her şey kendi içinde bir kozmos barındırıyor ve her biri keşfedilmeyi, sıradanlıktan, sınırlardan uzaklaşmamızı, derine inmemizi, sadece gördüğümüzle değil aynı zamanda görmediklerimizle ilgilenmemizi ve artık yüzeysellikten vazgeçmemizi bekliyor.

Jung’un son satırlarında dediği gibi: “Beni harekete geçiren şey ne aşırı bir iyimserlik, ne de yüce idealler aşkıdır; ben sadece birey olarak insanın kaderi ile ilgileniyorum.”