Neden demokrasi mücadelesi veren devrimci kadınlar? Esasında tüm devrimleri ve devrimci kadınları araştırmak istememe rağmen hem çalışmanın sınırlarını belirlemek hem de araştırmamı makul bir zaman aralığında bitirebilmek adına üç devrim üzerinde odaklanarak, sonunda Türk kadınının verdiği mücadeleye değinmek istedim. Çalışma boyunca vurgulamak istediğim nokta, kadınların ülkeleri ve esasında tüm dünya kadınları için verdikleri mücadeleler ve bu mücadeleler arasındaki benzerliklerin altını çizmektir. Devrimler, tarihsel akış ve etkileşimleri gereği sıralandırılarak incelenmiş ve devrimsel sonuçları açısından kadınların karşılaştıkları olumsuz şartların analizi yapılmıştır.

İngiliz Devrimi öncesi kadının konumunu Papa VIII. Joan ile bağdaştırmak mümkündür. Tüm zamanların yazılı kaynaklarında, “Vatikan tarihinin yüz karası” olarak adlandırılan Papa VIII. Joan,  ilk kadın Papa olarak, adının her türlü yok edilme çabasına rağmen, hatta San Pietro’da bulunan Papalık listesinden adı silinip, sonrasında yerine geçen başka bir Papa Joan’a verilmesine karşın, yok edilememiş bir kadındır. İşte İngiltere’de devrim öncesi dönemde kadına uygun bulunan konum yok olmaktır. Erkek hegemonyasında kalarak statüsü, ideolojisi ne olursa olsun Kilise ve Tanrı Baba’nın dediklerine itaat etmek; himayesi altında bulunduğu erkeklerin isteklerini yerine getirmekle yükümlüdür.

Siyasal açıdan incelendiğinde bir parlamento vardır; fakat bu parlamento mülk sahibi sınıfı temsil etmektedir ve halkı temsil etmesi gereken Avam Kamarası da yine zenginlerden oluşmaktadır. Böyle bir ortamda kadının hiçbir temsiliyet ya da seçilme hakkı yoktur; sadece özgür erkekler oy kullanabilir. Seçme hakkı her zaman için kitlesel kadın hareketlerinin önemli bir kilit noktası olmuştur. 

16. ve 17. yüzyıllarda İngiltere’de ciddi devrimci sonuçlar ortaya çıkmıştır; Haklar Bildirgesi bunlardan biridir. Bu bildirge ile kralın yetkileri sınırlandırılmak istenmiştir ve bu uğurda verilen mücadelelerde kadınlar hep erkeklerle beraber savaşmışlardır. Fakat sonuca bakıldığında kadın ile ilgili en ufak bir madde görülmemektedir. Kadının sosyal hiyerarşideki konumu köleler ile aynı tutulmuştur. Kendisine uygun bulunan işler ise; ev işleri, çocuk doğurmak ve bakımları ile ilgilenmek, tarlada çalışmak, evin idaresini sağlamak, iffetli olmak, devrimsel süreç sonrasında ise geçimlik-mevsimlik işçi, ucuz işçi olarak kamusal alana eklemlendirilmektir. Öte yandan siyasi ve ekonomik açılardan dezavantajlı gruba dahil edilen kadının gücüne İngiltere, zaman zaman ihtiyaç da duymuştur. Quaker hareketi ile kadınlara misyonerlik görevi verilerek göç eden gruplara liderlik etmesi istenmiştir. Fakat Quaker hareketi sonraki yıllarda gittikçe muhafazakarlaşarak kadınların özel alanda, erkek hegemonyasında kalması yönünde evrilmiştir.

Haklar Bildirgesi

İngiltere’de devrimsel süreç içinde oluşan Parish hareketi de kadının konumu gittikçe zayıflatmış ve ikincilliğini perçinlenmiştir. Parish muhafazakar bir harekettir. Piskoposlar vaaz vererek kadınların giyim kuşam, saç şekilleri hatta taktıkları aksesuarlara bile karışmışlardır; erkek adeta bir gardiyan gibi modelize edilerek kadının varlığı hiçe indirgenmiştir. Ancak İngiltere’de İç savaş, reformasyon ve karşı reformasyon süresince kadınların konumlarında bazı değişiklikler görülmüştür: Rahibelerden yıllardır eğitim alan kız çocuklarının kapalı tutulduğu manastırlara karşı mücadele başlamış ve feminist duruş İngiltere ve Benelüks ülkelerinde benimsenmeye başlamıştır. Leveller kadın hareketi ortaya çıkmış ve eşleri hapishanede olan kadınlar direnişe başlamışlardır. Sessiz kalmayı reddettikleri için onlara “ kadın balık satıcıları” diye aşağılama saydıkları ünvanlar takmışlardır. Leveller hareket çerçevesinde seçme ve seçilme hakkı için kadınların politik aksiyonlarda da artık yer aldıkları görülmektedir. “Sosyal eşitlik” temelli konuşmalar yaparak dilekçeler yazmaya ve hak talep etmeye başlamışlardır; bunlar ileriki yıllarda Suffragette hareketinin uzaktan gelen ayak sesleridir. Kadınlar sahip olmaları gereken temel hak ve özgürlükleri için savaşım halindedirler. Katherine Chidley, Elizabeth Lilburne ve Mary Overton İngiltere’nin ilk kadın hakları dilekçesini hazırlayan isimlerdir. Avam Kamarası’na 10.000 imzanın bulunduğu dilekçeyi sunduklarında, evlerine ve kocalarına dönmeleri cevabını alırlar. Davasından vazgeçmeyen Chidley kısa bir süre sonra Alçakgönüllülük Dilekçesi’ni hazırlamıştır. Tanrı ve din anlayışı ile kadın-erkek eşitliğini tanımlamış ve bu eşitliğin mülk paylaşımında da uygulanmasını talep etmiştir; sırf sadece kadınlar dilekçeyi imzaladı diye sonuç alamamış; ancak kadın hakları için ömrü boyunca üretmeye ve çalışmaya devam etmiştir.

Devrim sonrası süreçte çalışma hayatına atılan kadın için ise gelişmeler olumlu yönde değildir. 1800lü yıllarda Manchester’da çalışan kadınlar, günde 12 ile 16 saat arasında çalışmak zorundadır. Durum çalışan anneler için ise daha vahimdir. Doğumdan sonra en fazla 2 hafta izin yapabilen kadınların çoğu işsiz kalmamak için doğumun hemen ardından işe dönmeye mecbur bırakılmışlardır. Hatta evde çocukları ile çalışmak zorunda olan kadınların, bebekleri sakin dursun diye onlara afyon verdikleri bile kayıtlara geçmiştir. 

Fransız Devrimi’ne geçmeden önce kısaca Aydınlanma döneminin etkilerinden bahsetmek gerekirse; Aydınlanma’nın da aslında karanlık yönleri vardır. Özellikle sevgili Rafael’in Atina Okulu’nu canladırmanız, Aydınlanma’da kadının nasıl bir konuma sahip olduğunu kavramanıza kafidir. Aydınlanma sürecinde kadın temsili, Atina Okulu’ndaki tek kadın olan matematikçi Hypatia’dır. Aydınlanma esasında sadece yine erkeklerin ön planda olduğu ve kadınların özellikle ikincilliğinin korunduğu bir dönemdir. Seksüel anlamda kadın ve kadınlık kimliğinin teorileştirilmesi Aydınlanma’nın en karanlık tartışmalarını yaratmıştır. Kadının portresini, erkeğin bir alt versiyonu olarak gören Aydınlanmacılar, kadını sadece “anne” olarak yüceltmiş ve ahlaki unsurların bekçisi olarak nitelendirmiştir. Aydınlanmacılar doğal eşitliği savunurken konuyu cinslerin eşitliği olarak ele almamak yerindedir; kastedilen avam-soylu ayrımıdır. Aydınlanma hareketi ile kadınların kendi kendilerini geliştirmeleri ve az sayıda da olsa destekçi bir kitle elde etmeleri ile birlikte kadına yeni bir çalışma alanı da doğmuştur; edebi buluşmaların yapıldığı salonlar. Bu salonlar ilk etapta sadece sanat ve edebiyat için açılmış olsalar da, ilerleyen yıllarda özellikle Fransız devrimi zamanında önemli bir buluşma ve haberleşme alanı olarak kullanılacaklardır. Böylece kadınlar dünyevi meselelerden de uzak kalmayıp devrimsel süreçte aktif rol alabileceklerdir. Ayrıca yine bu salonlar kadın hakları savaşımında önemli birer üs haline gelip “kız kardeşlik” hareketinin başlamasına zemin hazırlayacaktır.

Atina Okulu

Fransız devrimi öncesinde ülke genelinde, Katolik Fransa için “Tanrı Baba” ifadesi esasında durumu özetlemektedir. Merkezi devlet, aile ve devletteki erkek iktidarına dayanmaktadır. Ayrıca kadınların bazı mesleklerden men edilmesine sebep olan işçi örgütleri vardır; örneğin 1630larda kadınların baskı işlerinde çalışmaları engellenmiştir. 

Açık isyan 1788 baharında başlamış ve Rennes sokaklarına dökülen gruplar şehir kapılarını işgal etmiş, kadınlar çan kulelerini ele geçirerek gözetleme görevini üstlenmişlerdir. Bu olay tarihe Journeé des Tuiles (Kiremit Günü) olarak geçmiştir. Sonuç: Ulusal Meclis oylamalarında sınıfa göre değil kafa sayısına göre oylama yapılmasına karar verilmiştir. Kadınlar ise oylama dışındadır. 

Ekmeğin fiyatının artış göstermesi ile yine bir ayaklanma başlamıştır. 1 Ocak 1789  tarihinde Tiers Etat (Üçüncü Sınıf) kadınları krala bir dilekçe sunmuşlar ve temsiliyetin taraflı olduğuna inandıklarını dile getirmişlerdir. Sonuç: Kral ve Ulusal Meclis kadınların çağrılarını ve uyarılarını cevapsız bırakmıştır. Olaylar alevlenmeye ve silahlı bir çatışmaya dönüşmeye başladığında halk artık Bastille’i işgale hazırlanmaktadır. Bastille Baskınında binler, kadınlı erkekli, yaşlı ve çocuk olarak bir zafer kazanmışlardır. Sonuç: Bastille tutuklarında bile kadınlar vatandaş sayılmadığı için kayıtlara bile alınmamıştır. Monarşinin yıkılması ile birlikte kadınlar kendilerine siyasal açıdan çalışabilecek sınırlı da olsa bir alan bulmuş; yeni kurulan partilerin kulüp ve salonlarında çalışmaya başlamışlardır. Sonuç: 26 Ağustos 1789 günü büyük sıkıntılar içerisinde yazılan İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’nde “homme” kelimesi tüm vatandaşları değil sadece erkekleri ifade etmektedir. Halk yeni sistemde yaşanan ekonomik sıkıntılara karşı yine birlik olmaya başlamış ve sokaklara dökülmüştür. Hükümet ise misilleme yaparmış gibi 1 Ekim’de yemekli bir balo düzenleyince isyanın fitili ateşlenmiştir. 5 Ekim günü bir grup kadın Versailles’e doğru hareket etmiş ve saraya vardıklarında ise sayıları onbinlere yaklaşmıştır. Kadınların başlattığı bu ayaklanma ile saray İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’ni kabul etmek zorunda kalmıştır. Sonuç: Kadın hala vatandaşlık hakkı elde edememiştir. 

Kadınların fedakarlıkları ve mücadeleleri bununla sınırlı kalmamıştır. Örneğin Madam Roland, İçişleri Bakanı’nın eşi, kocasının mektupları ve genelgelerini yazmış ve Jirondenler ile işbirliği yaptığı gerekçesiyle suçlanarak idam edilmiştir. Kral taraftarı Madam de La Villiruoet ise eşini ve arkadaşlarını mahkemede savunarak idamdan kurtarmıştır. Bir dilenci gibi giyinen Françoise Després Vendeé’deki kral taraftarı orduya gizli mesajlar taşımış ve hayatını her defasında riske atmıştır. Hem kral taraftarı hem de cumhuriyetçi kadınlar erkek kılığına girerek orduya katılmışlardır. Théorigne de Mericouert’un, Jakobenler için aktif çalışmalarına karşın sonu akıl hastanesine yatmak, Claire Lacomb silahlanarak askerlere katılmış ve sonu karşı devrimci olmakla suçlanmak, Costance Evrard Champs de Mars çatışmalarına katıldığı gerekçesiyle tutuklanmak ve daha pek çok devrimci kadın suçlu bulunarak ölüm cezasına çarptırılmışlardır. Pauline Léon Devrimci Cumhuriyetçi Kadın Yurttaşlar Birliği’ni kurarak Jakobenler’i kitaplığında destekçileri ile toplamaya başlamış ve Jironden karşıtı tüm manifestolarda yer almıştır. Sonuç: 1793 yılında bu birlik, Sein Nehrindeki çamaşırcı kadınların örgütlenerek sabun fiyatlarını protesto etmesi üzerine kapatılmıştır. Ve belki de en önemlilerinden biri olan Olympe de Gouges. Kadın ve Kadın Yurttaş Hakları Bildirgesi’ni anayasaya cevaben 1791 yılında tamamlamış ve 1793 yılında meclise sunmuştur. Ancak 1944 yılında kadınlar seçme ve seçilme hakkına sahip olacaklardır. Sonuç: Bu kadınların çabaları belirli bir etki alanı yaratmış olsa da kısa vadede suçlanmalara, yargılanmalara ve idamlara maruz kalmışlardır. Uzun vadede ise kadın hakları hareketinin yapı taşlarını oluşturmaları ve feminizim akımının doğuşuna zemin hazırlamışlardır. Devrimsel sürece Olympe de Gouges gibi pek çok kadının dahil olmasına rağmen Meclis, 1793 yılında kadınlara yurttaşlık hakkı tanımamıştır. Durumun daha da kötüleşeceğini öngören de Gouges, Haziran 1793’te cumhuriyetçi, federal ve monarşi yanlısı yönetim biçimlerinin arasından uygun olanını seçmek için bir referandumun gerekli olduğunun vurgusunu yapan manifestosunu yayımladığı zaman, Devrim Mahkemeleri tarafından suçlu bulunmuş ve Gouges, halkın egemenliğine kastettiği gerekçesiyle 3 Kasım 1793 tarihinde giyotin cezasına çarptırılarak hayatına son verilmiştir. Kadın ve Kadın Yurttaş Hakları Bildirgesi’nde dediği gibi, “Kadın, idam sehpasına çıkma hakkına sahip ise, konuşmacı kürsüsüne de çıkma hakkına sahip olmalıdır” sözünü yerine getirerek ölümüne giden Gouges’un bildirgesi erken dönem feministler için adeta bir kılavuz olmuştur.

Kadın ve Kadın Yurttaş Hakları Bildirgesi

Fransız devrimi denince Sanculotte’lardan (Baldırıçıplaklar) bahsetmeden geçilmemelidir. Devrimci toplantılara ve şenliklere katılmak, jakobenleri içerdeki düşmana karşı savunmak, ailelerin yiyecek ihtiyaçlarını karşılamak üzere çalışmak gibi pek çok alanda bu devrimci kadınlar görev almışlardır. Fakat Sansculotte kadınlarla, nefret ve şiddet bir tutulmaya başlamıştır. “Giyotinin Öç Tanrıçaları” olarak anılmaya başlanan bu kadınlar, boyunları giyotine vurdurulan insanları seyrederken, bir taraftan da saçlarını sessizce ördükleri için tricoteuses (örgücüler) olarak anılmışlardır. Sansculottelar ise ileriki yıllarda Komün’ün Asi Kadınlarının öncüleri sayılacaklardır. 

Amerikan devriminin kadınları, hem yurttaşları, hem yeni vatanları, hem kölecilik karşıtı ve hem de kadın hakları için mücadele vermişlerdir.  Buna karşılık kadınlar, Amerikan tarihinde büyük haksızlıklara uğramıştır; bunlardan en çarpıcı olanı ise cadı olarak suçlanmaktır. 1692 yılında Salem Village’da bir grup genç kızın şeytan tarafından ele geçirildiği gerekçesiyle Massachusetts kolonisinde histerik bir dalgalanma olmuştur. Takip eden birkaç ay içerisinde yüz elli kadın, erkek ve çocuk suçlu bulunmuştur. Esasen bu durum İngiliz-Fransız savaşının psikolojik bir sonucudur. Savaş sonrasında patlak veren yabancı düşmanlığı ve çiçek hastalığı salgını bu furyayı tetiklemiştir.

Amerikan devrim tarihinde öne çıkan pek çok kadın vardır; ilk olarak “Özgürlüğün Kızları” grubundan bahsedilmelidir. Devrimin ivme kazanmasını sağlayan ve gerçekleştirdikleri protestolarla devrimci ruha katkı sağlayan Özgürlüğün Çocukları grubunun hemen ardından oluşan Özgürlüğün Kızları grubu, yaptıkları pasif direniş ile devrime yön vermişlerdir. İngiliz mallarının protesto edilerek halkı bilinçlendirip yerli malına yönlenilmesini sağlayan bu grubun çabaları sayesinde Amerikan mallarının üretimi desteklenmiştir. Belki de Amerika’yı, Amerika yapan bu bilinç o yıllarda oluşturulmuştur denilebilir.

Özgürlüğün Kızları

Kırmızı ceketli İngiliz askerlerinin vergi vermeyenleri mimleyip baskı politikası uygulaması devrimsel süreci hızlandırmış ve koloni halkından gönüllüler ordu kurmak üzere eğitim almaya başlamışlardır. Bu orduya saçlarını erkek gibi kestirip, göğüslerini bandajla saklayıp, erkek takma isimleri ile Nancy Bailey, Deborah Sampson gibi kadınlar da dahil olmuşlar, ama fark edildikten hemen sonra görevden alınmış; hatta suçlu bile bulunmuşlardır. Bağımsızlık savaşı boyunca Molly Pitcher takma adlı Mary Ludwig gibi kadınlar savaş meydanında su taşıyarak efsane olmuşlardır. Betty Zane adlı başka bir kadın ise barut taşıyarak Amerikan askerlerine yardım etmiştir. Massachusettsli bir albayın karısı olan Rebeca Barrett evinde İngiliz birliklerinden mühimmat saklamıştır. Deborah Champion, Sarah Decker, Harriet Prudence Patterson Hall ve Lydia Darragh gibi kadınlar ise İngiliz birliklerinden bilgi sızdırarak hayatlarını tehlikeye atmışlardır. Siyasi platformda ise Abigail Adams, Mercy Otis Warren gibi kadınlar topluma mal olmuşlardır; ancak Jefferson’un Bağımsızlık Bildirgesi kadınlara hiçbir hak tanımamıştır. Lucretia Mott, Elizabeth Cady Stanton, Lucy Stone, Julia Ward gibi kadınlar, kadın hakları mücadelesine başladıklarında,  kölecilik karşıtı hareketlerde yanlarında oldukları erkekleri bulamamışlardır. Kadınlar oy hakkına sahip olabilmek için 19.Anayasa Değişikliği ile 1920 yılını beklemek zorunda kalmışlardır.

Türk Kadınları. Diğer devrimci kadınlardan farklı olarak, kalemleri ve hitabetleri ile ön plana çıkmışlardır. Günümüzde “eşitlik” adına vardığımız noktaya ulaşmamız için ciddi savaşlardan, sınavlardan geçildiğini, yine edebiyat yoluyla Türk kadınlarının devrimsel süreci başladı diyebiliriz. Nuriye Ulviye Mevlan-Civelek kadınlara ses olabilmek, onları bilinçlendirebilmek için “Kadınlar Dünyası” isimli dergiyi çıkararak başlattığı feminist siyaset, Osmanlı toplumunda en ses getiren kadın hareketlerinden biri olmuştur; kadınlara yol göstermeyi ve onlara toplumda yeni roller biçmeyi amaçlamıştır. Kadınların çalışma hayatına girebilmeleri, eğitim alabilmeleri için büyük uğraşlar vermişlerdir. Dört yabancı dil bilen ve Osmanlı kadınlarının aydınlık yüzlerinden olan Nezihe Muhiddin; Sabah, İkdam gibi gazetelerde sosyoloji, pedagoji ve psikoloji konularında yazılar yazmış; Kadın hakları mücadelesini, cumhuriyet ilan edildikten sonra da sürdürmeye devam eden Muhiddin, cumhuriyeti “kadın hakları için uygun bir zemin” olarak gördüğünden, ilanından önce, 15 Haziran 1923’te, kadınlara oy hakkı ve siyasal haklar talebiyle “Kadınlar Halk Fırkası”nı kurmuştur. Bu uğurda verdiği mücadelede bölücülük ile suçlanmıştır. İyi bir eğitim alarak farklı ülkelerde tahsilini tamamlayan, yabancı kültürler ile kendi kültürümüzün mukayesesini yaparak, yabancı kültür değerlerinin milli kültürümüzde karşılığını araştıran Halide Edib Adıvar, kadının edebiyat üzerinden siyasette nasıl güçlü bir konuma geldiğinin ve verilen kadın hakları mücadelesinin en güzel örneklerinden biridir. Batı kültürünü ve değerlerini eğitimini tamamlarken yakından inceleme fırsatı bulan Adıvar, milli mücadelenin seyrini etkileyecek olan güçlü hitabeti sayesinde düzenlediği mitingler ile halkı biliçlendirmeye, kadına ve kadın haklarına dair tarihimizde ilk kez somut adımları atan Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk ile birlikte çalışarak, toplumsal bilinci uyandırmış güçlü bir kadındır. Türk halkını harekete geçiren ve önderlik edenler devrin münevverleri, yazar ve edebiyatçılardır. Yazıları ile milli heyecanı ve direnci besleyen Adıvar, 1919 yılında, Vakit Gazetesi’nde sürekli yazmaya başlamış; Büyük Mecmua’nın da başyazarı olmuştur. Halide Edib Adıvar, 1926-1939 yılları arasında, edebi faaliyetlerine ara vermemekle beraber, tarih felsefesi, Şark ve Garb medeniyetlerinin mahiyetleri, karşılıklı tesirleri üzerinde çalışmalar yapmış; Amerikan üniversitelerindeki derslerinde ve muhtelif Hindistan üniversitelerinde bu meseleleri sistemli olarak ele almıştır. Tarihimizde daha pek çok kadın, hatta isimlerini bile bilmediğimiz, kaynaklara geçmeyen pek çok kadın vatanları ve kendi hakları için çok ciddi savaşlar vermişlerdir. İşte Kurtuluş Mücadelemizde cesurca savaşmış ve vatanını kurtarma yolunda canları pahasına alanlardan çekilmemiş kadınların bazıları; Asker Saime, Kılavuz Hatice, Binbaşı Ayşe, Tayyar Rahmiye, Fatma Seher Hanım, Nezahat Onbaşı, Şerife Bacı, Çete Emir Ayşe, Fatma Aliye, Halime Çavuş, Nene Hatun, Fatma Makbule Leman, Latife Hanım ve Zübeyde Annemiz. 

Toplumun bilinçlenmesi, var olan sisteme karşı gelinmesi, ekonominin güçlendirilmesi, Sanayi Devrimi’nin gelişimi ve özgürlük hareketlerinde kadının etkin katılımı ve desteği olmadan herhangi bir devrim gerçekleştirilemezdi. Kadın artık, dünyalara yön verebilmekte, ekonomiyi, ülkeleri peşinden sürükleyen kurum ve kuruluşlara liderlik edebilmekte ise hepsini devrimci kadınların verdiği cesur mücadelelere ve o kadınların haklarını gözeten erkeklere borçlu olduğumuzu bir kez daha hatırlamakta fayda vardır. 

Kaynaklar

Aykol Hüseyin, Aykırı Kadınlar, 2.baskı, Ankara, İmge Kitabevi Yayınları, Kasım 2015

Bessières, Yves ve Niedzwiecki, Patricia.  Women In The French Revolution, The Institut pour le 

Dèvelopment de l’Espace Cultural Europèen, January 1991

Bock, Gisela. Avrupa Tarihinde Kadınlar. çev. Zehra Aksu Yılmazer, Literatür Yayınları

 Bordonali, Gulia. I Diritti delle Donne nel Secolo dei Lumi: Il Periodo della Reggenza e La Rivoluzione Francese, https://www.viqueria.com/diritti-donne-secolo-lumi/

Brooks, Rebecca Beatrice. The Roles of Women In The Revolutionary War, http://historyofmassachusetts.org/the-roles-of-women-in-the-revolutionary-war/   

Granata, Sebastiano. 1789-1793 Le Sperenze Deluse delle Femministe Francesi, http://www.storiain.net/storia/1789-le-speranze-deluse-delle-femministe-francesi/

Hazan, Eric. Fransız Devrimi Tarihi, çev. Nazlı Ceyhan Sümter, Say Yayınları, İstanbul, 2016.

Heritier, Françoise, Agacinski Sylvaine, Bacharan Nicole ve Perrot Michelle. Kadınların En Güzel Tarihi. çev. Yonca Aşçı Dalar, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları,Temmuz, 2015.

History of American Women. Women’s Role In The American Revolution, http://www.womenhistoryblog.com/2009/01/womens-role-in-american-revolution.html

Leveller Women and the English Revolution, http://hoydensandfirebrands.blogspot.com.tr/2012/05/leveller-women-and-english-revolution.html

Pettinger, Tejvan. Biography of Elizabeth Cady Stanton, http://www.biographyonline.net/women/elizabeth-cady-stanton.html

Tilly, Charles. Avrupa’da Devrimler 1492 – 1992. çev. Özden Arıkan, Literatür Yayınları, İstanbul, 2005.

Wojtczak, Helena. British Women’s Emancipation since the Renaissance, 2009, http://www.historyofwomen.org/politicalpre1850.html