Dünyada yaşayan canlıların en temel özelliklerinden biri beslenmedir. Beslenme şekilleri canlı türlerine göre değişkenlik gösterse de yaşamın devamı için zorunluluk teşkil eder.

Bizler yani homo sapiens türü omnivor beslenmeyi gerek evrimsel süreçte, gerekse kültürel bir biçimde benimsemiş olarak yaşamlarımıza devam ederiz. Geçmişte her ne kadar diğer canlı türleriyle eşit bir seviyede ekosistemin içerisinde yer alıyor olsak da günümüzde bu sistemin dışına çıkmış ve kendi besinimizi elde etmek için gösterilen çabayı “kendi kurmuş olduğumuz hayali gerçeklikler üzerine” kurgulamış bir biçimdeyiz.

Günümüzde her ne kadar çoğunluk olarak omnivor beslenme biçimini kabullenerek yaşıyor görünsek de çoğu omnivor canlıdan farklı bir tutum izlemekteyiz. İster etçil olsun ister hepçil, diğer tüm canlılar kendi besinlerinin öldürme safhalarında yer alırlarken bir beslenme biçimi bunun dışında bir tutum izler. Bu tutumu izleyen canlılar hepimizin de bildiği adıyla leşçillerdir.

Leşçil beslenme şekli, etçil beslenmenin bir türü olarak karşımıza çıkar. Leşçil canlılar; kendi besinlerini edinmek için avlanma çabasına girmek yerine avcı canlıların artıkları veya kendiliğinden ölen canlıların bedenleri ile beslenirler. Bu noktada biz insanlar avcı etçil canlılardan çok leşçillere benzeriz. Tek farkımız bizler metobolizmalarımızdan kaynaklı çürümüş et parçalarını öğütemeyeceğimizden dolayı, soğukta muhafaza ederek tazeliğini korumasını sağlayarak tüketiriz.

Fakat etçil beslenmeye yaklaşımımız tıpkı bir leşçil gibidir. Kendi besinlerini öldür(e)meyen ve başkalarının öldürdüğü canlılar ile beslenerek yaşamlarımıza devam ederiz. Bu yazının ana konusu, insanların beslenme anlayışıymış gibi görünse de yazının ana karakterleri leşçil canlılardır. İnsanların beslenme konusu tartışmalara açık ve bir o kadar yönlendirilmiş bir durumdur.

Leşçil canlılar midelerinde çürümüş et parçalarını enzimleyebilecek asidik oranlara sahiptir. Bunun sayesinde normal bir canlıyı öldürebilecek oranda parazit içeren besinlerle yaşamlarını sürdürebilmektedirler. Leşçil canlıların sembolü sayılabilecek bir tür vardır ki birçok mitolojik konuya da esin kaynağı olmuştur. Akbabalar

Akbabalar genellikle ölüm ile ilişkilendirilir. Nitekim akbabaların bulunduğu yerlerde ölüm yakındır. Çünkü akbabalar avlanmadıkları için canlıların ölümünü bekler. Her ne kadar leşçillerin sembolü akbabalar olarak görünse de, leşçil beslenmeyi kendine yaşam biçimi edinmiş ve buna göre evcilleşmiş birçok canlı türü bulunmaktadır. Bunlardan bazıları; çakallar, rakunlar, tazmanya canavarları, leş sinekleri, mezarcı böcekler gibi böceklerden memelilere kadar geniş yelpazede bir çeşitliliğe sahiptir.

Bu türler arasında kendi besinini edinmek için yeri geldiğinde avlanan türler olsa da başka türlerin avlarıyla beslenmeyi tercih etmektedirler. Sırtlanlar, leşçil sanılan fakat aslında hırsızlık yapmayı tercih eden ve çok iyi avcı türlerdir. Genellikle başka canlıların avlarını çaldıkları için leşçillerle karıştırılmaktadır. Aynı yöntemi avcılığıyla nam salmış aslanlar da yapmaktadırlar. Özellikle çita ve leoparların avlarını çalmalarıyla bilinirler. Kutup ayılarının da besin bulmakta zorlandıklarında balina gibi karaya vurmuş türlerin leşleriyle beslendikleri gözlemlenmiştir.

Leşçiller ekosistemde çok önemli bir role sahiptirler. Öncelikle hastalıkların yayılmasını engellemekte çok başarılıdırlar. Ölü bedenlerin parazit üretimine uygun koşullar sağlıyor oluşu ve bu parazitlerin bazılarının belli seviyenin üzerinde olması durumu bölgedeki canlı yaşamını tehlikeye sokar. Bu durum leşçiller tarafından çözülmektedir. Leşçillerden kalanları ise saprotroflar kullanarak döngüyü tamamlarlar. Çürükçül ya da saprotrof organizmalar gıdalarını cansız maddelerden elde eder; genelde ölmüş veya çürümekte olan bitki ve hayvanların içerdiği organik bileşikleri kullanır. Bu canlıların büyük çoğunluğu mantarlar, bakteriler ve protozoalardan (tek hücreliler) oluşur. Bitkilerin ölüleri ile beslenen hayvanlara ise; detritivor terimi kullanılır.

Canlıların tümü, ekosistem içerisinde vazgeçilmez yerlere sahiptirler. Mevcut dengenin sağlıklı devam etmesinde her biri ayrı bir rol oynar ve bu rolleri sayesinde ciddi krizlerin ortaya çıkması engellenir. Habitatlarda herhangi bir canlı türünün ortadan kalkması, habitatın sağlıklı olarak yaşamını sürdürmesini engeller.

Nitekim günümüzde yaşamış olduğumuz ekolojik yok oluşun temelinde de bu durum yatmaktadır. Örneğin leşçillerin ortada olmadığı bir habitatta saprotrofların besini tüketmesinin daha uzun bir zaman alması, canlı ölüsünün bölgede ciddi virütik durumlara yol açıp birçok canlının da hastalıktan ölmesine sebep olabilir.

Ölü canlı sayısının artışı ise “daha fazla canlının ölümü” anlamını taşımaktadır. Bizlerin anlamakta zorluk çektiği, daha doğrusu anlamak istemediği şey; doğanın her ne kadar kendini yenileyen bir yapısı olsa da, verilen zararların boyutunun büyümesi dönülmez bir yok oluşun önünü açacaktır. Nitekim geçmişte dünyanın altı kez yaşamış olduğu büyük yok oluşların tamamı, belli canlı türlerinin ortadan kalkması ile birlikte o canlıların varlığına bağımlılık gösteren canlıların da onların ardından ortadan kalkması şeklinde bir zincirleme reaksiyonu tetiklemiş olmasından kaynaklıdır.

Biz iki ayakları üzerinde durabilen ve ayrıntılı düşünme yetisine sahip primatlar olarak, artık bu konuyu iyi kavramalı ve tabiatı bir bütün olarak ele almalıyız. Tüm ekolojik konular birbiriyle ilişkili ve birbirini ilgilendiren konular olmakla birlikte ayrıştırılarak farklı mücadele alanlarına dönüştürülmemelilerdir.  Doğal olan doğaldır. Doğal olanın düşmanı ise fütüristik hayal güçlerine sahip, beton ve çelik fetişi olan insanlardır.