Bir toplum içinde, ortak gelenek, görenek, davranış ve uygulamalardan oluşan bir kültürel düzende yaşayan insan topluluğudur “halk”… Başlangıçtan beri her kültür, farklı söylentilere, inanışlara, kaybolmuş, değiştirilmiş veya günümüze kadar getirilmiş hikâyelere sahiptir. Halk hikâyelerini konu etmiş filmlere bakacak olursak, bu hikâyelerin tarihsel, çoğunlukla kırsalda geçen ve geleneksel bir bakış açısına sahip olduklarını söyleyebiliriz. Bu korku ve gizem duygusu, toplumların geçmişlerine, tarihlerine ve aynı zamanda modern hayatın kendisine atfedilir. Korku filmlerinin, halk masallarından dönüştüğünü görmek zor olmasa gerek.

Halk korkuları bir tür olarak sadece bir ülkeye özgü değildir. Bununla beraber farklı kültürlerde dönüşmüş hikâyelere rastlayabiliriz. Bu listedeki, doğaüstü öğeler veya rahatsız edici unsurlar içeren tüm filmler, bu tarz korku türünün küçük bir seçkisidir diyebiliriz.

1. Nosferatu (Almanya – 1922)

F.W. Murnau’nun yönettiği Drakula‘nın Alman versiyonu olan Nosferatu, şüphesiz listedeki en eski film. Alman dışavurumcu sinemanın en popüler filmi olan yapımda canavar rolünü bürünen aktör Max Schreck izleyicilerin hafızalarında uzun süre yer eder. Kafalardaki vampir imajını görsel olarak kuran ilk filmdir.

Murnau’ya göre Schreck’in doğal hali, çirkinliği Nosferatu rolü için biçilmiş kaftandı. Abartılı göz makyajı, sahte dişler ve tırnaklarla Nosferatu, kente veba hastalığını taşıyan farelere benzetilmişti. Senaryosu Bram Stoker’ın Drakula romanına dayanan filmin yapım şirketi Prana, Stoker’ın dul eşi tarafından açılan davayı kaybedince filmin kopyalarının çoğu imha edilmişti. Murnau, filmini Drakula’dan farklı bir sonda bitirerek yaptığı intihali önlemek istemişti. Gün ışığının vampirleri için ölümcül olduğu miti de böyle doğdu. Pek çok vampir filmine yıllarca ilham kaynağı olan film, bu alt korku türünün başlangıç noktası olarak gerçek bir klasik. 1979 yılında Werner Herzog’un tekrar beyaz perdeye aktardığı, Nosferatu the Vampyre, ilk filme saygı duruşu niteliğindedir.

Korku-Nosferatu

2. Day Of Wrath (Danimarka – 1943)

Carl Theodor Dreyer’nin Day of Wrath (Gazap Günü) küçük bir kasabayı merkezine alarak, Orta Çağ  döneminin cadı paranoyasını işler. Doğrunun ve yanlışın arasındaki farkın flulaştığı bir hikâyede, aşk olgusu da kullanılarak, izleyiciye, olayları sorgulama olanağı verir ama bazı şeylerin göründüğü gibi olmayacağı mesajını da ulaştırmayı ihmal etmez. Cadı olmakla suçlananlara itiraf etmeleri için işkence etmek, itiraf edenleri ruhları kurtulsun diye yakmak ve itiraf etmeyenlerin ise işkence altında ölmesi izleyiciye dayanması zor bir seyir sunar. Bu işkenceler, kutsal insanlar (kilise) tarafından, ulvi amaçlar için yapılır ve bu yakma ritüeline kasaba halkının da ilahiler söyleyerek katılır. Orta Çağ’da şifacı olan birçok kadının cadı damgasıyla yakıldığı gerçekliğinden yola çıkan Yönetmen Dreyer, taraf tutmayarak, o dönemde yaşıyormuşçasına bize sunar. Dreyer, filmin sinematografisinde, ünlü ressam Rembrandt’tan ilham almıştır.

Korku-Day_of_Wrath

3. The White Reindeer (Finlandiya – 1952)

Gerçek bir Fin halk hikâyesinden uyarlanan filmde cadının kızı olan Prita’nın annesinin güçlerini devralması anlatılır. Bir şamanın yardımıyla kız kötü güçlerden arınarak beyaz bir ren geyiğine dönüşür. Finli avcılar bu beyaz geyiğe büyük ödül olarak bakmaktadırlar. Prita, tüm avcıları çeşitli şekillerde avlayarak onları öldürür.

Filmde Finlandiya’nın geniş, büyük beyaz kar çölünde, mitolojik ve fantastik öğelerine rastlarız. Hikâyede geyik, Kurt Adam’ın gücünün cinselliğe dönüşmüş bir metaforudur.

Korku-The_White_Reindeer

4. The Night Of The Hunter (ABD – 1955)

1930’larda Amerika’da başlayan Büyük Buhran’ın etkileriyle Charles Laughton’ın yönettiği ilk ve tek filmdir. Filmin ticari başarısızlığı Laughton’u fazlasıyla etkilemiştir. Eğer The Night of The Hunter’dan başka filmler daha çekebilseydi, başarılı bir auteur yönetmen olabilirdi.

Filmin konusu şöyledir: İki kişinin öldüğü bir soygunun faili olarak Ben, idam cezasına çarptırılır. Çalınan para ortaya çıkmamıştır, çünkü Ben, tutuklanmadan önce parayı sadece küçük oğlu John’un bildiği bir yere saklamıştır. Sağ ve sol kollarında “Sev” ve “Nefret et” yazılı dövmeler bulunan ve çeşitli suçlar işleyen rahip Powell, Ben Harper’ın hücre arkadaşıdır ve paranın peşindedir. Tüm denemelerine rağmen paranın yerini öğrenemeyen rahip, Ben’in uykusunda sayıkladığı bir cümleden yola çıkarak paraya ulaşmaya çalışacaktır.

Hikâye karanlıktır. Rahibin paraya olan açlığı onu korkunç şeyler gerçekleştirecekmiş gibi gösterir. Filmin ekspresyonisttik tarzı, onu diğer kara filmlerden farklı kılar. Zorlama perspektif, gölge ve ışık kullanımı, çocukların gece gördükleri şelaleden düşme rüya sahnelerine benzemektedir.

Korku-The_Night_of_the_Hunter

5. Blood And Roses (Fransa – 1960)

Filmde kıskanç bir genç kızın ve ailesinin öyküsü anlatılmaktadır. Carmilla’nın ruhu vampir atası Millarca Carnstein tarafından ele geçirilmiştir. Kana susamış Carmilla için kuzeninin nişanlısı güzel Georgia’dan daha iyi bir seçenek yoktur. İlk lezbiyen vampir filmi olan Blood and Roses, Joseph Sheridan Le Fanu´nun Carmilla adlı kitabından uyarlanmıştır. Aynı öykü 1970’te The Vampire Lovers adlı filmde de kullanılmıştır.

Korku-Blood_and_Roses

6. Black Sunday / Mask Of Satan (Italya – 1960)

Mario Bava’nın, uluslararası korku arenasında bilinen en iyi filmlerinden olan Black Sunday, Nikolay Gogol’un Viy adlı Rus halk efsanesinden uyarlanmıştır. Hikâye, 19’uncu yüzyılda kendisini bir anda, tekinsiz bir Moldovyalı topluluk arasında beş parasız bir halde bulan ve vücudu Asa isimli bir büyücü tarafından ele geçirilen mirasçı Katja Vajda’ya (Barbara Steele) aşık olan bir doktoru anlatır.

Senaryo, gizli geçitler, lanetli aileler ve ani ölümlerin alışılageldik bir karışımı olsa da Bava, filmin her karesini büyüleyici ve korkunç detaylarla doldurmuştur. Açılış sahnesi kafalarına şeytan maskeleri mıhlanmış cadıların son derece acayip idamıdır. Film mezarlarından sürünerek insanları katletmeye giden vampirler gibi pek çok unutulmaz korkunç görüntüyle doludur. Bolca siyah-beyaz görüntünün yanı sıra, korkutucu müzik ve içinden kan fışkıran çamur sahneleriyle Black Sunday, İtalya’dan çıkmış en iyi gotik korku filmi.

Korku-Black_Sunday

7. Onibaba (Japonya – 1964)

Onibaba, Kaneto Shindo’nun yönettiği Japon halk korku hikâyelerindendir. Japon folklorunda, ihtiyar kadın görünümündeki insan yiyen canavarlara Onibaba adı verilmektedir. Budist bir efsaneye dayanan cinsellik dozu yüksek bu lirik hayalet hikâyesi, fantastik sinemanın dönüm noktalarından birini oluşturur. 14’üncü yüzyıl Japon iç savaşı döneminde köyde yaşayan yaşlı kadın ve gelinine odaklanan film, aslında dönemin ekonomik ve toplumsal sorunlarına de değinmektedir. Yaşadıkları bataklıklarda gelip geçen yaralı askerleri tuzağa düşürerek öldürmeleri, sonra da silah ve teçhizatlarını yiyecek karşılığında satarak geçimlerini sağlamaktadırlar. Bir erkeğin beklenmedik bir şekilde devreye girmesiyle olaylar bir karakter çatışmasına dönüşür. Çekildiği zamanın çok ilerisinde olan bu cesur film, insan doğası, cinsellik Freudyan sembolizm, din, tabu, erdem üzerine ilginç alt metinler barındırmaktadır. Kıskançlığın yıkıcı gücü ve sürpriz sonuyla, Onibaba kolay unutulmayacak filmlerden.

Korku-Onibaba

8. Viy (Rusya – 1966)

19’uncu yüzyıl Rusya’ndan yazar Nikolai Gogol’ün, halk hikâyelerinden yola çıkarak yazdığı bir oyundan uyarlanan Viy‘in Rus korku sineması tarihinde özel bir yeri var. Genç rahip Khoma, zengin bir bey tarafından ölüm döşeğindeki kızını kutsaması için çağrılır. Fakat konvoy yolda keyif yaptığı için yetişemezler. Bunun üzerine, Khoma’nın eski bir kiliseye kaldırılan cesedin başında üç gece geçirerek kızın ruhunu çalmaya gelecek şeytanları def etmesine karar verilir.

Viy’in en güçlü noktalarından biri o dönemin şartlarına göre kullanılan gerçekçi özel efektlerdir: Uçan tabutlar, gökyüzünde süzülen domuz parçası, şeytan ve canavarların özel makyajları… Korku ve komedi unsurlarıyla harmanlanan Viy, şüphesiz listedeki en benzersiz filmdir. Viy, votka içen iki rahibin konuşmasıyla sona erer: “Küçük bir şişe votka içtim mi, ben bile cadı görmeye başlıyorum.”

Korku-Viy

9. Witchfinder General (İngiltere – 1968)

17’nci yüzyıl İngiltere’sinde iç savaş olanca şiddeti ile sürmektedir. Kral I. Charles yanlıları ile Cromwell yandaşları ülkenin kontrolünü ele geçirmek için kıyasıya çarpışmaktadırlar. Bu bezdirici savaş insanları akılcı düşünceden uzaklaştırmış ülkede batıl inançlar yaygınlaşmıştır. Bu kargaşa ortamında Püriten Kralcılar tarafından bir cadı avcısı olarak görevlendirilen Matthew Hopkins ve yardımcıları köy köy gezerek büyücülükle suçladıkları kişilere çeşitli işkenceler uygularlar. Fırsatçı bir paragöz olan Matthew bir yandan da durumu kendi lehinde kullanarak cebini de doldurmaktadır.

Film İngiltere’de sinemalarda oynadığı zaman “Yılın en şiddet dolu filmi” olarak sunulmuştu. Reklam sloganında ek olarak şu cümle de yer alıyordu; “Çocuklarınızı evde bırakın! Mideniz hassas ise siz de onlarla birlikte evde kalın!” Bazı eleştirmenlerce nihilist bir dünya görüşü, şoke edici işkence ve infaz sahneleri olduğu yönünde eleştiriler almış ve 60’lı yılların en çok konuşulan İngiliz korku filmi olmuştur. Başlarda tepki ile karşılanan film yıllar geçtikçe belli bir hayran kitlesi oluşturarak kült film statüsüne ulaşmıştır. 2005 yılında Total Film dergisi, filmin “Tüm zamanların en büyük korku filmleri” arasında 15. sırada olduğunu belirtmiştir.

Yönetmen Michael Reeves’in 25 yaşında bu filmi nasıl çektiği ise şaşkınlık konusudur.

Korku-Witchfinder_General

10. Kuroneko (Japonya – 1968)

Listede Onibaba filminden sonra Kaneto Shindo, antimilitarist, feminist göz barındıran, gotik korku filmi Kuroneko (Kara Kedi) ile bir kez daha karşımıza çıkıyor. İkinci dünya savaşı sonrası Japonya’sının, toplumu felakete sürüklemiş olan geleneksel değerlere eleştirel gözle bakar ve samuray kültünün çelişkilerini ve getirdiği yıkımı da açığa vurur.

Gintoki, derebeylerin savaşı için askere alınmıştır. Dönmeyi beklerken, annesi Yone ve karısı Shipe, oradan geçen bir grup samuray tarafından tecavüze uğrar ve katledilir. Siyah bir kedi, yanan evlerinin enkazının etrafında dolaşır ve ölü bedenlerin yüzünü yalar. O anda ölü bedenler vampir kedi ruhlara dönüşür. Tüm samuraylar intikam almak için lanetlendiğinde; kadınlar, boğazlarını parçalamadan önce perili bambu korusuna çekilirler. Gintoki, savaştan döndüğünde korkak komutanı Mikado’dan ruhları yok etme emri alır. Ruhlar, intikam dürtüsüyle oğullarına ve kocalarına duydukları aşk arasında trajik bir ikilemde kalırlar.

Shindô, Kuroneko’da yalnızca bir korku hikâyesi anlatmakla kalmaz. Film bir korku filminden hiç beklenmeyecek şekilde sarsıcı bir aşk hikâyesi anlatır, Shakespeare’in trajedilerini aratmayacak bir dram da hâkimdir. Keza, daha önce de dediğimiz gibi Kuroneko’nun kaynağı insanın ruhudur. Daha net konuşmak gerekirse, doğrudan vicdanıdır. Aksi halde “intikam yemini etmiş hayaletlerin öyküsü’’ şeklinde tanımlamak yeterli olurdu Kuroneko’yu.

Korku-Kuroneko

11. The Blood On Satan’s Claw (İngiltere – 1970)

The Blood on Satan’s Claw, Folk Korku türüne verilebilecek diğer en iyi filmlerden biri. Filmin başlıca konusu İngiltere’de bir köyün şeytana tapınan bir topluluk tarafından gittikçe yozlaştırılması. Topluluğun kuytu ormanlarda yaptığı gizli ayinler ve tapınmalarla başlayan faaliyetleri, köy halkının teker teker kaçırılmasıyla devam eder. Şeytan güç kazanabilmek ve yeniden doğabilmek için, şeytana tapan grubun yardımıyla köy halkını kullanır. Köy halkından seçilmiş insanların kollarında, bacaklarında şeytanın vücuduna benzeyen biçim değişiklikleri meydana gelir. Böylece şeytan insanların vücutlarını ele geçirerek ve bunun yardımıyla cisimleşerek nihai amacına ulaşmak ister. Kendi ahlaki inanışlarına sığınan köy halkı da mücadele ederek bu kötücül güçten kurtulmaya çalışır.

Folk-Korku zincirinin özelliklerini düşündüğümüzde; yozlaşmış inanışları olan grubun daha küçük bir kitleye sahip olduğunu, izolasyonun değil de şeytani ritüellerin ve şeytana tapınmanın film için daha çok ön planda olduğunu belirtelim. Şeytani güçlerin çağırılmasının etkisi filmin anlatısının temelini oluşturduğundan “Oluş/Çağırış” ve “Çarpık İnanışlar” zincirin diğer elementlerinden daha baskın çıkmış.

Korku-The_Blood_On_Satan’s_Claw

12. Valerie And Her Week Of Wonders (Çek – 1970)

Valerie and Her Week of Wonders sinemada korku filmleri ile masal filmlerini iç içe geçiren ilk eserlerden biri. Aynı zamanda Balkanlarda komünizme, savaş etkisine ve dini dayatmalara karşı açılan mücadelenin de bir karşılığını sunuyor. Cinsel yozlaşmanın abartıya kaçtığı Çekoslovakya’da dönemin komünist tabanının açgözlülüğünün “vampir” mitiyle çıkan bir taşlaması olarak anılabilir. Kuşkusuz sinemada sayısız filmi etkilemiş bu başyapıt, aykırı ve alışılagelmedik atmosferiyle peri masalı filmleri arasında en üst sıraları zorluyor.

Bir hırsız Valerie’yi (Jaroslava Schallerová) uyandırır. Kız henüz 13 yaşındadır ve annesinin kendisine bıraktığı küpeleri alır. Sabah olduğunda Valerie’nin ilk regl dönemi başlamıştır ve misyoner bir grup tarihi kasabaya girmiştir. Hırsız Orlik (Petr Kopriva) kızın durumunu grubuna ihbar edince ise gerçek bir tehdit bizleri bekleyecektir. Valerie bir anda ilk seks deneyiminin korkusunu tasvir eden rüyalar görmeye başlar. Peki, masumiyetten ergenliğe geçişini tamamlayabilecek midir?

Korku-Valerie_and_Her_Week_of_Wonders

13. Deliverance (ABD – 1972)

Ned Beatty’nin ilk filmi olan, James Dickey’in 1970 yılında yayınlanan aynı adlı kitabından uyarlanan Deliverance (Kurtuluş), kendi türünde çok iyi bir film olmasının yanında Hollywood Sineması’nın tarihine de bir ölçüde yön veren, fazlasıyla önemli bir eser.

Şehir hayatından kopup kendilerini doğa sporlarına vermek isteyen dört metropol erkeği (Lewis, Ed ,Bobby ve Drew), Georgia’nın ıssız yeşilliklerinde kano sürmek için Cahulawassee Nehri’ne giderler. Muhteşem bir güzelliğe sahip nehir ve çevresindeki doğa, birkaç ay içinde yapımı bitecek olan baraj yüzünden sular altında kalacaktır ve dörtlünün kano gezisi için tek fırsatları vardır. Kibirli ve kendinden emin tavırları bölge sakinleri tarafından hoş karşılanmayan dört arkadaş, iki kano ile yolculuklarına başlarlar. İlk günü kazasız belasız atlatan grubun yolu, ikinci günün öğleninde bölge sakinlerinden bir ikili ile kesişir. Ed ve Bobby belaya karışmak istemeseler de bölgenin yerlileri şehirlileri sıkıştırmaya kararlıdırlar. Sakin başlayan kano gezisi, büyük bir dehşeti beraberinde getirmek üzeredir.

Hikâyesinin etkileyiciliği bir yana, filmi seyreden herkes, Deliverance’da kameranın doğal hayatı beyazperdeye taşımadaki ustalığına hayran kalır. Filmin gösterime girmesinin ardından filme özenip filmin çekildiği nehirde aynı yolculuğu tekrarlamayı deneyenlerden 31 kişi boğularak can vermiş.

Korku-Deliverance

14. The Wicker Man (İngiltere – 1973)

1973 İngiliz yapımı korku, gizem ve müzikal türlerini harmanlayan film, Robin Hardy tarafından yönetilmiş ve David Pinner’ın 1967 basımı romanı Ritual’dan uyarlanmış. Filmde polis memuru Neil Howie’nin (Edward Woodward) kayıp bir kızın peşine düşerek ana karadan bağımsız Summerisle adasına gider. Howie’nin yaptığı ilk araştırmada ada halkı kızı kesinlikle tanımadıklarını söyler. Ancak ortada bir gariplik olduğunu anlayan polis memuru ada halkından şüphelenmeye başlar. Barda seks çağrışımlı şarkılar söyleyen, sokaklarda sevişen, çıplak mezar taşlarına yatan ada sakinleri Howie’nin Hristiyanlık anlayışı ile ters düştüğünden ortada dönen gizemi çözmek için tüm gücünü kullanır. Ada halkının Pagan kültürünü benimsemiştir. The Wicker Man zamanının talihsiz yapımlarından olsa da günümüzde kült mertebesine ulaşmış ilginç bir film.

Korku-The_Wicker_Man

15. Picnic At Hanging Rock (Avustralya –  1975)

Picnic at Hanging Rock, Avustralya Yeni Dalga sinemasının önde gelen yönetmenlerinden Peter Weir’in 1975 yapımı filmi. Film Joan Lindsay’in aynı adlı romanından uyarlanmıştır. Başrollerini Helen Morse, Rachel Roberts ve Vivean Gray’in paylaştığı, Avustralya sinemasının uluslararası üne kavuşmuş en önemli filmlerinden biridir. Film, 1900 yılında Avustralya’da geçiyor. Appleyard Koleji, bir özel yatılı kız okulu, 1900 yılının sevgililer gününde “Hanging Rock” adlı dağlık bölgeye gezi düzenler. Hanging Rock’ı gezmeye çıkan üç kız öğrenci, Miranda, Irma, Marion ve bir öğretmen Greta McCraw, gizemli bir şekilde kaybolur. Irma bir hafta sonra bulunur, fakat olay hakkında hiçbir şey hatırlayamaz. Filmdeki çoğu karakterin de başta şüphelendiği üzere, kızların tecavüze uğrama veya cinayete kurban gitme ihtimalleri vardır. Edith’in döndüğünde kıyafetleri parçalanmış, fakat önemli bir yara almamıştır. Ya da kayalıklarda deprem olmuş ve kayaların altında kalmış olabilirler. Hatta doğaüstü güçler tarafından kaçırılmış bile olabilirler. Yönetmen bu ihtimalleri doğrulayabilecek kanıtlar sunmazken, yalanlamamız için de hiçbir sebep vermiyor. İstediğimiz hikâyeye inanmamız için bizi özgür bırakıyor ve film, gerçekliği sorgulatan bir atmosferde ilerliyor.

Korku-Picnic_At_Hanging_Rock

16. The Little Girl Who Lives Down The Lane (ABD – 1976)

The Little Girl Who Lives Down the Lane (Yolun Sonundaki Küçük Kız), 1976 Kanada-ABD-Fransa ortak yapımı psikolojik gerilim türündedir. Küçük ve ıssız bir New England kasabasında büyük bahçeli bir evde tek başına yaşayan 13 yaşındaki Rynn (Jodie Foster)’ın her şeye burnunu sokan meraklı komşuları onun neden okula gitmemiş olduğunu, babasının neden ortalarda görünmediğini ve benzeri merak ederler ve kızın bir şeyler sakladığından kuşkulanırlar. Evin sahibesi Mrs. Hallet (Alexis Smith), onun pedofil oğlu Frank Hallet (Martin Sheen), iyi kalpli polis memuru Miglioriti (Mort Shuman) ve Rynn’ın yaşıtı bir genç Mario (Scott Jacoby) meraklarını gidermek için devamlı olarak minik kızın evine musallat olurlar. Ancak bu merak bazıları için tehlikeli bir duruma dönüşecektir. ABD’de “Bilimkurgu, Fantezi ve Korku Filmleri Festivali Akademisi” tarafından paylaşılan Saturn Ödülleri’nden “Saturn Ödülü En İyi Aktris (Film) en iyi hanım oyuncu” (Jodie Foster) ve “Saturn Ödülü En İyi Korku Filmi” ödüllerini kazanan film aynı yarışmada 1978 senesinin “en iyi yönetmen” ve “en iyi senaryo” ödüllerine de aday gösterilmişti.

Korku-The_Little_Gir_Who_Lives_Down_The_Lane

17. The Company Of Wolves (İngiltere/İrlanda – 1984)

İrlandalı yönetmen Nail Jordan’ın Angela Carter’ın aynı isimdeki fantastik korku hikâyesinden uyarladığı The Company of Wolves (Kurtlar Cemiyeti), gotik korku türünde, izleyenleri rahatsız edecek türde bir film. Kırmızı Başlıklı Kız masalını Freudiyen unsurlarla yeniden yorumlayan film, simgesel anlatımına da hayran bırakan fantastik bir şölen sunuyor. Listede daha önce bahsettiğimiz Valerie And Her Week Of Wonders filmine benzer şekilde gençlik masumiyetinin kaybı, genç bir kızın yetişkinlik eşiğinde cinsellikle tanışması üzerine kurulu bir büyüme hikâyesi olduğu söylenebilir. Angela Lansbury oynadığı büyükanne karakteri torununa uykudan önce korkunç hikâyeler anlatmasıyla bir çocuğun perspektifinden yetişkin dünyasının korkularına tanık oluruz.

Korku-The_Company_Of_Wolves

18. Sleepy Hollow (ABD – 1999)

Sleepy Hollow Efsanesi Amerikan edebiyatının erken döneminden, popülaritesini yitirmeyen bir modern hayalet masalıdır. Öykü, Washington Irving’in “The Sketch Book of Geoffrey Crayon, Gent” kitabında, “The Legend of Sleepy Hollow” adı altında ilk olarak 1820 yılında yayımlanmıştır. Irving’in hikâyeyi yazarken Alman halk söylencelerinden esinlendiği bilinir çünkü Irving bu kitabı, Avrupa seyahatindeyken kaleme almıştır. Kuzey Avrupa, Alman, İskandinav ve İngiliz efsanelerinde de geçen “Kesikbaş” bu söylencelerden en ünlüsüdür. Efsane, daha önce pek çok kez sinemaya, televizyon filmlerine, müzikallere, Walt Disney animasyonuna konu olduktan sonra, nihayet 1999 yılında Tim Burton tarafından başarıyla beyaz perdeye taşınır.

18’inci yüzyıl New York’unda dedektif Ichabod Crane (Johnny Depp) olayları kendi dizaynı olan aletler ve tekniklerle çözmeye çalışır. Adalet sisteminin işleyişinden pek mutlu olmamakla beraber üstleriyle de arası çok iyi değildir. Crane, üç kafa koparma cinayetin işlendiği “Sleepy Hollow”a yollanır ve tekniklerinin orada kullanması istenir. Dedektif, Katrina Anne Van Tassel haricinde pek hoş karşılanmaz. Kasabanın ileri gelenleri, kafatasının mezarından çalındığını, o yüzden cehennemden gelip kendi kafası için başkalarının kafasını aldığını anlatan “Headless Horseman Efsanesi”nden bahsederler. Crane başta inanmasa da kendini olayların içinde bulur. Cinayetleri çözmeye çalışırken de sürekli insanların öldüğünü gören dedektifin beş yaşında kaybettiği inancı ile birçok şeyi geri alıp alamayacağını filmi seyrederken merak ediyoruz.

Korku-Sleepy_Hollow

 19. Calvaire / The Ordeal (Belçika – 2004)

Belçika asıllı yönetmen Fabrice Du Welz, Calvaire ile korku sinemasına “Avrupa bakış açısı”nı  gösteriyor. Hayatını huzur evleri gibi yerlerde şarkılı varyeteler yaparak kazanan Marc’ın, noel öncesi yeni programına yapacağı yere giderken ormanlık bir yerde arabası bozulur. Yağmurlu havada sığınacak bir mekâna ihtiyacı olan Marc, karşısına çıkan bir zihinsel engelli kişiye uyup yakınlardaki bir pansiyona gider. Marc’tan başka kimsenin bulunmadığı bu mekânı işleten adam, kendisinin de eski bir sahne sanatçısı olduğunu, başka bir sanatçıyı ağırlamaktan keyif alacağını, bozulan arabayı da tamir edebileceğini söyler. Bir uyarıda bulunmaktan da kendini alamıyor: “Sakın kasabaya gitme, oradakiler kötü insanlar.” Bunu destekler nitelikte, canı sıkılıp dolaşmaya çıkan Marc, yakınlarda bir ahırda bir grup kasabalının yavru bir domuzla cinsel ilişkiye girmelerine şahit olur. Otel sahibi de pek güvenilir değildir, her hareketinde bir dengesizlik fark edilir. Zaten bir süre sonra da adam gerçek yüzünü gösterip talihsiz Marc’a dünyayı dar eder.

Fransa-Belçika-Lüksemburg ortak yapımı olan, mekân olarak Belçika’yı seçen 2004 yapımı “Calvaire” Fransızca’da Çile anlamına bir kelimeymiş. Hakikaten de filmi izledikten sonra daha uygun bir isim bulunamazdı herhalde diye düşünüyorsunuz.

Korku-Calvaire: The Ordeal

20. A Field In England (İngiltere – 2013)

Listenin son filmi A Field in England (Büyülü Tarla), isminde olduğu gibi seyirciyi her saniyesiyle kendine çeken ve olağanüstü şekilde bağlayan bir yapıya sahip. Yönetmen Ben Wheatley’nin arkadaşı Amy Jump ile birlikte aldığı filmin senaryosu, 1648 yılının İngiltere’sinde geçiyor. Birkaç savaş kaçağının birbirlerini bulup bir arada hareket ederek pek de uzakta sayılmayacak bir birahaneye doğru yaptıkları yolculuk sırasında başlarına gelen tuhaf ve gerçeküstü olayları ele alan filmde kaçaklar bir süre sonra karşılaştıkları bir ölüm büyücüsü olan O’Neil (Michael Smiley) tarafından esir alınarak büyücünün gömülü olduğu bir hazineyi aramaya başlarlar. Ölüm büyücüsü, kaçaklar arasında iktidarını özellikle Akbaş (Reece Shearsmith) üzerinde göstermeyi tercih eder ve hazineyi bulma görevini yaptığı büyü ile ona verir. Ölümden ve savaştan korkan adamların çektikleri acılara yenilerinin eklenmesi ile hikâye devam eder.

Büyülü Tarla, pek çok yönüyle Wheatley’nin zekasına hayran bıraktırıyor. Kaçakların açlıktan ölmek üzereyken bulup yediği mantarlar sonrası gelişen olaylar, zaman zaman karakterlerin gerçekle olan bağlarının kopuşundan ziyade uyuşturucu tribi hissiyatını yaratıyor. Bu, yönetmenin filmini kurgularken özellikle dikkat ettiği belli olan bir özellik. Film muhtemelen bir ahlak hikâyesi, ezilmişlerin hikâyesi veya uyuşturucu kafasıyla ilgili bir hikâye olabilir. Ne olursa olsun son on yılın en ilgi çekici filmlerinden biri olacağı kesin.

Korku-A_Field_in_England

Kaynak: Taste of Cinema