Okuma süresi: 4 dakika

Buğdayı ehlileştirmekle başlayan Dünya kaynaklarını sömürme hikayemiz, Sanayi Devrimi ile birlikte Dünya’yı yok etme tehlikesiyle gelecek nesilleri tehdit ederek hızla ilerliyor. Sanayi Devrimi ile birlikte insanlık yeni ürünler geliştirmek için yeni yollar yarattı ve bu yollar insanların ekosisteme bağlılığını azalttı. Ormanlar tahrip edildi, bataklıklar kurutuldu, binlerce kilometre demiryolu döşendi, gökdelenlerle dolu metropoller kuruldu. Dünya, insanlığın isteklerine uygun hale getirildikçe, habitatlar ve türler yok oldu. 

Son beş yüz yılda Dünya baş döndürücü devrimlere sahne oldu. Bu dönemde insanlık tarımda, bilimde ve sanayide doğalın ötesinde hızla gelişme kaydetti. Doğal merakımız, masumiyet sınırlarını aşarak amaç değil de güç elde etmeye yönelik bir araç halini aldı. Avcı toplayıcı topluluklarda mevcut olan doğal nüfus kontrolü (güçlü olanın hayatta kaldığı doğal seleksiyon), tarımın bulunuşuyla birlikte kontrol edilemeyen nüfus artışına sebep oldu. Bu nüfus artışı doğal kaynaklar üzerindeki nüfus baskımızı artırdı ve sonucu Yeşil Devrime dayanan bir dizi insan kaynaklı doğa tahribatlarını da beraberinde getirdi.

Yeşil Devrim, artan nüfusu besleme amacı taşıyor gibi görünse de asıl amacının tüketim ekonomisini beslemek ve satmak olduğunu bugün çok acı bir şekilde görüyoruz. Geçmişe bir bakalım DDT ilaçları yüzünden kaç insan sağlığını kaybedip ilaç sektörünün müşterisi oldu? Yüksek verim vaat eden tarımsal ilaç, gübreleme ve hibrit tohum sektörü bugün kaç ülkenin ekonomisini dışa bağımlı hale getirdi? Kutsal amacı olan bu sektörlerin gerçekten kutsal işler ortaya çıkartmasını isterdim (insanlığa ve geleceğe hizmet bağlamında). Bazı hastalıklara dayanıksız türlerin yüzyıllardır ata çiftçilerimizin yaptığı gibi farklı türlerle çaprazlanarak insanlığın ekonomisine ve sofrasına sunulmasında elbette ki yanlış bir şey yok. Yanlış olan bu türler gelişen teknolojimizle yaratılırken, “sürekli müşteri” getirmesi için zamanla verimden ve nitelikten kayıplar verilecek şekilde oluşturulması. Yanında da promosyon olarak çeşitli kimyasal gübreler ve ilaçları da alma zorunluluğunun doğması. 

Bunu neye dayanarak mı söylüyorum? Bugün büyük hibrit tohum üreticilerinin aynı zamanda tarımsal ilaç ve gübre üreticisi olduğunu hatta ecza sektöründe de var olduğunu görüyoruz. Tohumu alıyoruz, soframıza gelmesi için ilaçlıyor ve gübreliyoruz, bu ilaç ve gübreler sebebiyle hastalanıyor ve sürekli müşteri haline geliyoruz.

Akademik çevrede çok saygı duyduğum bir hocamın başlattığı tohum takas şenliklerini bu döngüye karşı direnişte önemli bir adım olarak görüyorum. Ata tohumlarının satışı yasak olabilir ancak elden ele takas yöntemi ile geçmesi muazzam bir fikir. Üretici ve tüketicileri kapana alan sisteme ince bir cevap. Zira değişen iklim koşullarına ancak ata tohumlarımızı ehlileştirerek direnebiliriz. Sürdürülebilir olmayan bu tohum gübre ilaç döngüsünden çıkmanın vakti geldi.

Peki bu döngüden nasıl çıkabiliriz? Politika yapıcılara burada büyük sorumluluk düşse de ben tabandan değişimin en köklü ve kalıcı değişimi getireceğine inananlardanım. Mevcut sistemi politika ile kısıtlayıp dönüştürmeye çalışırken bir yandan da alt nesilleri özenle ve dikkatle donatmamız gerekiyor. Bugün birçok bilinçli okulun okul öncesi dönemde permakültür eğitimini müfredatlarına aldıklarını görüyorum. İşte ısınan ve felakete doğru giden Dünya’yı soğutmak için ateşi bu şekilde yakacağız.

Ben onlara bahçe çocukları diyorum. İngiltere’de Galler Bölgesinde yaygın olan okulda bahçecilik kültürü esasen incelenmesi ve ülkeye getirilmesi gereken bir sistem. Gıda sorunları, gelecekte gündemimizi yoğun bir şekilde meşgul edecek olan gıda güvenliği ve gıda güvenilirliği konuları, insan ve gezegen sağlığı, sıfır atık yaşam tarzı ve sürdürülebilirlik konuları, tabandan yakacağımız o ateşle geleceğin yetişkinlerine çevre bilinci, değerler ve tutumlar eğitimi olarak fanatik bir şekilde aktarılmalıdır. Çünkü hızla değişen Dünya’da çocukların yaşamlarını sürdürebilmesi ve var olan kaynakları koruyabilmesi için bilgi edinmesi ve beceri kazanması elzemdir.

Okulda permakültür konusuna değineceğim ancak ondan önce eklemek istediğim bir konu var. Bireysel değişimin kitlesel değişime etki etmeyeceğine dair önyargılarımızı kırarak işe başlayalım. Mesela ekolojik ayak izimizi azaltarak, bilmiyorsak nasıl azaltabileceğimizi öğrenerek ilk adımı atabiliriz. Temiz içerikli gıdaya, kozmetik ürünlerine olan taleplerdeki artışın, firmaları bu talebi karşılamaya zorladığını görmek bile bireysel değişimlerin nelere etki edebileceğini görmemize yeter. Bundan 20 yıl önce görmediğimiz kadar fazla ekolojik ve organik ürün market raflarını dolduruyor, tercihler özellikle çocuklu ailelerde bu ürünlerden yana oluyor. Bilinç arttıkça üretim yöntemleri tüketici tercihlerine göre şekilleniyor.

Bir değişim istiyorsak o değişimin kıvılcımlarını üretken beyinlerde yakmamız gerekir. Çocukların karşılaştıkları problemlere bir yetişkinin bile fark edemeyeceği yaratıcılıkta çözümler bulduklarını görmek ilham verici. Üstelik bu genç ve üretken beyinlerin olması gerekeni uygulamaktaki ustalığı da muazzam. Peki bu üretken ve yaratıcı beyinleri kıt kaynakları korumak ve sürdürülebilirliği sağlamak için programlayabilir miyiz? Elbette. Doğa ile bağ kurmuş her çocuk “yok oluş isyanı” için kazanılmış bir zaferdir. 

Galler bölgesine geri dönelim. Bir Galli yardım kuruluşu olan Sektör39 Galler ve Doğu Afrika’daki okullara permakültür getirdi. Çocuklar, iklim değişikliği ve kitlesel yok oluş hakkında korkutucu olmayan, ancak bu sorunlara gerçek yaşam çözümleriyle yaklaşmayı öğreniyorlar. Sektör39’un “Bir Okul Tek Gezegen” projesi AB fonu ile 3 yıl boyunca desteklendi ve ilerleme sağladı. Ulusal müfredatları henüz tamamen dönüşmemiş olsa da Sektör39 çevresel sorunların nasıl ele alınacağı ile ilgili bir ders kitabı hazırlamaya başladı. Okul müfredatlarına doğa becerileri eklenmiş çocuklardan alınan çıktılar ise dikkate değer bir araştırma konusu. Bu çocukların empati becerilerinin daha gelişmiş, öğrenmeye daha açık ve duygusal dayanıklılığının (rezilyansı) yüksek olduğu gözlemlendi. 

Doğa ile aramızdaki bağın kopması toplumsal hatta kitlesel yozlaşmayı da beraberinde getirse de buradan dönüş için hiçbir zaman geç kalmış sayılmayız. Permakültür müfredatına sahip olmayan bir okula giden çocuk ev bahçeciliği ile doğayla bağ kurmaya başlayabilir. Bireysel değişimin kapıyı açan ilk anahtar olduğunu unutmayalım.

Kaynak: 

  • Millington, j., Nuttal, c., 2013, “ Outdoor Classrooms A Handbook For School Gardens”
  • Sector39, 2020, “Taking Permaculture to Schools, Community and Those in Need”
  • Harari, Y.N., 2015, “Hayvanlardan Tanrılara Sapiens”