Okuma süresi: 2 dakika

Gökdelenlere bakan bir pencerede yalnız oturuyordu. Aklından “Şimdi pencerenin önündeki koltukta oturuyordur Nesrin.” diye geçirdi.

Pencerenin karşısına ilk oturdukları zaman boşanma konusu açılmıştı. Nesrin’den boşanalı yıllar olsa da aklının bir köşesinde hep “o” vardı. Arkadaşlarıyla boşanması hakkında konuştuğunda kendini haklı çıkarsa da düşüncelerinde hep ona hak veriyordu.

Evliliklerinin ikinci ya da üçüncü yılıydı. Pencereden görünen deniz manzarası için gidip iki adet, karşılıklı oturabilecekleri – belki de kişiye özel denmeli – koltuk aldılar. Koltukçuda öğrendi. O koltukların adına berjer, ortasına konan sehpaya da fiskos masası deniyormuş. Yaşam insana neler öğretiyor, üstelik öğrettikleri hiç unutulmuyor.

Oturduğu pencereden görünen manzaranın yarısını yandaki apartmanın çatısı kapatıyordu. Bakış açını biraz değiştirdiğinde de, sol tarafta, birkaç gökdelen vardı. Güneşi görememek hem evin içini hem de düşüncelerini karartıyordu. Penceresini güzelleştirmek için pazardan, küçük saksılar içinde çiçekler aldı. O iç karartıcı manzaradan dikkatim güzelliğe kayar diye düşünmüştü. Pencerenin önüne dizdikleri arasında renkli kaktüsler de vardı. Nasıl renklendiriyorlar bilmiyordu ama güzeldi.

Koltuklar eve geldiğinde hemen pencerenin önüne yerleştirdiler. Hamalların eline bahşiş olarak biraz para sıkıştırdı. Çünkü hemen gitsinler, Nesrin ile beraber koltuklara oturalım istiyordu.

Çocukken hep bir penceresi olsun isterdi. Çocukluğunun bir resmini çiz deseler, bir pencere resmi çizerdi. Oysa evleri bodrum katta penceresiz bir evdi.

Nesrin’e en çok “Beni penceresiz bıraktı.” diye kızardı. Yaptığı yanlış yatırım onu bu evde oturmaya mecbur bıraktı. Penceresi maviye bakan evler onun ekonomik gücüne göre fazlaydı. Oysa hep maviye bakan bir pencerem olsun isterdi.

Üniversitede Nesrin’le tanıştığında “Penceresini” bulduğunu anladı. Onu birkaç kez “Pencerem benim” diye sevdi. Nesrin duymadı. Duysa da bu sevgi sözcüğünü anlamazdı. Çünkü oturduğu mahalledeki bütün evlerin penceresi vardı.

On senedir hiç aramadı. Nesrin’in karşısındaki berjer koltuk hâlâ boş mudur? Doluysa bile “Kahveni höpürdetmeden iç” diyor mudur? Denizi yalnız mı seyrediyordur?

Şimdi ben yanına gitsem pencereden görünen manzara aynı mıdır? Artık pencereler önünde oturanlar da değişmiş midir? Giden yakalanamaz mı bir daha?

Koltuğu taşıyan hamallar bahşişlerini alır almaz gittiler. Nesrin’in artık beni tanıdığına emindim. Hemen şekersiz bir kahve yapmak için mutfağa yöneldi. Mutlaka yanında küçük, kokulu bir lokum olmalıydı. Karşılıklı oturdular. Birbirlerine bakmıyorlardı. Bir yandan kahvelerini içiyorlar bir yandan da denizin ortasındaki adaya bakıyorlardı. Nesrin denize doğru bakmaya devam ederken, “Seninle çatırdayan evliliğimiz hakkında konuşmamız lâzım?” dedi.