Edebiyat adına çok verimli olabilecek bir zaman diliminin içinden geçiyoruz. İnsanlığın yaşamını tehdit eden,  ekonomik, sosyal, kültürel her alanda direkt mağduriyet yaşayacağımız,  etkisi on yıllar boyunca  sürecek olan Yeni Tip Korona Virüs süreci sadece sanat adına, sanatın her dalı adına tahminimizden daha fazla yarar sağlayacak. Şöyle ki, bu kontrol edemediğimiz, belirsizliği şahsına münhasır olan yeni tipte korona virüs, sanat adına önümüzde boylu boyunca  yeni tipte bir zaman koridoru açacak. Hayallerimizin de ötesine geçecek olan bu zaman koridoru edebiyattan, müziğe, resimden,  heykeltıraşa, tiyatroya, sahne sanatlarına ve sinemaya  varana kadar sanatın her dalına büyük katkı sağlayacak. Üstelik bundan sonra yaratılacak olan her hikaye ütopik, distopik, ultratopik türde hikayeleri geride bırakacak.

Her şeyin belirsiz olduğu bir dönemden geçerken nasıl bu denli net öngörülerde bulunabiliyorum?!

Bu yazıyı özellikle edebiyatı merkeze alarak yazmak istiyorum. Akut dönem geçtikten sonra edebiyat adına yazılacak hikayeleri, öyküleri, romanları şöyle bir düşünün, tahminlerde bulunun hadi, hayal edin!  Bunu yapabilirsiniz çünkü elimizde, geçmişten gelen kanıtlar var. Zaman eski zaman olmasa bile (Dünyanın geçmiş yüzyıllarda bir çok salgın hastalık yaşadığını düşünürsek) ve karşı karşıya olduğumuz bu durum benzerlerinden çok farklı bir seyir izlese de (Böylesine bir iletişim çağında Pandemi nedeniyle tüm dünyanın durma noktasına gelmesi, kapılarını kapatması) sonuç değişmeyecek. Sanat inanılmaz derecede verimli bir döneme girecek.

Heyecanlıyım evet ve bu heyecan boşuna değil, inanın. Ölü sayılarının dünya genelinde birer rakama dönüştüğü, dünya bir savaş halinde olsa bir günde bu kadar insanın ölmeyeceği, çok çok kötü, çok çok zor bir dönemden geçiyoruz. Bu şartlarda “Hayat devam ediyor.” diye çok klişe ve soğukkanlılıkla bir cümle kurmayacağım elbet. Bu akut dönemin böyle sürmeyeceğinden, birçok sektör geriye gidip yok olurken sanatın verimliliğinin bu süre sonunda hangi boyutlara gelebileceğinden bahsedeceğim. Bunu yaparken sanatsever kişiler olarak etkisini hala üzerimizde hissettiğimiz, geçmişten günümüze kadar gelen, günümüz şartlarında da canlılığından hiçbir şey kaybetmeyen sanattan ama en çok da edebiyattan bahsedeceğim.  

Yaşamın Yüzüne Tutulan Ayna

 “Tanrı Öldü” diye tanımlanan 2. Dünya Savaşı sonrasında muhteşem eserlerine şahitlik ettiğimiz bir kuşağın meraklı okuyucusu olarak ilk aklıma gelen edebiyatçılardan örnek vermek istiyorum .  James Joyce (Ulysses) Samuel Beccket (Godot’yu Beklerken) Joseph Roth (Eyub) Robert Musil (Niteliksiz Adam) Hermann Broch (Vergillius’un Ölümü) Thomas Mann (Büyülü Dağ) Thomas Bernhard (Bitik Adam) Elias Canetti (Körleşme) Stefan Zwieg  (Dünün Dünyası) Franz Kafka (Dönüşüm) İngeborg Bachmann  (Malina)  Aklıma ilk gelen ve yazdıkları eserleri muhteşem olan bu yazarlardan ikisi -James Joyce ve Franz Kafka-  2. Dünya Savaş’nı  görmediler. Fakat öyle eserler yazdılar ki bu eserler kapıda bekleyen savaşın, toplumsal değişimlerin, kitlesel hareketlerin habercisi niteliğindeydiler.

Yukarıda yazdığım yazarların ve daha da fazlalarının eserleriyle büyüdük, şekil aldık, düşüncelerimizi besledik, dimağımızı sağlıklı tutabildik.

Dünya savaşının tüm kötülüklerine dünya genelinde milyonları bulan ölümlere rağmen hikayelerin nasıl muhteşem bir şekilde dönüşüme uğrayıp yazılabileceğini, anlatılabileceğini, yani aslında neyin nasıl olduğu gerçeğini yazılan eserler sayesinde öğrenebildik. 20. yüzyılın muhteşem anlatıcıları sayesinde  21. yüzyıla hazırlandık. Eserlerin her biri yüzümüze tutulan birer aynaydı. Bir çoğunda konu olarak, kurgusal olaylar düzleminde savaşın “s” si bile yer almıyordu. Bazen bir aile, bazen bir kişi, bazen toplumsal bir kararın hareketi konu edinildi. Hatta bazen sadece bir cümle dünyanın savaş halini ve faşizmini bir tokat gibi çarpıyordu yüzümüze: “Faşizim iki kişi arasında başlar.” (İngeborg Bachmann / Milena)

Bahsetmek istediğim bu denli güçlü bir şey işte. Edebi dünya sadece bir hayal dünyası evreni değildir. Hayatın yüzümüze taktığı o maskelerin indirildiği, yüzümüze aynaların tutulduğu, bize kim olduğumuzun gösterildiği bir yerdir. Bu yüzden herkes kitap okuyamaz. Ya da geçici bir süreliğine okur. Bir şeyleri atlatmak için!  Zinhar kitap okuyamayanları “ağır maske taşıyıcıları” demişimdir hep. Aynı “ağır işçi yaşamları” gibidir hayatları. Zordur, yıpratıcıdır ve ne öğretiliyorsa onu yapmak durumundan başka bir alternatifi akıllarına bile getirmezler hiçbir zaman.  Düşünemezler!

Edebi dünya bu sefer yüzümüze çöreklenen maskelerle beraber  zorunlu olarak takmak zorunda kaldığımız maskeleri de konu edinip (Ama görünür ama görünmez şekilde; ama direkt ama en direkt şekilde) hikayeler kaleme alacak. Zamansal koridor yaşadığımız gerçek zaman içerisinde öyle bir oluştu ki eline su dökülmeyecek olan usta yazarlar (Master Writer – Auteur) bile böylesine bir hikayeyi yazıp, kıvamını, kurgusunu bu kadar iyi tutturamazlardı.

Hayata Meydan Okumanın Edebi Hali

Fakat çok iyi yazarların, edebiyat ustalarının, sosyal medyada sıkça şahit olduğumuz şekliyle hayata karşı birer meydan okuyucu (challenge) olduklarını hiç düşünmedim. Şu şartlar altında da düşüncem deyişmiş değil.   İçinde bulunduğumuz bu zaman dilimi sonrasında yaşanılanlar karşısında asla birer meydan okuyucu olmayacaklar.

Usta yazarlar birer dönüştürücüdür.

Yazı yoluyla dönüştürebilme güçleri yazdıkları hikayeyi edebi hale getirir. Görünürdeki bir konuyu alır, dönüştürür ve sıfırdan yaratırlar. Böyle bir konudan veya şu olaydan yola çıktım diye anlatsalar da, size ulaşan hikaye o kadar güçlüdür ki, meselenin bu kısmı pek aklınızda kalmaz, ilgilenmezsiniz. Yazarın size aktardığı, anlattığı hikaye zihninize girmiştir bir kere. Dimağınız çalışmaya, hayal mekanizması tam kapasite işlemeye başlamıştır. Maske düşer, karşı karşıya kaldığınız yüzün tüm hatları ezberimizi bozar.

Ki şu an gerçek yaşamımızda karşı karşıya olduğumuz durum zaten son derece ezber bozucu niteliğiyle bizi şaşırtmış durumda, öyle değil mi? Tüm bunların üstüne ne yazılabilir ki veya tüm bu gerçek olamayacak kadar gerçek olan hikayenin  üzerine nasıl çıkılabilir ki, diye sorabilirsiniz! Böylesine bir durumu kalemiyle dönüştürebilecek ve bambaşka hikayelerle karşımıza çıkacak edebi metinleri okuduğumuzu düşünün hadi, hayal edin! Böyle metinlerin yazılacağı bir zaman diliminde yaşadığımız için ve bu metinleri okuyacağımız için şanslıyız.  Sırf bunun için bile yaşamaya değer. Kendinize dikkat edin lütfen.