Frankfurt Okulu’nun tohumları, 1923 yılında, F. Weil sayesinde, Marksist düşüncenin etkisiyle atılmıştır. Marksist düşünceyi yeniden yorumlayan okul, Gerlach ve Grünberg ile gelişimine devam etmiştir. 1930 yılında okulun başına M. Horkheimer’ın gelmesiyle birlikte, pozitivizmi eleştirmiştir. Bu dönemle birlikte etkisini de arttırmaya devam etmiştir. 1933 yılında Nazilerin hedefi olan okul, yerinden edilmiş ve düşünürleri sürgün edilmiştir. Bu süreçle birlikte ABD topraklarında yaşamaya başlayan okul, düşünürlerinin Almanca yazmaya devam etmeleri ve düşüncelerini savunmaya devam etmeleri sebebiyle etkisini kaybetmemiş ve ilk günkü ruhunu korumaya devam etmiştir. 

Amerika’da yaşamına devam eden okul, Horkheimer’a katılan T. Adorno ile birlikte daha da büyümüştür. “Aydınlanmanın Diyalektiği” isimli ortak çalışmaları sayesinde okul büyümeye devam etmiştir. Bununla birlikte Marcuse “sahte ihtiyaçlar” kavramı ile okula destek vermiştir. Horkheimer’ın “Geleneksel ve Eleştirel Teori” makalesi ile birlikte okul, eleştirel teori ile anılmaya başlamıştır. 

1950 yılında Almanya’ya geri dönen Frankfurt Okulu, Horkheimer ve Adorno’nun yerini J. Habermas’ın almasıyla birlikte yeni bir döneme başlamıştır. Habermas’ın “İletişimsel Eylem Kuramı” ile 1970 sonrası dönem, yani Habermas dönemi başlamıştır.

Frankfurt Okulu’nun Tarihsel Serüveni

Kuruluşu

Okul ilk olarak 1923’te “Toplumsal Araştırmalar Enstitüsü” adıyla, Frankfurt Üniversitesi bünyesinde kurulmuştur. Kuruluşuna öncü olan Felix Weil o dönemlerde doktora öğrenimine devam etmektedir. Babasının maddi yardımları sayesinde, enstitünün üniversiteden bağımsız bir şekilde çalışması söz konusu olmuştur. Marksist düşüncenin etkisi altında hareket eden Toplumsal Araştırmalar Enstitüsü, 1950 yılına kadar bu isimle çalışmalarına devam etmiş ve bu tarihten sonra “Frankfurt Okulu” ismiyle anılmaya başlanmıştır. 

1923-1930 Grünberg Dönemi

Kurucuları olan Weil, Pollock ve Horkheimer’ın profesör olmamaları sebebiyle, üniversitenin kuralları gereği yöneticisinin profesör olması gerekmesi sebebiyle, Marksist düşünceye sahip Kurt Albert Gerlach yöneticiliğe önerilmiş ve enstitünün ilk yöneticisi olmuştur. Genç yaşta yaşamını kaybeden Gerlach, enstitüye kısa bir süre yöneticilik yapmış olmasına rağmen, sekiz bin ciltlik kütüphaneyi bünyelerine katmıştır. Ölümünün üzerine, enstitünün başına geçmesi için Carl Grünberg ikna edilmiştir. Grünberg, 1924’deki enstitü açılışında Marksist bir perspektifle birlikte kapitalizmi irdelemeyi amaçladıklarını söylemiştir. Kalp krizi geçirene kadar, genellikle sosyalizm ve işçi haklarıyla ilgili arşiv çalışmaları yapmıştır. Rahatsızlığının ardından yöneticiliği bırakmaya karar vererek, yönetimi Max Horkheimer’a devretmiştir. 

1930-1933 Horkheimer Dönemi

Horkheimer’ın yöneticiliği yalnızca bu dönemle sınırlı kalmamış ve ABD’de devam eden sürgün dönemi sonrasında da devam etmiştir. Horkheimer dönemi, okulun tanınması, üretkenlik ve okulun etkinliği açısından parlak bir dönem olmuştur. Eleştirel teori, Horkheimer ile birlikte kimlik kazanmış ve enstitünün bugüne kadar yalnızca teoride kalan amaçlarını hem teori hem de pratik anlamda yükselmiştir. Bu dönemde eski arşivlerin yayınlanması durdurulmuş ve topluluğun kendi fikirlerine daha yakın makalelerin yer aldığı Sosyal Araştırmalar Dergisi yayınlanmaya başlamıştır. Yine aynı dönemde, daha önceleri üzerinde pek durulmayan, göz ardı edilen ‘psikoloji’ konusuna değinilmeye başlanmış ve Freud psikolojisi de araştırmalara ve dergi içeriğine konu olmuştur. 1931 yılında “Toplum Felsefesinin Bugünkü Durumu ve Toplumsal Araştırma Enstitüsünün Amaçları” konulu açılış konuşmasında Horkheimer, enstitünün din, ekonomi, devlet, kültür ve hukuk gibi alanlarda yapılan çalışmalarla topluma fayda sağlanacağını bildirmiştir. Bununla birlikte “eleştirel sosyal teori” düşüncesi kavramsallaşmaya başlamıştır. 

Bilgiyle eylemi birbirinden ayıran teorilere karşı, geleneksel kurama ters bir şekilde, eleştirel teori, bilgiyi ve eylemi ayırmamış, araştırmacıyı incelediği nesnenin bir parçası olarak görmüştür. Geleneksel Kuram’da düşüncenin ve davranışın birbirinden ayrılması söz konusuyken, Eleştirel Teori buna karşı çıkmıştır. 

1933-1950 ABD Dönemi 

Almanya’da Nazilerin yönetimi ele geçirmesinde sonra, devlete karşı düşünceleri olduğu gerekçesiyle enstitü kapatılmıştır. Kütüphanedeki kitapların bir çoğunu Nazi iktidarı ele geçirmiştir. 1933 senesinde üniversiteden atılan Horkheimer, üniversiteden atılan ilk bilim adamı olmuştur. Gelişmelerin üzerine kendine güvenli bir sığınak arayan enstitü, 1934 yılında New York’a yerleşmeye karar vermiştir. Bununla birlikte bazı Avrupa şehirlerinde de şubeler açmıştır. Enstitü Amerika’da yaşamına devam etmesine rağmen, dergiye Almanca yazmaya devam etmişlerdir. Adorno ve Horkheimer’ın birlikte yazmış oldukları “Aydınlanmanın Diyalektiği” isimli eserleriyle, aydınlanmanın yaşanan barbarlıklar konusunda sorumlu olduğunu savunmuşlardır. 

İnsanların teknolojiyle birlikte tekdüze olmaya başladığını ve bu kötü gidişatla mücadele etmek yerine akıntıya kapılınan bir dönemde olduklarını dile getirmişlerdir.  Yine kitapta geçen “kültür endüstrisi” kavramı, kapitalizmin beraberinde getirdiği kültür anlayışını ve bu kültürün zihniyetine açıklık getirmeyi amaçlamışlardır. 

Adorno ve Horkheimer’la aynı veya benzer görüşlerde olan bir diğer okul üyesi ise Marcuse’dur. Marcuse’a göre tüketim kültürü sahte ihtiyaçlar meydan getirmiştir. Bu ihtiyaçlarla birlikte modern toplumda satın alma isteği uyandırdığını savunmuştur. Bu sahte mutlulukların, insanları sisteme boyun eğmek zorunda bıraktığı görüşünü savunmuştur. Bunun sonucu olarak, kültürün araç olduğunu ve tüketiciyi yanlış gereksinimlere yönlendirdiğini dile getirmiştir.

1950-1970 Frankfurt’a Geri Dönüş

İkinci Dünya Savaşı’nın sonlanmasıyla birlikte, Almanya’da ana vatanlarındaki öğrencilere ulaşmayı hedefleyen Frankfurt Okulu üyeleri Adorno, Horkheimer ve Pollock, 1949 yılında Sosyal Araştırmalar Enstitüsü’nü tekrar kurarak Frankfurt’a resmen dönmüştür. Bu sürece müteakip Horkheimer, önce dekan sonra ise Frankfurt Üniversitesi rektörü olmuştur. Adorno da profesör olarak enstitüde yönetici yardımcısı olmuştur. Amerika’da bulundukları süreçte çeşitli politik sebeplerle yayınlayamadıkları Sosyal Araştırmalar Dergisi, yeniden yayınlamaya başlamıştır. 

1958 yılında Horkheimer ve Pollock emekli olmuştur ve Adorno yöneticiliğe geçmiştir. Emekli olan Horkheimer, Goethe ödülüne layık görülmüş ve değeri kanıtlanmıştır.

Marcuse ve bazı arkadaşları, enstitünün çekirdek kadrosunun Frankfurt’a dönmesine rağmen Amerika’da kalmıştır. Düşünürler bu dönemde benzer konular üzerinde çalışmalarına rağmen, Marcuse’un “Yeni Sol” ve öğrenci hareketleri çalışmaları üzerine düşmesi ve o dönemde okulun Marksist düşünceden kopması gibi sebeplerle, okul üyeleri arasında bir iletişimsizlik oluşmuştur. Marcuse’un görüşleri, Adorno, Horkheimer ve Habermas’la ayrışmıştır. 1969 yılında Adorno’nun ve 1973 yılında Horkheimer’ın ölümüyle Habermas dönemi başlamıştır.

1970 ve Sonrası Habermas Dönemi 

Okulun son döneminin önemli düşünürlerinden olan Jürgen Habermas Marksizm etkisinden uzaklaşmış ve yeni eleştirilere ön ayak olmuştur. Eleştirel Teori’yi semboller diliyle ele almıştır. Ayrıca o dönemde Nazilerin yıkımının onarılmasına karşı eleştirel bir teoriyi savunmuştur. Toplumu öznel, nesnel ve sosyal olarak üçe ayırmıştır. Bu ayrımla birlikte stratejik eylem, normlara göre düzenlenmiş eylem, dramaturjik eylem ve iletişimsel eylem olarak dört ayrı eylem türüne dikkat çekmiştir. Stratejik eylemi, tek bir dünyanın olduğu nesnel dünyayla ilişkilendirmiştir. Normlara göre düzenlenmiş eylemi, topluluğa dahil olan herkesin beklentileriyle ilişkilendirmiştir. Dramaturjik eylemi, birbirlerinin seyircisi konumundaki kişilerin, öznel görünen eylemlerinin aslında seyirciye görünme gayreti olduğuna dikkat çekmiştir. İletişimsel eylemin ise sözlü veya sözsüz en az iki öznenin iletişimi olarak tanımlamıştır. 

Habermas’ın 1981’de yayınlanan “İletişimsel Eylem Kuramı” isimli çalışması, toplum açısında önemli bir çalışma olmuştur. Ampirik-analitik-tarihsel bakış açıları dışında, eleştirel olarak kendini bilme yani öz düşünümsel bilginin varlığından bahsetmiştir. Öğretmenin iktidar konumunda olduğu ampirik analitik bilme şeklinden, eleştirel bilme şekline geçerek öğrencinin söz sahibi ve güven sahibi hatta iktidarı elinde bulunduran kişinin öğrenci olacağı fikrini dile getirmiştir. Bunun da öğrencinin akademik başarısına katkıda bulunacağını söylemiştir.

Frankfurt Okulu’na Genel Bir Bakış

Frankfurt Okulu’nun üyeleri, yaptıkları çalışmaların Eleştirel Teori ile anımsanmasını istemişlerdir. Önceleri Marksizm adıyla birlikte telaffuz edilen bu teoriye yeni bir bakış, Eleştirel Teori’ye bir eleştiri niteliğinde olan bu kuramları, toplumdaki baskın yapıları ortaya çıkararak bunların sonlanmasını hedeflemiştir. Özetle baskıya maruz kalmış bireylerin özgürleşmesini ve kendi karar mekanizmaları olabilmesini amaçlamıştır. 

Eleştirel kurama göre, gerçeğin sadece ampirik bilimsel çalışmalarla ortaya konulmaması, toplumsal ve sosyolojik açıdan da değerlendirilmesi ve çözümler konusunda buna da önem verilmesi istenmiştir. Eleştirel Teori’nin amacı, mutlak bilginin değil, bireyi özgür kılmanın değerinin arttırılması olmuştur. İnsanların sınırlarının görülmesini ve bu sınırları ortadan kaldırarak özgür bir yaşama erişmeyi amaçlamıştır.

Kaynakça:

Frankfurt Okulu Bağlamında Eleştirel Teori ve Eğitim, Karamanoğlu Mehmetbey Eğitim Araştırmaları Dergisi, Şenay Kavurgacı- Abdullah Selvitopu
Çukurova Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Tamer Yıldırım, Eleştirel Teori:Habermas ve Frankfurt Okulu kitap değerlendirmesi
Vikipedi