Gökçeada, Ege Denizi’nin kuzeyinde yer alan, Çanakkale’ye bağlı bir adadır. Tanıdıkça daha çok keşfetmek isteyeceğiniz bu doğa harikası yer, birbirinden farklı birçok unvanı elinde bulunduruyor: Öncelikle Türkiye’nin en büyük adası ve Türkiye’nin en batı noktası da burada. Aynı zamanda Cittaslow hareketine üye belediyelerden bir tanesi. Eğer siz de yıllarca Türkiye’ye bırakılan iki adadan biri olarak adını duyup hiç gitmeyenlerdenseniz, nam-ı diğer Imvros’un sizi tüm alçak gönüllülüğüyle huzura davet ettiğini bir yere not edin.

Nasıl gidilir?

Gökçeada’ya ulaşım feribotlar ile sağlanıyor. Eğer özel aracınız yoksa yaya yolcu için olan deniz otobüsleriyle de ulaşım sağlayabilirsiniz.

Yaya yolcu için bu iki ulaşım seçeneğini ücret ve süre yönünden kıyaslarsak, feribot seçeneği deniz otobüsünden çok daha ekonomik. Örneğin; çıkış noktası Çanakkale olan bir yaya yolcu, Çanakkale Limanından Gökçeada’ya alacağı 3 liralık (öğrenci 1,50 TL) feribot bileti ile Çanakkale- Eceabat feribotunu kullanıyor. Bu yolculuk yarım saat sürüyor. Eceabat limanından aktarma için minibüse biniyor ve 3.50 TL ücret ödeyerek yaklaşık 15 dakikada Kabatepe limanına varıyor. İlk aldığı feribot biletini göstererek bu sefer Gökçeada feribotuna biniyor ve 1 saat 15 dakikada Gökçeada’ya varıyor. Toplamda 6,50 TL ödeyerek 2 saatlik bir yolculuk yapmış oluyor.

Deniz otobüsü kullandığınızda ise 15 TL (öğrenci 10 TL) ücret ödüyorsunuz ve Çanakkale limanından binip aktarmasız bir şekilde yine 2 saatlik bir süre sonunda Gökçeada’ya iniyorsunuz. Görüldüğü üzere süre yönünden bir fark yok. Aktarma yapmak istiyor musunuz, yola ayırabileceğiniz para ne kadar sorularını cevaplamak size kalmış. Es geçilemeyecek bir diğer nokta; feribotun her gün 2 saatte bir, hatta hafta sonları daha sık, deniz otobüsünün ise oldukça nadir denebilecek şekilde, haftanın belli günleri ve belli saatlerde olması. Sefer saatleri ile ilgili ayrıntılı bilgiyi şu linkte bulabilirsiniz: http://www.gdu.com.tr/Sefer

Özel aracınız ile seyahat halindeyseniz zaten zorunlu rotanız feribot seçeneği. Ücret ise otomobil için 35 TL. Çanakkale yönünden geliyorsanız, yaya yolcu gibi sizler de Çanakkale limanından aldığınız Gökçeada bileti ile önce Eceabat feribotuna, sonra da Kapatepe’den Gökçeada feribotuna binebiliyorsunuz. Ücretler ile ilgili ayrıntılı bilgiye şu linkten göz atabilirsiniz: http://www.gdu.com.tr/Sefer/SeferUcret

Buralara kadar gelmişken Bozcaada’ya da gidilmeli mi?

Gidin tabii ki. Niye gitmeyesiniz? Ancak bunu başarabilmek için planlı olmanız gerekiyor. Çok ilginç bir şekilde, bu iki ada arasında feribot seferi yok. Sadece deniz otobüsü ile ulaşım sağlayabiliyorsunuz. O da sadece cuma günü var. Üstelik sefer sayısı da oldukça az: Gökçeada’dan hareket eden 2, Bozcaada’dan ise tek sefer mevcut.

Bu imkân dışında inat edip ben göreceğim derseniz; oldukça aktarmalı ve uzun bir yolculuk yapmanız gerekir. Ayrıntılı bilgiyi üstte verdiğimiz linklerde bulabileceğiniz gibi Geztaş’ın 444 0 752 numaralı çağrı merkezini arayarak da edinebilirsiniz. Son olarak, biz sormadık ama belki bu iki ada arasında hizmet veren özel tekneler de bulunabilir.

Gökçeada içinde ulaşım nasıl sağlanır?

Öncelikle, altı üstü ada ben burayı yürüyerek gezerim gibi bir düşünceniz varsa onu çıkarın aklınızdan. Mesafeler oldukça uzun. Fakat köylere ve aynı zamanda koylara toplu taşıma var. Gökçeada Merkez’den kalkan minibüslerle ulaşım sağlayabilirsiniz.

Diğer bir seçenek ise araba kiralamak. Gökçeada’ da araba kiralayabileceğiniz 3 yer mevcut. İnternette kısa bir araştırma sonunda bilgilerine ulaşabilirsiniz. Fiyatlar günlük 120-150 TL civarı. Gün sayısı arttıkça biraz daha indirim yapıyorlar.

Araba kiralamak yerine taksiyle de ulaşım sağlayabilirsiniz. Ödeyeceğiniz toplam ücret yaklaşık olarak araba kiralama seçeneğiyle aynı tutarda olacaktır.

Nerede kalınmalı?

Çadır seçeneğini tercih edecekseniz Yıldız Koyu, Aydıncık Kumsalları gibi deniz kenarı yerlerde kamping alanları mevcut. Size uygun olan birini tercih edebilirsiniz. Fiyatlar ortalama 20 TL civarında seyrediyor. Kamping alanına para vermek istemiyorsanız, Gökçeada’nın işletme bulunmayan sahilleri de var. Buralara çadırınızı atarsanız kimse bir şey demezmiş gibi duruyor.

Eğer çadır tercihiniz değilse hem Gökçeada Merkez’de hem de köylerde bir çok apart ve günlük kiralık ev bulunuyor.Eğer kalabalık bir grup halinde, örneğin 5-6 kişi, gidiyorsanız bu seçenek oldukça ekonomik. Yerine göre değişmekle birlikte 120-150 TL civarına apart veya ev kiralayabiliyorsunuz.Biz gittiğimizde Mimoza Evleri’ni tercih ettik.Buranın bazen 2 kişi kalacak kişiler için de uygun oda seçenekleri bulunabiliyor. İşletmeci çiftin güler yüzü, bahçedeki meyve ağaçları, evlerin temizliği ve tabi ki işletmenin minik kedisi Paşa ile birlikte gayet memnun zaman geçirdik. Ayrıca Mimoza Evleri’ne varmadan biraz önce, yol üstünde suyu içilebilir bir çeşme bulunuyor. Biz adadaki tatilimiz boyunca su ihtiyacımızı çoğunlukla bu çeşmeden doldurduğumuz sular ile giderdik. Sizlere de tavsiye edilir. Üçüncü seçenek olarak adada birçok pansiyon da bulunmakta. İnternetten kısa bir araştırmayla iletişim bilgilerine ulaşabilirsiniz.

Ne kadar zaman ayrılmalı?

Bu sizin içe dönük bir güzelliği ne kadar keşfetmek istediğinize bağlı. Görmüş geçirmiş bu sessiz yer, size her köşesinde ayrı bir tat katmaya kadir bir şekilde bekliyor. Eğer keyfine vara vara tüm adada zaman geçireceğim diyorsanız en azından dolu dolu 4 gününüzü ayırmanız gerekir. Bizler adayı hafife alarak 2 günün yeterli olacağını düşünmüştük. Cuma akşamından pazartesi sabahına kadar misafiri olduk İmvros’un. Geriye dönerken, manzaraya bakıp da tebessüm etme imkanı bulamadığımız yerleri olduğunu bilerek dönmek zorunda kaldık. Lakin, sizin de zamanınız bizim gibi kısıtlıysa bu bir moral bozukluğu yaratmasın. İkinci ziyaretinize, sizi tadılacak yeni duyguların beklediğini bilmenin heyecanı ile gidersiniz.

Nerelere gitmeli?

Gökçeada’da Merkez dâhil 12 yerleşim birimi bulunmakta. Bunlardan Zeytinliköy, Kaleköy, Tepeköy, Dereköy ve Bademli eski Rum köyüdür ve şuanda koruma altında bulunmaktadırlar. Gezmek için vakit ayıracağınız yerler bu köyler olacak. Geriye kalan Uğurlu, Eşelek, Yeni Bademli gibi köyler ise yeni yerleşim yerleridir. Merkezde ise Rumlar zamanından beri yerleşim bulunmasına rağmen şehirleşme noktası olduğundan vakit ayırmanızı gerektiren yerler az. Bizler zamanımız yetmediği için maalesef ki Tepeköy ve Dereköy’e merhaba diyemedik. Diğer 3 köyün muhteşemliğinin tasviri, Tepeköy ve Dereköy hakkında da güzel ön yargılar oluşturmanıza yardımcı olacaktır diye umuyoruz.

Adanın koylarına gelecek olursak, denize girebileceğiniz yaklaşık 9 adet koy mevcut. Biz yine zaman engelinden dolayı sadece en önemli gördüğümüz 2 tanesini seçmek zorunda kaldık. Tercihimizi Aydıncık Kumsalı ve Yıldız Koyu’ndan yana kullandık. Denize girme şansı bulamadığımız Gizli Liman, Laz Koyu, Kuzu Limanı gibi yerler içinse deneyimleyenlerden edinebildiğimiz kadar bilgi edindik.

Zeytinliköy (Aya Teodoroi)

Diğer ismiyle Aya Teodoroi, yaklaşık 3 kilometrelik uzaklıkla merkeze en yakın köylerden bir tanesi. Zamanının en popüler yerleşim yerlerinden olmakla birlikte şu an için daha çok turistik amaçla ziyaret ediliyor.

Eski Rum evlerinin balkonlarından, camlarından uzanan rengârenk çiçekleri, köyün dokusuyla uyumlu mekânları, oldukça azalmış ama bir o kadar sevimli Rum nüfusuyla adanın en şirin ve estetik köyü diyebiliriz. Burada zamanınızın çoğu her biri birbirinden tatlı evleri incelerken akıp gidecek. Bu köyün ünlü tatlarını denemek istediğinizde ise gözünüze hoş gelen bir kafede dinlenebilirsiniz. Köyün girişinde sol tarafta kalan iki kafe konumlarından dolayı köyün yeşil zeytinliklerle kaplı manzarasına sahip. Ferah olsun derseniz bu kafelerden birini tercih edebilirsiniz. Biz Cafe Garage isimli yerde denedik köyün ünlü dibek kahvesini. Eğer beslenme alışkanlığınızda süt ürünlerine yer veriyorsanız sakızlı muhallebiyi de deneyebilirsiniz. İnsan önce bir düşünüyor, turistik yer fiyatlar nasıldır diye ama hiç tereddüt etmeyin. Şehir fiyatlarından farklı değil hatta belki daha ucuz. Kahvenin de tatlının da fiyatları 6-7 lira civarında. Aslında kahve için size esas tavsiye edeceğimiz yer ünlü Madam’ın Kahvesi olurdu.

Fakat gittiğimizde, sahibinin ölümünden dolayı belli olmayan bir tarihe kadar kapalı olduğu bilgisiyle karşılaştık. Bu güzel mekân Madam’dan sonra ikinci sahibini de son yolculuğuna uğurlamış. Umarız sizler ziyaret ettiğinizde yeni sahibiyle beraber tekrar hayata dönmüş olur. Son olarak, köyün özellikleri arasında adanın en eski kiliselerinden Agios Georgios Kilisesi’nin burada bulunduğunu ve Ortodoks lider Bartholomeos’un burada doğduğunu saymak gerekir.

Bademli Köyü (Gliki)

Eski adıyla Gliki geniş ve muhteşem manzarasıyla “adanın balkonu” unvanını elinde tutuyor. Burası, Zeytinliköy’e göre ticari havası daha az, tarihi havası ise daha yoğun bir köy. Yazları memleketlerini ziyarete gelen Rum ev sahipleri dışında oldukça sakin. Köyün dar sokaklarını arşınlarken  etrafın sessizliği ve kendi halindeliği, sanki çocukluğunuzu geçirdiğiniz bu köye yıllar sonra ilk defa gelmişsiniz gibi hem buruk hem de huzurlu bir duyguya kapılmanıza sebep oluyor. Köyde yer alan, yine köy gibi sakin birkaç atölye, “acaba ben de mi” ile başlayan sorular sorduruyor ve huzur dolu hayaller kurduruyor size.

Gliki’deki yolculuğunuzun başında köyün kilisesi karşılıyor sizi. Köyde yaşayanlardan öğrendiğimiz kadarıyla kilise, Hıristiyan olmayanlar için ziyarete kapalı. Sebebini sorduğumuzda aldığımız yanıt oldukça ironik bir durumu yansıtıyordu. Gelen Müslümanların kılık kıyafetlerine dikkat etmediklerini; dini sebeplerle saygıyı gerektiren bu mekâna denizden çıktıkları açık kıyafetleri, parmak arası terlikleriyle geldiklerini, bunun saygısızlık olduğunu, bu konuda sorun yaşandığı için kilisenin Müslümanlar için ziyarete kapatıldığını öğrendik.

Kiliseden sonra köyün evlerine tek tek merhaba deyip, miskin kedilerini severek ilerleyin. Adanın yaşıyla saygı hissi uyandıran çınarlarından biri sizi karşıladığında, bilin ki “balkona” az kalmıştır. En yaşlısı Tepeköy’ de bulunsa da, adanın koruma altındaki 6 çınarından biri de Bademli Köyü’nde.

Bu bilge ağacın yanı başında hemen hemen İmroz’un her köyünde bulunan eski çamaşırhanelerden biri bulunuyor. Gölgede biraz serinleyip koca çınarın gövdesinde tarihi gördükten sonra yolunuza devam edin. Nihayetinde sizi adanın en geçiş açıya sahip manzarası karşılıyor. Özellikle gün batımını izlemek için tercih edilebilecek noktalardan bir tanesi burası. Zaten adaya ziyaretiniz yaz aylarına denk geldiyse, öğle vakitleri oldukça sıcak olduğundan köyleri ya sabah çok erken, ya da gün batımına yakın gezmenizi öneririz. Balkonun bulunduğu yerde, geriye sadece yıkıntıları kalmış eski yapılar var. Akıl hemen sormaya başlıyor: Bunlar neymiş, hangi odaymış, zamanında neler yaşanmış, hangi çocuklar koşmuş bu bahçelerde, kimler izlemiş evinin penceresinden gün batımını…

Kaleköy (Kastro)

Nam-ı diğer Kastro’nun tarihi antik döneme kadar uzanıyor. Eskiden burada Rumların yaşıyor olması ile birlikte şu an neredeyse hiç Rum yokmuş. Zaten yerleşik nüfusu da oldukça düşük. Yerli halkın çoğunu Karadenizden veya Doğu Anadoludan gelmiş kişiler oluşturuyor. Ekonomi genel olarak pansiyon, kafe işletmek gibi şekillerle turizm üzerinden dönüyor. (Aslında bu durumun Gökçeada’nın genelinde böyle olduğunu söyleyebiliriz. Yerleşik nüfus içinde başta Karadeniz olmak üzere çeşitli bölgelerden göç etmiş nüfusun oranı oldukça yüksek).

Köyde Mustafa’nın Kayfesi isimli oldukça ünlü bir mekân bulunmakta. Gittiğiniz saate göre gezinize burada kahvaltı yaparak, dibek kahvesi içerek veya doğal olduğunu dile getirdikleri limonatadan tadarak başlayabilirsiniz. Yok, ben hemen gezeyim sonra dinlenirim diyorsanız kafenin hemen yanından yukarı doğru bir yol çıkıyor. Bu yoldan devam edin. Sıkı durun güzel bir keşif sizi bekliyor. Yanınıza su alın. Özellikle sıcakta geziyorsanız yol sizi biraz susatıyor. Kafenin bahçesindeki çeşmeden su doldurabilirsiniz. Fakat adadaki birçok içilebilir çeşmenin aksine buranın suyunu içmenizi pek önermeyeceğiz.

Yürümeye başladığınızda göreceğiniz ilk durak adanın sabun atölyesi. Hem sabunun üretim sürecine katılan hem de satışında çalışan üniversiteli arkadaşımız sabunların yapımı hakkında size oldukça ilginç detaylar aktarıyor. Hazır bilgi sahibi birini bulmuşken, merak ettiğimiz “Kostik kullanmadan kül ile sabun imalatı mümkün mü?” sorusunu da sorduk. Bu eski yöntemle sabun üretebilmek için sadece meşe odunu külü kullanmak gerektiğini, bu takdirde bile başarıya ulaşmanın çok zor olduğunu öğrendik. Hem kostik kullanmayalım derken sabun yapmak için birçok ağacı kesmenin de mantıklı olmadığını düşündüklerini söyledi arkadaşımız.

Organik üretim yapan bu şirin sabun atölyesini incelerken çocuk gibi her şeyi elleyesiniz geliyor. Alabileceğiniz en ucuz sabunun fiyatı 10 TL. Ek olarak alkolsüz kolonya, mum gibi yan ürünler de üretiyorlar. Eğer o an alamadıysanız veya aldınız ama tekrar almak istiyorsanız şu linkten iletişime geçerek alışveriş yapabilirsiniz: http://imroza.com/

İmroza ada kokulu sabunlarının üretildiği atölyenin bahçesi, en az atölyenin içi kadar renkli ve şirin. Oldukça güzel de bir manzaraya sahip. Ahşap sandalyelerde birkaç dakika da olsa oturup manzarayı izlemeyi unutmayın.

Sabun atölyesini bırakıp geziye devam ettiğinizde, biraz tırmandıktan sonra kale kalıntılarını görmeye başlıyorsunuz. Yolda, tepenin bitki örtüsünü oluşturan dikenler siz istemeseniz bile dikkatinizi çekecek. Ay çiçeğine benzeyeninden, pembe çiçeklisine bütün tepe bin bir farklı model ve renkte dikenle kaplı. Tepeye çıktığınızda bir taraftan tüm güzelliğiyle Yıldız Koyu’nu, diğer taraftan ise Kaleköy Limanını izleyebiliyorsunuz. Özellikle Yıldız Koyu’nun manzarası kartpostallara taş çıkaracak cinsten. Kaleköy limanını gören tarafta ise antik kalıntılara sırtınızı yaslayıp uçsuz bucaksız denize bakmak oldukça huzurlu. Sanki rüzgârın ve denizin birlikte söylediği şarkıyı duyar gibi oluyorsunuz.

Tepeden sonra devam ettiğinizde bu sefer yol inişe geçiyor ve sizi Poseidon isimli, sanırım adadaki en güzel gün batımına sahip restoran karşılıyor. Oraya buraya yazılmış sözler ve şiirler ise ayrı bir hoş. Örnek vermek gerekirse mekânın doğma büyüme Gökçeadalı sahipleri günün tavsiyesi olarak “Seçmekten Vazgeçme” demişler. Bir de “Saat on ikiden sonra bütün içkiler şaraptır” diyerek Cemal Süreya şiirinin bu mekâna ne kadar da yakıştığını göstermişler. “Merak etme o gemi bir gün gelecek” diyerek de İsmail Abiye bir selam çakmışlar.

İmkânınız varsa burada gün batımında bir akşam yemeği yemenizi tavsiye ederiz. Poseidon’u da geçip inmeye devam ettiğinizde yol sizi başladığınız yere, Mustafa’nın Kayfesi’ne geri çıkarıyor. En başta bu durağı es geçenler artık bir yorgunluk kahvesi içebilir.

Kaleköy’ün en tepesinden izleyebileceğiniz gibi, Kaleköy’ün bir de limanı bulunmakta. Gökçeada Merkez’in denize kıyısı bulunmadığı düşünüldüğünde, Kaleköy Liman mevki, tam küçük sahil kasabası akşamını deneyimlemenin yeri. Gökçeada’nın o ferah akşamlarında, bir balık restoranına oturup muhabbetle aksam yemeği yiyebilir, yan yana sıralanmış takı ve hediyelik eşya stantlarını gezebilir veya en basitinden bir çay bahçesinde çiğdem (çekirdek) çitleyip, çay içebilirsiniz. Hepsi de ayrı güzel.

Tuz Gölü ve Aydıncık Plajı

Bu kısıtlı zamanda tercih ettiğimiz yerlerden birinin Aydıncık Plajı olmasının sebebi, aynı yerde Tuz Gölü’nün de bulunmasıydı. O yüzden kumsal ve denizin tadını çıkarmadan önce ilk durağımız göl oldu. Bu göl tamamen deniz ve yağmur sularıyla oluşuyormuş. Yazları kuruyan gölün yüzeyi tuz tabakasıyla kaplı oluyor. Bembeyaz, geniş düzlüğe baktığınızda sımsıcak yaz gününde bile kışın melankolik havasını duyumsuyorsunuz. Burayı ünlü yapan en önemli nokta ise tuz tabakasının altından çıkan şifalı çamur. Aldığımız bilgiye göre bu çamurda bol miktarda kükürt bulunuyor ve tedavi olarak uygulandığında romatizma, sedef, kireçlenme gibi hastalıklara iyi geliyor. Ziyaretçiler önce bu gölde çamur banyosu yapıyor, daha sonra denize girerek serinliyor. Denedik, gördük. Gerçekten cildiniz yumuşacık oluyor. Fakat yaz günlerinde çamur ciltte çabuk kuruduğundan, herhangi bir tahrişe sebep vermemek adına cildinizde gerginlik hissettiğiniz zaman denize girerek veya duş alarak çamuru cildinizden temizleyin. Son olarak, biz deneyimleyemedik ama sonbaharda yağmurlarla birlikte göl tekrar dolduğunda, birçok kuş türüne de ev sahipliği yapıyormuş burası. Fotoğrafçılar için güzel manzaralar ortaya çıkıyormuş, duyurulur.

Gökçeada’da birçok koy bulunmakla birlikte, bazılarının sahili ya taşlık ya da kayalık. Aydıncık plajı ise adanın kumsala sahip plajlarından bir tanesi. Hem de öyle böyle değil; uzun, sapsarı sıcaklığıyla içinizi ısıtan cinsten. Denizi sığ değil fakat kayalık olan diğer kumsallara göre daha geç derinleşiyor. Özellikle çocuklu ziyaretçiler için Yıldız gibi kayalık koylara nazaran daha güvenli.

Ege’de kuzeye gidildikçe su serin olur diye düşünebilirsiniz fakat buranın suyu soğuk değildi. Dikkat çeken en önemli nokta ise dibi kum olmasına rağmen suyun berraklığı ve temizliği. Çıplak gözle baktığınızda denizin dibini görebiliyorsunuz. Suyunun yanında upuzun kumsalı da bir o kadar temiz. Bu kadar güzelse kalabalık olur diye düşünmeyin. Gittiğimizde hafta sonu olmasına rağmen epey sakindi. Siz de şehrin kalabalıklığına ve pisliğine tatile gittiğiniz yerde bile maruz kalmaktan bıkanlardansanız, burası tam size göre.

Plajda isterseniz şezlong, şemsiye gibi imkânlarından faydalanabileceğiniz işletmeler de mevcut. Fiyatlar oldukça makul. Örneğin; 2 şezlong ve 1 şemsiye 10 TL. İşletmenin WC ve soyunma kabinleri de var. Şezlong kiralamasanız bile buralardan ücretsiz faydalanabileceğinizi düşünüyoruz. Koyu önemli kılan bir diğer nokta ise rüzgâr sörfü yapılıyor olması. Karavanlarıyla yurt dışından buraya gelmiş birçok sörf meraklısı görebilirsiniz. Hatta ilginiz varsa siz de deneyebilirsiniz. Bizim güneşe son selamı verdiğimiz yerlerden biri de burası oldu. Sahil boşalmış, güneşin son ışınları denizin üzerinde dans ederken altın rengi kumsala bakıp bir tebessüm ettirdi bizi Aydıncık Koyu. Biz vakit bulamadık, ama sizler yine Aydıncık’taki Kefaloz plajını da ziyaret edin deriz.

Yıldız Koyu

Kalabalık mı sorusuyla başlarsak, maalesef ki evet cevabını vereceğiz. Hafta sonları hem yakın köylerden günü birlik gelen ziyaretçiler hem de turistlerle birlikte zaten çok geniş olmayan koy oldukça kalabalık oluyor. Alanda şezlong-şemsiye hizmeti alabileceğiniz bir kamping alanı mevcut. Burası aynı zamanda kafe-bar hizmeti de vermekte. Buranın dışında bir adet daha mütevazı kafe var.

Yıldız koyunun kayalık bir yapısı var. Dolayısıyla denizi biraz kestaneli ve ilk girerken taşlar ayaklarınızı zorlasa da hemen derinleştiği için çok fazla problem olmuyor. Yine de deniz ayakkabısı kullanırsanız daha rahat edersiniz. Burayı özel yapan ise denizin dışından çok içi. Çünkü denizin altında sizi koruma altındaki su altı milli parkı bekliyor. Eğer koyu ziyaret edecekseniz, unutmamanız gereken en önemli şey şnorkel olsun. Unuttuysanız da üzülmeyin, derin sularda serinledikten sonra ilginç kayalıkların üzerine havlunuzu serip güneşlenmek de keyifli. Ayrıca biz göremedik ama Yıldız’ın sağ tarafında su altı milli parkını gözlemleyebileceğiniz Mavi Koy diye bir koy daha varmış. Bizim yerimize de görmeniz dileğiyle…

Merkez ve Göremediklerimiz

Gezip görme imkânı bulamadığımız Tepeköy ve Dereköy ile ilgili söyleyebilecek pek bir şeyimiz yok. Yine de birçok insandan duyduğumuz kadarıyla Tepeköy’de adanın en yaşlı anıt çınarı bulunmakta. Bu ağacın bulunduğu mevkiye Çınaraltı deniyor ve piknik yapmak için ideal bir mekân olduğu dile getiriliyor.

Türkiye’nin en batısı olan İnce Burun’unda yer aldığı Gizli Liman mevki ise yine göremediklerimizden. Vakit ayırabilirseniz burada da bir deniz sefası sürmenizi tavsiye ederiz.

Gördüğümüz fakat denize girmeye vakit bulamadığımız bir diğer yer Kuzu Limanı Plajı. Kuzu Limanı, feribot seferlerinin yapıldığı liman. Dolayısıyla denize girdiğiniz yer de vapur trafiğine oldukça yakın. Eğer sizin de vaktiniz kısıtlıysa seçimizi diğer koylardan yana kullanmanızı tavsiye ediyoruz. Limanın solundaki Kaşkaval Burnu’nda, şeklinden dolayı Peynir Kayalıkları adını almış ilginç kayalıklar bulunuyor. Üzücü yanı ise bu kayalıkları karadan görme imkânınız olmaması. Olur da tekneyle açılırsanız burayı görün mutlaka. Bu kayalıkların bir de mitolojik hikâyesi var. Hikâyeyi öğrenme işini sizlere bırakıyoruz.

Merak edip göremediğimiz son yer ise Marmaros Şelalesi. Buraya varmak için biraz yürümeniz gerekiyor duyduğumuza göre. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte şelaleye güzel ve serin bir yürüyüş yapılabilir.

Merkez ile ilgili de söylenebilecek çok fazla bir şey yok aslında. Buranın eski adı Panayia imiş. Gökçeada’nın sakinliğine uygun, yer yer Rum mimarisinin etkilerini taşıyan ancak deniz kenarı olmayan ufak bir ilçe merkezi.Eğer Gökçeada’nın ünlü badem kurabiyesinden ve kahvesinden almak isterseniz, merkezde bunları temin edebileceğiniz yerler mevcut. “Keşke o da görseydi buraları” diye düşündüğünüz sevdikleriniz için adanın limon kokulu adaçaylarından alabilirsiniz. Kokladıklarında biraz olsun duyumsarlar sanırım İmvros’u.

Unutmadan söylemek gerekir ki, Gökçeada’nın merkezinde de köylerinde de yer yer yoğun bir arı popülasyonu var. Yemeye içmeye çalıştığınız bir şey varsa vay halinize. Önce onlar yesin doysun, sonra ben yerim diyorsunuz ama hep daha fazlası geliyor, Pek bir oburlar. Mustafa’nın Kayfesi bu soruna bir çözüm bulmuş. Masalarda Türk kahvesi yakıyorlar. Ben tütsü yakayım mesele dumansa diyebilirsiniz fakat arılar o kadar çok ki tütsünün azıcık dumanı pek işlemiyor bu tatlı canlılara. Siz en iyisi bir deneyin Türk kahvesi yakmayı. Bir de arı sokmasına karşı alerjiniz varsa az biraz temkinli sallayın elinizi kolunuzu.

Son sözlere gelirsek, Imvros yavaş yaşamın ne demek olduğunu anlayabileceğiniz, şehir ve doğa bütünleşmesinin mümkün olduğunu görebileceğiniz yerlerden birisi. Yine de gördüğümüz birkaç üzücü manzara da oldu. Örneğin, yeni yapılaşmalar şehrin dokusuna biraz daha uygun olabilir. Umuyoruz ki şehrin karar mercilerinin sonraki adımları bu bütünleşmeyi geliştirmek yolunda olur. Yine de sorumluluğun çoğu bireysel olarak, tek tek her birimizin üzerinde.

Yıldız Koyu’nda sahilde otururken bir gencin etrafında insanların toplaştığını gördük. Ne oluyor acaba diye baktığımızda, bu gencin denizin altından bir kova dolusu deniz kestanesi ve 2 tane de deniz yıldızı çıkartmış olduğunu gördük. İnsanlığın ayağıma batar diye temkinle yaklaştığı deniz kestanesini salt zevk için yok etme eğilimi göstermesi ilginçti. Deniz yıldızları da canlıymış.”Fakat birazdan ölürler” dendi. Takı veya hediyelik eşya yapımında kullanılacaklarmış. Takmasak ne olur ki deniz yıldızı? Hem bir dahaki gelişimizde tekrar orada olur, merhaba deriz. Gökçeada doğasının bize sunduğu tüm bu güzelliğe böyle yanıt vermek, çok nazik değil gibi. Biraz daha doğaya saygılı, sevgili bir anlayışla hem Imvros daha mutlu olabilir, hem de bizi daha mutlu edebilir. Sizlerle birlikte Imvros’un da gülümsediği bir sürü güzel anılar edinmeniz dileğiyle.