“Erkekler Toprak Ana’nın rahminden çıktılar fakat bilemediler; hayatlarını borçlu oldukları bu kadını tanımadılar. Bencilliklerine kapılmış bir halde kendilerini sonu gelmezliğin içinde tanımladılar” diyen Goldman, erkeklerin kendilerini Dünya’dan, doğadan kopuk bir halde bencilleştirdiğini ve bu bencilliklerini de hem doğaya hem de kadına dayatarak “resmileştirdiklerini” savunuyordu. Ona göre devlet, şiddetin ve yaptırımın bir temsilcisi olarak, “düşlerindeki özgür dünya”nın baltalayıcısıydı.

Emma, 1896’dan 1940’a kadar geçen süreye koskoca bir hayat; liberter düşüncenin peşinde, hak mücadelelerinin yanında geçen yıllar sığdırdı. Bu yılları yeni bir düzen yaratmaya adayan Goldman, toplumun politik ve ekonomik düzeninin temelinde haksızlığın olduğuna inanıyordu. Bu yüzden; anarşiyi benimseyip, onun sunduğu özgürlük, uyum ve sosyal düzeni kucakladı. Yorgunluk ya da bezginlik nedir bilmeden, yıllar boyunca eşitsizlik, baskı ve sömürüye karşı mücadele etti.

“Aşırı derecede tehlikeli” olarak tanındığı Amerika’da, çoğu insanın duymadığı veya düşünmediği hakların ve özgürlüklerin destekleyicisi ve öğreticisi oldu. İfade özgürlüğü, cinsel özgürlük, doğum kontrolü, kadınlar için eşitlik ve bağımısızlık, radikal eğitim ve işçi hakları, savaşırcasına savunduğu ideallerdi.

Emma Goldman 11

Genel algının aksine Goldman, siyasi eylemin öncelikli aracı olarak şiddeti değil, eğitimi savunuyordu. Politik düzene meydan okumanın ‘kelimeler’le gerçekleşeceğine inanıyordu. Bazen şiddetin kaçınılmaz olduğu durumların varolduğunu düşünse de, Czolgosz gibi duyarlılıklarını şiddete dönüştüren gruplara karşı asla sempati duymuyordu. Zaten, popüler kültürde resmedilenin aksine, anarşizm asla kaosu ya da kargaşayı savunmaz. İnsan doğasının aslında iyiye yöneltici” olduğuna vurgu yapar ve en adil ve üretken sistemin, doğal olarak, özgür insanlar tarafından kurulacağını savunur.

Emma’nın “çocukluğumun kabusu” olarak tanımladığı babası aileye tiranlığını sergilerken, annesi ise sık sık depresyonda olduğundan dolayı çocuklarından duygusal olarak uzaklaşmış. Çocukken Rus halkçı ve nihilistlerinin eserlerini su gibi içen Emma, bu kitaplardan haksızlığının düzeltilmesi gerektiği inancını bayağı beslemiş olsa gerek. Fakat, babası bir Yahudi kızının yapması gereken tek şeyin yemek yapmak ve çocuk doğurmak olduğunu dayatıp onu okuldan almış ve bir fabrikaya çalışması için verip, evlenmesi için de baskı yapmaya başlamış.

“Eşit bir dünya” hayallerini ceplerine koyarak Rusya’dan Amerika’ya kaçmış Emma ve kız kardeşi. Emma vardıklarında şöyle demiş: “Özgür ülke… Tüm topraklardan gelen ezilenlerin sığınağı…Biz de Amerika’nın cömert kalbinde bir yer buluruz, elbet.” Lakin, çok kısa bir süre sonra içşi sınıfının kasvetli gerçekliğinin içine düştüğünde, buranın hiç de umut ettiği gibi olmadığını anlıyor Goldman.

Emma Goldman 21

Bir dizi hayret veren olaya şahit olduktan sonra politik uyanışı başlıyor. Mayıs 1886’da polisin işçi grevine uyguladığı baskıyı protesto eden aktivistlerin katılığı Chicago Haymarket Square‘deki ayaklanmada, patlayan bir bombanın suçu anarşistlere atılıyor. Eldeki kanıtlara rağmen, sekiz anarşistten yedisinin ölüm cezasına çarptırılması üzerine, bu insanların tamamen suçsuz olduklarına inanan Emma, olaydan sonra anarşizm hakkında bulduğu her şeyi okumaya başlıyor.

Kısa sürede bu okuduklarından fazlasıyla etkilenmeye başlıyor. 1889’da eşinden ayrılıp kendini politik toplantılara, işçi eylemlerine ve entelektüel tartışmalara veriyor. Anarşizmi şöyle tanımlıyor Goldman: “İnsan yapımı yasalarla kısıtlanmamış, özgürlük üzerine kurulu bir yeni toplumsal düzen felsefesidir; bütün yönetim biçimlerinin şiddete dayandığını ve bu yüzden yanlış, zararlı ve gereksiz olduğunu savunan teoridir.”

Goldman, kariyeri boyunca kadınlar için ekonomik, sosyal ve cinsel özgürlüğün gerekliliğini anlatmaya çalıştı. Ona göre; ataerkil aile, cinsel baskı ve ekonomik zorluklar kadının ikincilleştirilmesine katkıda bulunur. Çocuk sahibi olmanın mecburi olarak görülmesinin, kadın otonomisini yerle bir ettiğini savunduğu için, doğum kontrol alanındaki mücadelenin öne çıkan bir figürüdür. Ona göre; “Kadının gelişimi, bağımsızlığı özgürlüğü kendisinden gelmelidir. İlk olarak kendisini bir obje değil, bir kişilik olarak ortaya koymalıdır. İkincisi, hayatını basit, fakat zengin ve derin kılarak; kendi bedeni üzerinde başkalarının iddia ettiği tüm haklara karşı koymalı, istemediği sürece çocuk yapmamalı, tanrının, devletin, kocasının, ailesinin bir kulu olmaya karşı çıkmalıdır. Bu da hayatın tüm karmaşıklığını ve özünü anlamaya çalışarak, yani kendini toplumun fikirlerinden ve yargılarından özgürleştirerek olur.”