80’lerin başında veya ilk yarısında doğmuş, nispeten genç isimler arasından sivrilerek bu yaşta “halka mâl olmayı başarmış” ender yazarlardan biri Emrah Serbes. Bunda birçok kişiye göre yaratıcısı olduğu Behzat Ç. fenomeni önemli bir yer tutsa da yazarın son dönem Türkiye edebiyatının yazınsal niteliklerinin dışına çıkmasını da göz ardı etmemek gerekiyor. Bunun en somut örneğini de yazarın “Hikayem Paramparça” kitabında görmüştük. Ve şimdi Serbes, İletişim Yayınları’ndan çıkan altıncı kitabı “Müptezeller” ile yine bildiği sularda yaptığı gezilerini bize anlatıyor.

Emrah Serbes’in Müptezeller‘i, “Her roman bir otobiyografidir” sözünün hakkını vererek başlıyor. Birinci ağızdan anlatılan hikâyenin kahramanı Bakır’la Antalya’da çalıştığı beş yıldızlı otelde tanışıyoruz. Bir yerden okumaya “çalışırken” diğer taraftan beleşten lojman, minibarlardan araklanmış içkilerle kör topal idare eden bir hayata tanık olurken, Bakır’ın bol sidik kokulu, ganyan bültenlerinin eksik olmadığı, “piizden tımarhaneye takılıp dört kez hastaneden kaçan“, gerçek kaybedenlerin masalarına oturuyoruz.

Hayatını sürekli “Ben ne yapıyorum?” sorusuyla sürdürmeye çalışan ve çoğu kez de cevabını bulamadığı için alkol ve uyuşturucuyla cilalanmış küfürleri kulaklarımızda hissediyoruz. Bir gece yine bulut gibi bir kafayla yaptığı şaka yüzünden Antalya Kepez E Tipi Cezaevi’ne uğruyor kahramanımız. Burada yediği tokatla bir nebze olsun uslanan Bakır cezaevinden çıkınca valizini toparlayıp önce annesinin yanına oradan da Ankara’ya Dil Tarih Tiyatro’ya girme kararıyla başkentin yolunu tutuyor. Ancak Bakır’ın paçasını, sımsıkı bırakmaktan vazgeçmeyen yakın geçmişteki hayatı, gri Ankara günlerinin de umutsuzluğa göz kırpmasıyla devam ediyor.

Aniden içini bok basan evler, kıyafetlerin dolap yerine duvardaki çivilere asıldığı odalar, uyuşturucu bulmak için gözü kapalı dalınan dolambaçlı yollar, bol dumanlı masalarda haybeden kesilen gırtlaklar, Bakır’ın Ankara’daki geçirdiği yılların bir özeti olarak sayfalarca ilerliyor. Ve nihayet kahramanımızın geceyle gündüzün birbirine karışmaya başladığı zamanlarda tutunacak tek dalı olan, terinin son damlasına kadar enerji harcayarak bitirdiği romanı yayınevlerine göndermeye sıra geliyor. Fakat bu kanattan da eli boş dönüyor Bakır ve skor hanesine yine “sıfır” yazılıyor.

Emrah Serbes, bir “Gezi Parkı” güzellemesi olan “Deliduman“ın ardından yayınlanan yaptığı açıklamada, “Her gün çocukların öldürüldüğü bir ülkede ne yazabilirim? İki sene sadece boksla ilgileneceğim,” demişti. Dediğini de yaparak iki yıl aradan sonra “Müptezeller” ile yazın hayatına geri döndü. Müptezeller’i rotasını kaybetmiş genç bir adamın yolunu bulma çabası olarak özetlemek biraz kolaya kaçmak oluyor. Zira adamımız Bakır’la beraber arkada yürüyen hikâyenin içinde bize yanı başımızda soluk alıp veren, uçurum kenarlarını piiz sofrasına, bulvar gazete sayfalarını en esaslı dumanlara “çarşaf” yapmış hayatları yaşayanların, tırnak kadar da olsa “normal” insanlar gibi duygulara sahip olanları gözlemliyoruz.

Kolay olan, bize sunulan yakışıklı erkekler, taş gibi kadınlar, lüks arabalar, yatlar, katları anlatmak. Fakat Emrah Serbes gibi yazarlar ise zor olanı yapıp asıl “gerçeği” anlatarak tokadı yüzümüze yapıştırıveriyor. Etrafımıza daha dikkatli bakabiliyorsak eğer böyle yazarlar ve kitaplar sayesinde…