Okuma süresi: 10 dakika

O güne uyanışım, Ayşin’in beni aramasıyla oluyor. O, “Doruk…” dedikten sonra, içini çekip birkaç saniye sessiz kalırken; ben, karşımdaki duvara ürkütücü bir manzarayı izliyor gibi bakıyorum.  Ardından onun ağlayan sesi, gözlerimi bu durumdan hızla arındırmama neden oluyor ve ona hemen aklıma gelen ilk soruyu soruyorum:

 “Okyanus!” diyorum  “Bir haber mi var Okyanus’tan?”

“Doruk!” diyor tekrar Ayşin “Okyanus’un bedeni bulunmuş. Kardeşimi, bir balıkçı teknesi denizde bulmuş.”

Gün ağarmaya başladığı için karanlıktaki duvarı artık daha net bir şekilde görebiliyorum o an ve konuşamıyorum. Konuşmaya çalıştıkça, sessizliğim sanki daha da uzuyor ve Ayşin’in ağlayan sesiyle yeniden kendime geliyorum.

“Doruk, orda mısın?”

Detayları sormuyorum. İkimiz de uzun zamandır ölü bir bedeni gezdiren Okyanus’un intihar ettiğinden eminiz. “Hemen, ilk vapurla Burgazada’ya geliyorum Ayşin.” diyorum sadece. Telefonu kapattıktan sonra ise yatakta mı duvarda mı yoksa zamanı geri alabileceğime umutla inandığım bir bilim kurgu filminde miyim, bilmiyorum. Benim için o an, birlikte geçirdiğimiz gecenin sonrasında yürüdüğümüz, o buz gibi İstanbul sabahı oluyor yeniden:

Okyanus’un üzerinde, çok sevdiğim kırmızı montu olmasına rağmen onun üşüyor olabileceğinden endişeleniyorum. Soğuktan titrediğini fark ederek, şapkasını takmasını söylüyorum ona. O ise, Japon animelerinden fırlamış gibi duran iri gözleriyle bana bakarken, üşümediğini ve korumacı tavrımı sevse de ablası gibi davranmamdan bazen hoşlanmadığını söylüyor. Ona gülümseyip, sıkıca sarılırken onda başka türlü bir soğukluk hissediyorum. Aramızdaki sessizlik üzerine, ikimiz de çoktan anlaşmış bir şekilde, biraz daha yürüdükten sonra metrobüse biniyoruz. O, üç durak daha benimle olacak. Birden, sessizliği bozmak istercesine, yakın bir zamanda, tek başına kamp yapmak istediğini ve bunu ne kadar çok istese de kamp yaparken hala vahşi bir hayvanla karşılaşmaktan korktuğunu söylüyor. Ben ise kamp yapmayı istiyorsa bu ihtimalin hep olabileceğini, tüm önlemlere rağmen bir gün öyle bir canlıyla karşılaşırsa eğer, varlığını belli etmemek için hareketsiz ve sakin kalmasını söylüyorum ona. Bir süre duraksayıp, dudaklarına alaycı bir gülümseme yerleştiriyor ve zarif görüntüsüne uyumsuz bir güzellik katan tok sesiyle: “Durağa gelmişiz.” dedikten sonra ayağa kalkıyor ve veda etmek için elime dokunurken: “Hoşça kal” deyip, elimi çok kısa bir an sıkıca tutuyor ve gidiyor. O günden sonra, telefonda birkaç kez konuşsak da aramızdaki sessizlik günden güne büyüyor ve üç gün önce Ayşin, Okyanus’a ulaşamadığı haberini verene kadar onunla aramızdaki tek gerçeklik o derin sessizlik oluyor. Bulunduğum ana geri dönerken, onun küçük elini yeniden hissetmek için elime dokunuyorum. O kısacık anın, artık sonsuz olduğunu hissediyorum birden. 

Burgazada’ya varınca, adaya en son geldiğim günü düşünüyorum. İskeleye vuran dalgalar, limandaki deniz kokusu, martıların ve balıkçı teknelerinin birbirine karışan sesleri, karnını doyurmaya çalışan kediler; ileride ise adaya yüzmeye gelenleri kollarına almak için bekleyen Madam Marta koyu, limanda Okyanus’la birlikte şarap içtiğimiz o bank ve “ölmemek, delirmemek için” için ona koşarcasına gittiğim o yokuşlu yol… Her şey, olduğu gibi yaşıyor ve yerinde duruyor. Denizin uzaklardan da olsa sımsıkı sarıldığı evlerinin önüne geldiğimde, öylece duran bisikletiyle karşılaşıyorum. Bisikletin oradaki ürkek varlığı, o an Okyanus’un yokluğunun çığlığı oluyor zihnimde. Artık, ya ölmeli ya da delirmeliyim diyorum kendime. Adada o ana kadar değişmemiş olduğunu gördüğüm her şey, birden tüm etimi koparıyor sanki. Geriye sadece “neden?” diye ona duyduğum öfke ve özlemimi aynı anda haykıran kalbim kalıyor. İçeri girdiğimde, eve matem kokusunun çoktan sinmiş olduğunu fark ediyorum. Yüksek seste ağlamalar salonda dinmeyi beklerken, balkonda ise taziyeye gelenlerin çay kaşığı sesleri ve sigara dumanlarının ardından fısıltılar yükseliyor: “Denizden çıkmış cesedi. Zaten son zamanlarda hiç kimseyle konuşmuyormuş kız. Kendini de Ayşin Hanımı da mahvetti gitti.” 

Ayşin beni görünce, sımsıkı sarılarak omzumda ağlıyor ve “Okyanus bu sefer gerçekten gitti Doruk.” diyor. Kırk yaşında bir kadından ziyade, küçük bir çocuğa sarılır gibi sarılıyorum ona. Okyanus’un gözlerine benzeyen iri gözleriyle bana bakıyor ve “Gel benimle” dedikten sonra Okyanus’un odasına götürüyor beni. 

Ayşin, ağlamasına engel olmaya çalışırken odadaki devasa kitaplıktan bir defter çıkartıyor ve deftere şefkatle dokunarak “Üç gündür bu defteri okuyorum Doruk.” diyor. “Kardeşimle, her şeye rağmen aynı dili konuşamadığımızı biliyordum ama yazdıklarını okurken daha da emin oldum buna. Son zamanlarda zaten odasında ya aynı şarkıyı dinliyor ya da dışarıda saatlerce yürüyordu. O Allah’ın belası Yağmur denilen çocuktan sonra toparlayamadı kardeşim, biliyorum.” dedikten sonra bana defteri uzatıyor ve “Sen, onun için hep çok özeldin Doruk. Yazdığı şeyleri, sanırım bir tek sen gerçekten anlayabilirsin.” diyor ağlayarak. 

Ayşin, defteri bana verdikten sonra Okyanus’un kitaplığına boşluğa bakar gibi bakarak, cenazenin otopsiden sonra kalkacağını söylüyor. “Otopsi ve Okyanus…” diyorum içimden. İşim gereği bulunduğum otopsiler geliyor aklıma. Ölüm nedenini bulmak için, tüm boşlukları açılmış bedenler… Bedenlerden geriye kalan zamanla alıştığım buz gibi bürokratik işlemler, ölüm sebebi en ince ayrıntısına kadar yazılan resmi evraklar… Okyanus ve otopsi! Okyanus ve en ince ayrıntısına kadar açılmış tüm boşlukları! Okyanus ve boşluk… Bu iki kelime yaz gününe rağmen beni birdenbire üşütüyor. Onun odasında kapladığım boşluk, birden anlamsızlaşıyor. Sığdıramıyorum kendimi kitaplarının, gitarının, çalışma masasının ve yatağının yanına. Ayşin’den defteri alıyorum ve ona, biraz yürümek istediğimi söylüyorum. Merdivenlerden inerken, Okyanus’un edebiyat fakültesinden mezun olurken çekilmiş fotoğrafı ile göz göze geliyorum. Alkol olmadan daha fazla nefes alamayacağımı hissediyorum. 

Limanda bankta oturup, onun defterinin sayfalarına dokunurken kendimi davetsiz bir misafir gibi hissediyorum yazdığı her şeye. Hatta Ayşin’in bana defteri vermesini tuhaf buluyorum o anda. Şarap, bana yoldaşlık etmeye başladığında ise defterdeki sayfaların her köşesini haddimden daha çok sahipleniyorum. Defter, ölmeden önce sürekli dinlediğini tahmin ettiğim şarkının sözleri ile beni karşılıyor. Sonra, “Mavi” ve “Kırmızı” renginde kaybolan zaman dilimleri ve aralarında “Siyah” adlı tek bölüm… Okyanus’un “Mavi” yazan yerlerde birinci tekil şahıs kullandığını “Kırmızıda” ise kendinden gider gibi, her şeyi ikinci tekil şahısla yazmış olduğunu fark ediyorum bir anda. Şarap: ”Biraz daha cesaret Doruk!” dedikçe, sayfaların köşeleri bana artık yetmemeye başlıyor:

Siyah 

“Bir an gelecek ölüm ve yaşam aynı anda gözlerime yerleşecek. Hangisini daha çok seveceğim, hangisinde sonsuzluğu bulacağım bilmiyorum” demiştim kendime. Bir şeyi kendi sınırlarının içine almak için seçmenin, aslında ötekini sonsuzluğa savurmak olduğunu sonradan fark etmiştim. Çünkü ismi olan her şey kesin bir yargıyı içeriyordu ve bu: “sınırların dışına çıkma!” demekti aynı zamanda. Bu yüzden, ismi verilmiş olan her şey kendi “anlamına” özlem duymanın kaçak yoluydu ve bu farkındalık, aslında bir labirent öyküsüydü. Fakat bizler, bu daracık yerde “Başlangıç” ve “Son” denilen şeyleri aslında “Ben Buradayım!” diye haykırdığımızı sanmak için iki ayrı şey olarak kabul etmek istiyorduk. 

Tüm bunlardan çok önce birbirimize hiç konuşmadan mektuplar yazdık. Artık “buradasın!” ve seni fark etmem aynı zamanda kendi sınırlarımı tüm atomlarıma kadar algılamam için bir solucan deliği görevi görüyor. Fakat sen duvarın ardındaydın ve ben aramızdaki duvarın farkında bile değildim. Bu yüzden onu fark etmem ve yıkmam için önce kendimden geçip gitmem gerekecekti. Geçtim, gittim ve ben şimdi tam olarak labirentin sana en uzak yerindeyim. Ve hem sana hem de kendime, tam bu andan “ben buradayım!” diye haykırmak için benim artık bir dile ihtiyacım var. Çünkü; “ben, ‘sen’im ve sende gördüğüm şey ise ‘ben’. Ve elinden tutuyorum senin ve yol gösteriyorum karada, yardım ediyorsun bana daha iyi anlayabilmem için…” 

Mavi (10.02.2017)

Neden bu his? Oysaki öyle uzak ama öyle yakın ki bana! Onu, hem hiç tanımıyorum hem de doğduğum andan beri içimde sanki. Sanırım  “kimim ben?” sorusu boşluğumu doldurduğu her an, onunla hiç karşılaşmamış olsam da tüm tutkumla ona çarpıyorum. 

Yağmur bir yazısında şöyle yazmış: “Sait Faik’in öykülerini günün en ‘olmadık’ zamanı okumak, insanın kendisini bir tür protesto etmesini  sağlıyor sanırım. Çünkü bazı öykülerin kelimeleri sonlanmadan, öyküler zihninde yeniden başlıyor ve ‘gitmek’ sözcüğü sıradan bir eylemden çok, artık tüm benliğini içine sığdırdığın tek gerçek evrene dönüşüyor.” Burgazada’da tam şu an “içim seyahatler çekerken” hiç kimse, benden iyi iliklerinde hissedemez Yağmur’u ve yazdıklarını.

Kırmızı (08.07.2018)

Dün, sırt çantanı alıp aşağı indiğinde kapının önünde sana ürkekçe bakan kediyle karşılaştın. Kedinin aç olduğunu düşünürken, onun karnını doyurmak ya da vapuru kaçırmak arasında kaldığını hissettin birden. Bir bakıma kendi açlığın ve kedinin açlığı arasında kalmıştın aslında. Bazen kendinden öteye gidebilsen, birazcık gidebilsen tüm o gitme isteğinin dağılacağını ve kök salacağını biliyordun. Yağmur! Yaşama aç hissetmeni sağlayan tek isim. Hem ondan gitmek hem onda kök salmayı istemek… Onunla tanışmanı düşünüyorsun şimdi yeniden,  “bir gece yarısı gelen yaz düşü gibi” öyle ani öyle sıcak ve öyle kısa.  Dergide, Emily Bronte’in “Uğultulu Tepeler” üzerine yazdığın bir makale üzerine sana mail atıyor:

Onu benden daha çok bana benzediği için, benden de öte bir parçam olduğu için seviyorum. Ruhlarımızın neyle yoğrulduğunu bilmiyorum ama onun ve benim ruhlarımız kesinlikle aynı hamurdan…” Uzun zamandır bu söz üzerine düşünüyordum. Yazınızı okuduğum gün, öyküme başlayabildim. Bana bir şekilde rehberlik ettiğiniz için teşekkür ederim. Aynı cümlede birilerine rastlamak, benim için yeni bir öyküye başlamak kadar özel.” 
Yağmur D. Aydın

Maili gördükten sonra, heyecanla: “Tam içindeysek öykünün, bazen o öyküyü yazmak en zor şey olabiliyor. Yine de -bir şekilde- öykünüze yabancılaşmanızı sağladıysam, ne mutlu bana” diyerek cevap veriyorsun ona.

Önce “siz” ve “biz”in ortadan kalktığı mailler, sonra birbirinize yazarken “sen” ve “ben” kelimelerini kullanmanın gereksiz olduğunu içgüdüsel olarak kavradığınız cümleler geliyor. Bu kadar yüksekte olmanın, hiç tatmadığın bir şey olduğunu düşünüyorsun. 

Doruk’un sana bir şeyler hissettiğinin farkında olduğun için, Yağmur’dan ona bahsederken, kalbini kırmaktan korkuyorsun onun. O ise her şeye rağmen korumacı tavrıyla gülümseyerek: “Dikkat et lütfen kendine. Tutku zehirli bir şey, seni dönüştürdüğü şeyden korkabilirsin bir gün.” diyor. Doruk’a tam şu an hak veriyorsun. Yaşama öyle açsın ki… Kendini yırtıp atmaktan başka yapabileceğin bir şey yok sanki.

Mavi (20.07.2017)

Yirmi yedi yaşımda ergenliğe yeniden girmiş gibiyim! Yağmur’la ilk kez, dün Kadıköy’de buluştuk. Onu, kelimelerle nasıl ifade edebilirim bilmiyorum. Evi olarak gördüğü tek şehrin -Ankara’nın- tüm griliğini kendisiyle birlikte getirmişti sanki… Kafe Bohem’e girer girmez onun olduğu masayı gördüm. Sanki, çok önceden tanışmış, ama yıllar sonra karşılaşmış iki kişi gibiydik. Şunu söylemeliyim ki, ona klasik anlamda aslında yakışıklı bile denemez. Onu benim için çekici yapan asıl şey;  kimsede olmayan, adlandıramadığım, hatta içten içe karanlık bulduğum bir şey sanki. Belki de bu yüzden birkaç dakika sonra -onu daha iyi tanımak istercesine- onunla birlikte olmayı istedim. O ,”birlikte olma hissi, ilk anda oluşmayan tüm aşklar sahtedir.” demişti bir yazısında. Haklı olduğu gerçeğini, kafede yarım saat anlamsız cümleler kurup kaldığı yere gidince, konuşmaktan ziyade atomlarımızın birbirine karışmasına saatlerce izin verirken anladım. Onu içimde hissetmek, sıcaklığında saatlerce ısınmak… Aynı şarkıda tüm gece birlikte yükselmek ve düşmek… Onunla sanırım gerçekten de “doğru ve yanlışın ötesinde bir yerde” buluştuk.

Kırmızı (12.10.2018)

Gerçekleşmeyecek bir yaşam ihtimalinin heyecanı, zamanda artık geleceğe ve geçmişe savrulurken, anda hissettiğin şey alışkanlıklarının sende bıraktığı: “Bir yerden hatırlıyorum ama adını söyleyemiyorum.” haliyle sanki aynı tatta. İçinde bir şeyleri ölmeye bırakırken bedenini de hissetmeyi bırakıp, uzun zamandır kimseyle birlikte olmadın.

Salt bedensel açlık hissiyle, çıplak yatağa uzanıyorsun bazen. Kimden ya da neyden eser kaldığını bilmediğin bir korkunun, sana yabancılaştırdığı o bilinmeyen derin boşluğa elini götürdüğün anlarda, sevdiğin o tadı anımsarken, kalp atışın hızlanıyor. Ürküyorsun. Ardından, düşüş anlarında hissettiğin hüzünle, kendini her seferinde farkına varmadan kendine sarılır halde buluyorsun. Bu durum, her seferinde zamanda dağılması gereken özlemin karşısında seni çırılçıplak bırakıyor.

Oysaki onunla klasik anlamda bir ilişkin bile yoktu. “İlişki” demişti sana “tutkuyla, dolayısıyla yaşamla aynı anlama gelmiyor. Sevgi; hem kendini hem onda var olan her ne ise onu özgür kılmaksa bir kalbi sahiplenerek sadece kendine esir etmek, karşılıklı köle olmaktan başka bir şey değildir. Oysaki aşk; büyümek, dönüştürmek, değişmek için var!” O, tüm bunları söylerken bedenlerinizin çıplaklığında çoktan kaybolmuştunuz. Belki de sadece sen kaybolmuştun. Kendini, yeniden onun küçük çekik gözlerinde arıyordun. 

Aranızdaki engel, bir başkası ya da bambaşka olanaksızlıklar değildi. Aranızdaki engel; o ve onun kurşun geçirmez biricik dünyasıydı! Ona bakınca gördüğün bir insan bile değildi. İnsan vücuduna sığmaya zorlanmış karanlık, yabani bir varlıktı sanki. Ancak gülümseyince üzerinde giydiği çekik gözler, onu insan kalabalığı içinde gizliyordu. Sanırım, bu yüzden yalnız kaldığınızda gülümsemekten ziyade içten bir şekilde gülüyordu. Belki de o farklı dünyada var olduğunu sanıyordun ama sadece “gece” onun eviydi. Gündüzleri ise, kendisinin dışında, yurdundan sürülmüş başka birine daha ihtiyacı yokmuş gibi davranıyordu. Yine de, bir bağımlı gibi çoğu gece kendini onun teninde buluyordun.

Birlikte bir kafede oturmak, tatile gitmeyi istemek ya da bir manzaranın önünde birbirine sarılmış bir şekilde bir fotoğraf karesine sığmaya çalışmak… Bunlar, ikinizin de birbirinizden isteyeceği ya da beklediği şeyler değildi. Onun başkasıyla yatma ihtimali canını bile acıtmıyordu. Çünkü “onun içinde var olan ve senin içinde de yaşayan bir şeyleri”, kısa bir anlığına da olsa, bir tek onun gördüğünü biliyordun. Yine de, birlikte yükseliyordunuz ama düşen sendin. Onunla olan ne varsa yıkmana ve kaçmana sebep olan şey; “ben” dediğin şey “sen”e dönüşürken, asla var olamayacağını bilmekti. O, öykülerine senden parçalar eklerken; sen, artık bir şey yazamıyordun bile. Onun etkisi azaldığı anlarda, dış dünyayı fark ediyordun ama uzay ve zaman ona aitti senin zihninde. 

Sevmek, onun dediği gibi “özgülükse” eğer kendini, onun dünyasında artık kaybolmuş hissederken; “müziği kapatıp gitmek”, kendine doğru attığın, tek gerçek bir adımdı. 

Mavi (12.11.2017)

Doruk, iyi ki var diyorum her seferinde. Yağmur’la aramızda olan bağı, bir tek o anlıyor. Yağmur, Ankara’ya üniversitedeki konferansı için döndükten sonra, Doruk aradı ve sesimden iyi olmadığımı anladı sanırım. Adliyedeki işi bittikten sonra, adaya geldi. Deniz kenarında, bankta konuşurken iki şişe şarap bitirdik. “Ölmenin” dedi “değişik yöntemleri vardı. Sen, ona aşık olmayı seçtin bunun için. Sana, kızamıyorum çünkü seni çok iyi hissediyorum. Bir gün, onu bir daha göremeyeceğini bilsen de hissettiğin en gerçek şey; onun sana bıraktığı o güçlü duygu ne ise o olacak. Bunu, istesen de artık engelleyemezsin.” Söylediği her şeyi gece boyu düşündüm ve sabah dersten sonra, dergiye yollamak için yeniden bir şeyler yazdım bugün. Doruk’la konuşmak, beni her seferinde “bir şeyler yapmalıyım artık!” hissi ile bırakıyor. Bu kadar günü birlik ilişkiler yaşayıp, işinden başka bir şeye önem vermez gibi gözükürken nasıl bu kadar derin olabiliyor?  

Kırmızı (13.11.2018)

Tutku, sevgi, aşk! Bu kelimeleri zihninde bir çekiçle sürekli parçalara ayırıyorsun. Zehir akıyor sanki her parçadan. Ve sen, zehrini boşaltmak istercesine anlam yüklemeden birileriyle birlikte oluyorsun. Bir şeyler hissetmeye açsın sanki. Aslında sen, hep açsın artık! Artık o, yok. Yağmur yok! Ülkeden bile gitmiş üstelik. Ona gidecek tutku bile yok artık içinde. 

Son gün, ona: “Seninleyken, kendimi artık kaybolmuş gibi hissediyorum ve bu durum, bana artık nefes aldırmıyor” demiştin. Yağmur ise sana ilk defa hüzünle bakmış ve “tutku” diyordun, “Birbirinde hiç korkmadan kaybolmaya hazır olmaktır. Bunu yapabildiğimizi görmüyor musun?” diye sormuştu. “Ben, korkuyorum artık ve kendim olmak için yeniden, pes ediyorum tüm bu saçmalıklara!” diye haykırmıştın. O, ise “Özgürsün, Okyanus…” diyerek sana gülümsemişti. İstediğin gibi “özgürsün” artık. Düzenli bir ilişki, ev, iş… Bundan sonra, bunlarla avunabilirsin ama beceremiyorsun hiçbirini. Direneceğin, uğrunda mücadele etmeyi istediğin bir şey yok artık. Giderek kayboluyorsun. 

Kırmızı (13.02.2019)

Derinlerinde hissettiğin hazzın doruğuna daha çok ve daha hızlı tırmanmak istercesine “Daha hızlı! Çok daha hızlı!” diyordu tüm atomların hiç konuşmadan. “Seni seviyorum!” diyerek kendini karanlık boşluğa daha çok bırakıyordu karşındaki ses… Tam o doruktan, kendini boşluğa bıraktığın an geldiğinde ise parçalara ayrılmadan, düşüşü yaşamak istedin yeniden. Üzerinde sıcaklığını hissettiğin bedenin nefesini, dudağının tam kenarında hissediyordun. Biraz önce, geri sayım yaparcasına hissettiğin tüm o anlar, bedenin kendine en yabancı ama aynı zamanda en tanıdık yerinde ıslak bir düş gibi duruyordu ve sen sanki artık andan koşar adım ileri gidiyordun. Tam o an, düşsel bir gerçeklikten çıkıp, çıplak vücudundan ayrılan yüze baktın. Biraz önce kendine en yaklaştığın anın sırdaşı olan Doruk, karanlıkta birden yabancı biri gibi göründü sana. Aniden irkildin ve tüm o düşüş anında yine sarılmalara susadığını fark ettiğinde ise yataktan kalkıp bir bardak suyu hızlıca içtin. O, sen döndüğünde sana sıkıca sarıldı ve “Artık birlikte kaybolurken, kendimizi ve birbirimizi bulmayı yeniden öğrenmeliyiz.” dedi ve seni öptü. Bir şeyler söylemek istedin ama bildiğin tüm dilleri bir kenara bırakmak, sana o an daha cesurca geldi ve sadece sustun. O, sana sarılırken, uykuya daldığında boğulur gibi hissettin ve onun kollarından bedenini ayırdığında gözlerini kapattın ve gördüğün düşü hatırlayamadığın bir güne uyandın. Onunla birlikte yürürken, “gündüz” sana bir daha asla ait olamayacağın bir zaman dilimi gibi göründü. Doruk, sana: ”Şapkanı tak istersen” derken gerçekten çok üşüyordun. Artık Doruk’un yanında da yalnız hissediyordun ve bu yalnızlıkla da gerçek anlamda tanışman demekti. Bir daha, onu istesen de göremeyeceğini biliyordun. Metrobüste, sırf konuşmak için ona kamp yapmak istediğini ama kamp alanında hala seni en çok korkutan şeyin vahşi bir hayvanla karşılaşmak olduğunu söyledin. O ise öyle bir anda hiçbir şey yapmadan hareketsiz durmanı söyledi sana. Söyledikleri, zihninde seni tek bir yere yeniden götürdü. Onunla karşılaşmıştın ve kamp alanında çoktan kaybolmuştun!

Mavi/ Kırmızı (19.07.2019)

Bir resim var, gecede sen çizmişsin ama onu tanımıyorsun artık. Resim, sana haykırıyor: “Bak buradayım!” diyor ve sana doğru gülümsüyor.  Resim, seni içine çekip orada öylece hareketsiz bırakıyor. Yine de SEN: “Şimdi gitme vakti diyorsun, benden çok uzağa!”

….

Defteri kapatırken içimi çekiyorum nefes alabilmek için yeniden. Okyanus en son yazısında “Sein” diyor “Almanca’da iki anlama geliyormuş: ‘Var olmak’ ve ‘Onun olmak.’  Ve ben,“sein” sözcüğünü sesli bir şekilde heceledikten sonra zihnimde çekiç sesleri duyuyorum. İsa’yı yeniden, tek başıma çarmıha geriyorum sanki. Ya da ben İsa oluyorum ve çarmıha kendimi geriyorum. Çekiç sesleri ve onun defterdeki tüm fısıltıları birbirine karışıyor. Evlerine giden o yokuşu tekrar tırmanacak deliliği ve ölümü kendimde bulamıyorum artık. İlk vapura biniyor ve yola çıkıyorum. Vapurda denize baktığımda gördüğüm tek şey: boşluk! Bir süre sonra, onun ölmeden önce dinlediği şarkı dilime dolanırken, kendi otopsi raporum yanı başımdaki defter oluyor.

“Birbirimizi tanıdık, tekrar tanıdık

Gözden kaybettik, yine kaybettik.

Tekrar buluştuk, tekrar ısındık.

Sonra ayrıldık.

Herkes kendi yoluna gitti, hayatın girdabında”