Bir varmış, bir yokmuş… Masallar varmış içinde kadınlar olan, güzel, narin, tatlı… Fakat masallar yokmuş içinde kadınlar olan, güçlü, bağımsız, kusurlu, özgür, kurtarılmaya ihtiyacı olmayan… Kadınlar varmış süregelen çağlardan, toplumların çöküşlerinden, zamanların karanlıkla birleşimlerinden çıkagelmiş, açıklanması çağlar sürmüş. Öykülerden, masallardan, mitlerden oluşturulmaya çalışan kadınlar varmış. Yeri gelmiş Adem’in kemiğinden yaratılmış Havva olmuş, yeri gelmiş, boyun eğmemiş eşitsizliğe “Ben de topraktan yaratıldım nedir benim eksiğim?” demiş, lanetlenmiş, Lilith olmuş. Bir zamanlar kadınlar varmış, siyasi, sosyal ve ekonomik alanlarda özgür olan, sözünün bir erkekle eşit sayıldığı koca koca boyları, devletleri yöneten. Sonra birden olmuş iş haremlik selamlık, aklen eksik sayılmış, layık bulamamışlar onu karşı cinsiyle oturmalara, her kötülüğün kaynağı demişler, onu köleleştirip, varlığını sadece neslin devamı olarak görüp, dünya işlerinden soyutlamışlar. Çağlar atlanmış, ne imparatorluklar yıkılmış, kadın hala geleneklerde, kitaplarda, akıllarda aynı kalmış. İnsanlık onu omuzlarda taşınmaya değil, yerlerde sürünmeye layık görmüş, pastoral cennet imgeleri atfetmiş, varlığını sadece doğurganlığına indirgemiş. Sen kutsalsın, deyip ayaklarına cennetleri sermiş. Lakin kadın çocuk doğurmadığı, ona verilen emirleri yerine getirmediği sürece yok sayılmış. Çok zamanlar geçmiş… Gelmişiz bugünlere, kadınlar varmış, şehirler içinde, bedenlerinden önce ruhları öldürülen, kanatları koparılıp, zincirlenmeye, kalpleri silinmeye çalışılan, yine de yüzünü ışığa dönen, hep bir ağızdan ben buradayım ve var olacağım deyip hakikatin peşinde koşan…

Kadınlar…Artık masallardan uyanmanın vakti gelmedi mi? Yüzyıllardır masallarla, deyimlerle, nasihatlarla, gelenek çatısı altında masumlaştırılarak bin bir türlü şeye maruz kalırken, sadece tek bir şekle sokulup yok edilirken, günlük hayatımızda, dillerde olan bu sömürüye farkında olarak ya da olmadan yavaşça alıştırıldığımız toplum gerçeklerini sorgulamanın zamanı değil mi? Sorgulamayan, düşünmeyen, soru sormayan insan uyuşur ve dünyanın en korkunç hakikati, bir şeylere uyuşturulup, o kötü şeyi görmezden gelmeye alışmaktır. Peki nedir bu aslında bütün kadınların içinde yaşayıp da çoğunun farkına varmadığı distopik gelenek toplumu?

Günümüzde, toplumun her kesiminde geçerli olan eril sömürünün geçmişteki en acı kaynağı yaralarını kendi yollarıyla duyurmaya çalışan Anadolu kadınlarıyla başlamıştır. “Çemberimde gül oya gülmedim doya doya dertleri karıyorum günleri saya saya…” Bir türkü, belki de yıllardır Anadolu kadınlarının kimsenin görmediği acılarını anlatacak denli gerçektir. Türkiye’nin şehirlerinden herhangi birinde, küçük bir ilçesinin pazarında ya da bir tatil beldesinde kafamızı çevirip gördüğümüz ama çoğumuzun hikayesini bilmediğimiz, o ince ince işlenmiş güzel oyalar, her biri kendi başına bir sanat eseri olan ve her birinin ayrı hikayesi olan… Bazen tek bir oya bir toplumun kadınlarının çektiği acıları anlatır. Anadolu’nun bağrında daha küçüklükten bir ailenin kızı olarak doğmuşlarsa onlardan beklenen şeyler fazladır. Ev işlerini yapmaktan, bir köle gibi hizmet etmekten öte hep susmaları beklenir. İçlerindeki çığlıkları bastırmaları gerektiğinden gözyaşlarını başka yollarla ifade ederler. Oyalar… Her biri başka bir kadının sessiz çığlığı, hepsinin öyküsü bugünün ve yarının kadınının ortak kalp ağrısı. Hepsinin, her bir renkle, iplikle anlatmaya çalıştıkları, dışarıya söyledikleri bir şey var. Anadolu’da daha küçük yaşlarda evlendirilip, kocasının evine giden kızlar, kocalarından ya da onların ailelerinden gelen çeşitli zulümlerle yüz yüze gelir. Kaçıp gitmek isteseler artık dönebilecekleri bir ev yoktur, çünkü o ev “baba evine” dönüşmüştür ve o kutsal kadınların yaşamını belirleyen “el alemin diyecekleri” ve nasıl ayıplanacakları durumu onları o eve kabul ettirmez.  Bu yüzden oyalar isimlerini kimisi akşam yemeği beğenilmediği için kocasından dayak yiyen kadının yaralarından, kimisi kaynanasından çektiği çeşitli psikolojik ve fiziksel şiddetten alır. Bu şiddet döngüsünü besleyen ve toplumun kadınlarında hala derin yaralar bırakan eril sömürünün bir ürünü olan, geleneklerle süslenmiş kadın sömürüsü hâlâ kültürümüzün bir parçası olsa da, umutsuz olan durum kimsenin bunun farkında olamaması.

Bu toplumda kadınsan eğer, ister en çağdaş ve medeni yerde, ister en bağnaz zihniyetlerle dolu yerde ol, adını gelenek koydukları ve bir takım cadı yakma törenleri olan, kadınların ruhunu günden güne öldüren, bunu örf ve adetlerimiz diye dikta ettikleri birtakım ölmesi gereken gerçekler vardır. Modern, muhafazakar, çağdaş, yobaz fark etmez. Eğer kadınsan, sana layık bulunan iş, “Yuvayı dişi kuş yapar.” zihniyetinin getirdiği, lafta büyük bir güzellemeyle yuva yapmaktır fakat toplumumuzda bunun gerçek anlamı kocasına hizmet eden ya da ev işlerinden başka bir hayatı olmayan kadınlardır. Erkek çocuklarına “Göster oğlum pipini.” safsataları taciz diliyle kendini çoktan göstermiştir zaten, bunu beraberinde getiren eril zihniyet çocuğun sünnet törenini davul zurnayla kutlar. İş kadınlığa ve bununla ilgili şeylere gelirse eğer ortalığı fısıltılar kaplar, daha ilk regl olduğunda, kız çocuğuna saklaması söylenir. Çünkü kadınlık ve onunla ilgili her şey ayıptır. Markete gidersen siyah poşet verirler ve sana yine bunu gizlemen gerektiğini söylerler. Belli bir yaşa geldikten sonra buna şanslıysan “Artık evlenme yaşı geldi.” lafları eklenir. Olur da onlara göre biraz geç kaldıysan ve sadece kadınsan “evde kalmış” olursun. Evleneceksen, hâlâ ülkenin çoğu kesiminde büyük bir rol oynayan ve kadını bir malmış gibi değer biçerek üzerinden pay çıkaran, başlık parası olayı gerçekleşir. O da olmazsa her işine geldiğinde ben çağdaşım rolleri oynayan insanlar tarafından, kendilerince geleneklerine bağlılıklarını gösterdiğini düşünüp, bu işi normale indirgeyerek “kız isteme” olayı gerçekleştirilir. Sabahattin Ali’nin daha o yıllarda “Kadın bir erkeğe varmaz, kadın bir erkeğe verilmez ve bir erkek bir kızı almaz, (almak-vermek) bu tabirler kadını kıymetten düşüren, ona en hakir mahiyeti veren şeylerdir ve her şeyden evvel bu zihniyeti kadınlarımız kafalarından çıkarmalıdır; bilmelidirler ki iki cins birbiriyle hayatlarını birleştirirken yuvaya getirdikleri aynı kıymette şeylerdir ve koca mal sahibi değil, ortak, hayat ortağı demektir.” diyerek çok eski dönemlerden bunun yanlışlığını ortaya koysa da, günümüzde hâlâ her kesimden ve her düşünceden insan bu zihniyetten çıkamamıştır.

Kadının yaşayış şeklini, bedenini, düşüncelerini, eteğini, gülüşünü ve varoluşunu kendi bildiği ölçü birimleriyle ölçmeye çalışan bu sapkın zihniyet asla durmaz, çünkü namus onlar için çok önemlidir. Ama bu namus denilen kavram sadece kadınlarda geçerlidir, çünkü dayatmaya çalıştıkları işkenceleri, bu ikiyüzlü namus ve ahlak çatısı altında geçerli gösterebileceklerdir. Bu yüzden evlenmeden önce kadının “el değmemiş” olduğunu tescilleyen ve onu bir hediye paketi gibi ailesindeki erkeğin gelinliğinin beline kırmızı kuşağı gururla bağlayarak topluma sunduğu zihniyet bununla övünür. Bu evlilik ritüelleri, adeta bir mal seçermiş gibi kadının “sağlam” olup olmadığını kontrol ettikleri gelin hamamı, kanlı çarşafı asma ve yüz görümlüğü gibi kadınları aşağılayıcı uygulamalarla devam eder. Maalesef ki hâlâ toplumun çoğu kesiminde bilinçli, bilinçsiz çoğu kadının içinde olduğu bu sapkın gelenekler, kadının yaşayışına olduğu gibi, cinselliğine de müdahale ederek, onu bir eşyadan daha değersiz gösterir. Bununla kalmaz evliliğin getirdiği zihniyet, kadının nüfus cüzdanında memleketini kocasının memleketi sayar ve özgür iradesini, kendi benliğini de yok eder. Bütün bunlarla birlikte kadın artık kendi kimliğiyle değil kocasının kimliğiyle var olur, sosyal hayatını bırakın onu bütün insan yapan şeylerden soyutlaştırılır.

Dün, bugün, belki de gelecekte hâlâ geçerli olacak olan bu ve bunun gibi masum gösterilerek kadının benliğini hiçe sayan gelenekler beraberinde sefillikler ve yıkımlar getirmiştir. Ama kadının olduğu yerde her zaman mucize de vardır. Yıkımlar, yeni başlangıçlar ve umutlar da getirir. Gün gelip de dimdik durmaya çalışırken yorulursa ruhlarımız,her karanlığın ardında ve her gözyaşının altında sonsuz bir ışık vardır, yeter ki kanatlarımızı açıp uçacak cesaretin kendimiz de olduğunu bilelim!

“Ağaçlarının ucunda çanlar çalan iflah olmaz bir kadından, kadınlardan siz korkun! Sanmayın çok azız, birimiz çanımızı çaldığımızda ötegeçelerden ses verenlerimiz elbet olacaktır!” -Melike Koçak (Bianet

Kaynak: Kampüs Ses Ver, Başlık Görseli, Görsel 1, Görsel 2