Kristal zamanlar… Nereden bakarsan bak çok canlı, heyecanlı… Nereden bakarsan çoktan ölmüş, gömülmüş… Nereden baksan alçak, katil zamanlar… Hikâyeler inşa ediyoruz, anlatıyoruz geniş geniş… İnanıyoruz, inandırıyoruz. Kentler, paralar, okullar, sistemler, insan hakları, laiklik, aydınlanmışlık. “Aa bir de bakmışık aydınlanmışık!”

Parlak, boyalı bir kâğıda kanmışık. Üzerindeki imzanın dahi kimsesiz olduğu bu kâğıda 7 milyar insan bir anda inanmamaya başlarsa bütün sistem çöküyormuş! Bu da böyle garip bir hikâye işte. İnsanın anlam dünyası nelere kâdir.

İnsanlık hakkına ne zaman sahip çıkacak, Thomas Paine’in “modern insan hakları” yeryüzünde gerçek anlamda ne zaman vuku bulacak kim bilir? İnsani haklarını kendi rızasıyla otomat, seri, pasif, öğrenilmiş davranışlarıyla “el aleme” devreden toplum, irade ve ruhunu her gün yeniden yapılandırmaya devam ediyor. Bellek de iğdiş edildiğine göre hatırlanacak ne insan ne de hakları kaldı belki de. İnsanlığın kendine yaptığı en büyük haksızlık…

Süregelen hak savaşlarının faturası kime çıkarılıp hesabı kimden, ne zaman sorulacak? Belki de “modern zamanlar”da hiç. (Bu ara her şeyin hesabını ya içimizden ya Twitter’dan sormayı “tercih” ediyoruz.)

Nesne insanı kontrol edeliberi bizim için sınırlandırılan potansiyellere kanıyoruz. Bazen bile isteye katılıyoruz. Kenti beğenmiyoruz. Yeterince gri.

Kendimize yeni iletişim mekânları yarattık, uzakları yakın, yakınlarıysa uzak yapan. Artık yakınlar gerçekten göremeyeceğimiz kadar uzak. Kalabalık, sığmaya çalışıyoruz. Acaba kendi hapishanemizi mi yaratıyoruz? Yeni sanal iletişim ortamlarında herkes yardım çok sever, sohbet muhabbet gırla… Aynı yolda yürüdüğümüz merdivenlerden çıkmaya zorlanan yaşlı teyzenin gözleri yardımına koşacak bir omuz arıyor, bulamıyor. Bizim gözlerimiz ise diyar diyar sanal reklamlara kayıyor.

Teyze de istemiyor artık merak etmeyin. Yeterince korkuyor bizden. O korkuyor, ben korkuyorum, ya siz? İnsan insandan korkuyor, insanileşmekten… İnsan, hakkından korkuyor. Hikâyeler anlatıyoruz geniş geniş, karakterler yazıyoruz. Hepimiz biraz yaralı biraz travmatik. Başımıza gelen kötü karşılaşmaları def etmek için kullandığımız enerjiyi, dönüştürme enerjisine çevirmeyişimiz bizi değiştirme potansiyelinden yoksun posalara çeviriyor. Posaysa atabildiğince “slogan” atıyor. Sadece slogan. Zeki ve ahlaklıca ama asla çevik ve yeterli değil. Yaşayan bir organizma olan, dönüşen, dönüştüren toplumumuzun acıları ve kayıpları sindirmesi çok güç. Yaşanan travmaların etkileri hâlâ sürmekte. Ayrıştık, ayrıştırıldık. Trafikte, metrobüste, otobüste birbirimizi gırtlaklamadığımız eve sağ salim dönebildiğimiz bir seyahat günü şanslıyız. Dalgalar halinde çaresizlik, tedirginlik, acı, kayıp hissi, donukluk, yabancılaşma, yalnızlık… Kamusal alanın her alanında öfke, korku…
Freud’a göre travmaları atlatmanın yolu; onun yerine sevecek, güvenecek, sarılacak başka bir şey koymaktır.

Judith Buthler’a göre ise önce tanımak, kabul etmek. “Artık dünya eski dünya değil, ben de eski ben değilim” diyebilmek. Yaşananlar ne zaman toplumca kabul edilir ve görülmeye başlanırsa işte o zaman travmayı yaşayan insanlar “iyileşmeye” başlar.

Kabul etmeden, ne olduğunu anlayıp bilincini açmadan çözemiyor insan. Toplumun bazı bireylerinin yaşanan olaylara duyarsız kalmaları ve destek sunmamaları nedeniyle travmadan etkilenmemiş olsak da yaşadığımız yerde güven içinde hissedemeyiz. Ait hissettiğimiz kültürün parçası olan şarkılar, ritüeller, sembolik eylemlerle kendimizi ifade etmek, duygularımızın yatışmasını ve kendi içimizdeki yaşam gücünü yeniden keşfetmemizi sağlar. Onarımın yolunu açar ve toplum içinde yalnız hissetmeyi engeller. Yaşananları paylaşabilecek alanın olmayışı toplumu “konuşulamayanların” gölgesinde kalmış hissettirir.
İnsanca yaşama hakkımızı korumak gerek.

Daha güzel dünyalara uyanmak dileğiyle…

***Yazıda kullanılan çizimler Ahmet Atil Akar’a aittir.