Bu yıl 16. düzenlenen !F İstanbul Bağımsız Filmler Festivali İstanbul, Ankara ve İzmir’de sinemaseverlerle buluştu. Ben de festivali Ankara ayağında takip ettim. Festivalde 7 film izleme şansım oldu. Seçkide yer alan, fakat İstanbul gösterimlerinde yer alan Koca Dünya, Zoologia ve Moonlight filmlerini de daha önceden izlemiştim. Yine vizyon öncesi, kült ve güçlü yapımların bir araya geldiği seçkiden izleyebildiğim 7 filmi değerlendirmeye başlayalım…

Geceyarısı expresine dönüş: Billy Hayes ve Türkiye’nin hikâyesi

1978 yapımı “Geceyarısı Expresi” filmini herkes bilir. Film, Türkiye’ye tatil için gelen ve geldiğinde üzerinde uyuşturucuyla yakalanıp tutuklanan Billy Hayes’in mahkumiyet sürecini anlatır.
Bu hikâye gerçektir, hatta kitabı da yazılmıştır. Film 1978 Cannes film festivalinde de büyük ses getirir. Fakat filmin Türkiye ve Billy Hayes tarafından çok gerçekçi durmadığı söylenir.
Bu belgesel de film ve Hayes’in hayatından ilginç anektodları yansıtıyor. Filmin ne şartlarda hangi senaryoya bağlı olarak ortaya çıktığı, filmin süreci boyunca nelerle karşılaşıldığı ve Hayes’in İstanbul ziyareti sırasından ilginç görüntüler de belgeselde yer alıyor.

Bu belgesel, Hayes’in kendini ifade etme alanı olmuş durumunda: İzleyenleri, daha doğrusu konuyu bilenleri o yılların gerçeklerine doğru; bilmeyenleri de bambaşka bir hikâyeye doğru götürüyor. Görüntüleri bozuk ve eski durumda maalesef. Ama konusu ilgi çekici. Takip edilesi bir hikâyesi var belgeselin.

Okulda deniz kazası

Okulda Deniz Kazası, çizgi roman yazarı Dash Shaw’ın ilk animasyon filmi. Filmin giriş cümleleri çok enteresan: “Kaç yaşınıza gelirseniz gelin, bir yanınız lise yıllarında kalır, büyümez.” Bu çok doğru; aslında bitti sanırız o hayat, ama bir yanımız o koridorlarda, bahçelerde geziniyordur… Film, hırslarına yenik düşen karakterlere ve doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar sözüne adeta ev sahipliği yapar cinsten. Gerçeküstü bir senaryosu olsa da, hikayesi insanlardaki tüm duyguları içeren yapıda. Başarılı çizimlere sahip olan film, gerçek ve sağlam dostluğun önemine vurgu yapıyor. Her gün koridorlarında yürüdüğünüz okulunuzda, bu kez denizin altındaymış gibi yüzmek ilginç bir serüven olacaktır. Kaçırmamanız dileğiyle…

Camdan atlar

Kanada’dan İran’a doğru uzanan şiirsel bir animasyon Camdan Atlar. Kanadalı Genç bir şair, ama Paris aşığı olan Rosie’nin, İran’a bir festival yolculuğunu izliyoruz. Ardından hayatındaki bilinmeyenleri öğrendiği ilginç ve bir o kadar da duygu yüklü hikâyeleri görüyoruz.

Etkisi uzun süren ve iyi seslendirmelerin olduğu bir animasyon izliyoruz. Filmin en ilginç yanı, bütün karakterlerin görünümünün insan şeklinde olup, Rosie’nin çizgi şeklinde ve beyaz yüzlü halde olması. Bunu ilk başta yadırgasanız da; aslında çok ilginç bir hâl olduğunu keşfetmeniz zaman almayacak. Filmin en göze batan yanı, kesinlikle final sahnesi. Sahnede aşırı bir kopukluk yer alıyor ve beklenen sahneye bir türlü ulaşamıyorsunuz. Finali tamamlanmamış buldum. Filmin finalini saymazsak, şiir dolu hazmetmesi zor bir hikâye var. Am bu zorluk kötü anlamda değil, güzel olan şey zorluk…

Kimse benzemez bana

İsrail yapımı Kimse Benzemez Bana karafası karışık bir kadın olan Joy’un ilişkilerine odaklanıyor. Joy, eski sevgilisini de unutamıyor, yabancı birileriyle de birlikte oluyor. Başından sonuna kadar kafanızın karışacağı bir yapım olarak karşımızda Kimse Benzemez Bana. Birbirinden ilginç sahneler ve oyunlarla dolu bir senaryo ve farklı bir tarzı olan yönetmenle karşı karşıyayız. Yönetmenin kendine has bir üslubu var ve herkese o kadar kolay geçebilecek bir tarz değil bu. Yönetmenden o hissi almak size kalıyor. Özellikle final sahnesiyle ciddi anlamda kafayı karıştıran ve tuhaf bulduğum bir film olu.

Nublu

Türk yönetmen Sercan Sezgin’in New York’ta çektiği Nublu, yine aynı adlı caz müziği yapan bir mekânın ve müziğin bir belgeseli aslında. Farklı ve beklemediğimiz insanlara ve ilginç hikâyelere rastlıyoruz. Çıkış noktası çok iyi bir belgesel niteliğinde. Müzikseverleri ve özellikle caz hayranlarını yakalıyor. Ve birçok kişi hakkında değişik bilgiler de içeriyor. Ama narratifini çok izleyene veremeyen ve fazla uzun bir yapım olmuş olması, biraz negatife doğru çekiyor. Bu belgesel biraz daha anlatma istediğini daha açık anlatsa ve biraz daha kısa olsa, belki de daha iyi bir başarıyı elde edebilirmiş.

Trainspotting – T2 Trainspotting

RENTON (Ewan McGregor), SPUD (Ewen Bremner), SICK BOY (Jonny Lee Miller) BEGBIE (Robert Carlyle)

1996 yılına damga vuran filmlerden Trainspotting‘in devam filmi T2 Trainspotting !F’te sinemaseverlerle buluştu. Festival iki filmin seanslarını art arda koyduğu için, önce Trainspotting sonra T2 Trainspotting‘i izledim. İyiki de öyle yapmışım, çünkü taze hafızayla izlemek kafada iyi sonuçlar bıraktı. Trainspotting, festivalin de dediği gibi kült bir film. Uyuşturucu batağındakilere, gangsterlara ve benzeri tuhaf olaylara rastlıyorsunuz. Güçlü bir senaryo izliyorsunuz.

20 yıl sonra çekilen ikinci filme çok gerek var mıydı, açıkçası bence gerek yoktu. Çünkü ikinci film, ilk filmin üzerine hikâyesel anlamda bir şey koyamıyor. İlk filmde bahsettiğim dünyaya girmemizin yanında, finalde bir ihanet ve cesaret gösterisi görmüştük. İkinci film, bir intikam ve geri dönüş hikâyesi olarak lanse ediliyor. Fakat intikam duygusu “hırs” olarak karşımızda, ama hissiyatı sıfır.

Filmin ilk filmden başarılı farkı, teknolojik gelişmelerden dolayı sinematografinin güçlü olması. Fakat ilk filmin güzel senaryosu üzerine ikinci filmin senaryosu olmamış. Ve diğer bir iyi fark da, Ewan McGregor başta olmak üzere ilk filmden gelen oyuncuların, ilk filmden çok çok daha üstün bir performansla geri dönüşleri.