Karşımda kafasında bir sürü fikir olan, konuşmayı seven ve sinemaya aşık genç bir yönetmen var. İmrenmemek ve feyz almamak elde değil. İlk uzun metrajlı filmi Toz‘a yıllarca uğraşan Gözde Kural ile tanışıklığımız, uzun bir zamana dayanıyor.
Ama sanırım ikimiz de bu kadar büyümemiş ve birtakım yollardan geçmemiştik o zamanlar. Şimdi karşımda daha güçlü ve donanımlı bir kadın yönetmen var. Belki de ben de ilk defa bu kadar çok soru sordum, o da çok fazla bilgiyi en ince detayıyla anlattı, diye düşünüyorum.

Çekimlerinin büyük bir bölümünü Afganistan’da gerçekleştirdiği Toz‘u, birkaç ay önce Boğaziçi Film Festivali’nde izlemiş ve hikâyesinden, oyuncularından ve sahnelerinden çok etkilenmiştim. Gözde’ye sormak istediğim çok şey vardı. Biraz zaman sonra ikimiz vakit bulduk ve Ankara’da buluştuk. Toz‘u, sinema sektörünü ve daha birçok şeyi en derinine kadar konuşmaya çalıştık. Bu röportaj konusunda Filiz Kural ve Pınar Cura’ya da teşekkür etmeden geçmek istemiyorum. Şimdi sözü çok da fazla uzatmadan röportaja geçelim derim, çünkü çok dolu bir röportaj okuyacaksınız…

“Beni sanata yönlendiren; annem oldu.”

Sinemaya kısa metrajlı filmlerle başladın, ardından ilk uzun metrajlı filmini çektin. Peki seni yönetmenliğe götüren süreç nasıl gelişti? Başlangıcından bu ana kadar ilerleyen kariyerini nasıl anlatırsın?

Ben, bütün planlarımı avukat olmak üzerine kurmuştum. Avukat olup, Ortadoğu çalışmaları üzerine master yapmayı planlıyordum, zaten Afganistan ve Filistin gibi yerlere ilgim vardı. Beni sanata doğru yönlendiren annem oldu. Ve Bilgi Üniversitesi’nde Reklamcılık bölümüne girdim. İlk sınıfta, Reklamcılık bölümünün hiç istediğim bir bölüm olmadığını fark ettim. Durum böyle olunca ne yapmalıyım diye düşünürken, bir yandan da kısa kısa hikâyeler yazıyordum. Ama kamerayla bir interaksiyondan çok, yazı yazma ve hikâye yaratmayla ilgili durumlarım vardı. Ama bunu hiç keşfetmemiştim, ya da biri bu kız yazar olur dememişti.

Daha sonra Sinema Televizyon üzerine çift ana dal yaptım, o da şu şekilde gelişti; Kieslowski’nin “Öldürme Üzerine Kısa Bir Film” filmini izlemiştim. Onu izlerken bir anda bir aydınlanma anı yaşamıştım, dur bir dakika falan olmuştum. Ardından Oliver Stone’un Katil Doğanlar filmini izledim. Kesinlikle, yapmam gereken işin bu olduğuna karar verdim. Ve okuduğum bölümün notlarını yüksek tutarak, sinema televizyon için “double major” yaptım. Bilgi Üniversitesi’nin İletişim fakültesi ve Sinema bölümü şimdi tam nasıl bilmiyorum ama, girdiğim dönemde çok iyiydi. İnsanlar bir şeylerden bahsediyorlar, ama hiçbirini bilmiyorum. Bir iki yılım, sadece kitap okumak bol film izlemek ve kamerayla haşır neşir olmakla geçmiş. O arada ilk kısa filmimi çektim. 3-4 ay aranın ardından ikinci kısa filmimi çektim. Ve iyi bir grup oluşmuşuz okulda film ekibi olarak.

Bu grup okulda öğretmenler tarafından yapılan bir eşleşmeyle mi oluştu yoksa kafası uyanlar mı bir araya geldi?

Öyle bir grup oluşturmuş olduğumuz fark ettik ki, 17 kişiyiz ve herkesin sette bir görevi var. Mezun olurken, diğer herkesten çok kısa film çektiğimi fark ettim. Bunlar da bir deneme yanılma yoluyla oldu yani 7 kısa filmin 6 tanesini ben yazdım, bir tanesini adapte ettim, acaba başkasının hikâyesini çekebiliyor muyum diye. Mezun olduktan sonra yönetmen asistanlığı denedim, ama beceremedim. O çok ciddi bir meslek. Birkaç reklam ve klip işi derken, asıl istediğim şeyin bu olmadığına karar verdim. Ankara’ya, evime döndüm. Aklımda bir hikâye vardı, filmdeki Emir’in hikâyesiydi bu. Bu hikâyeyi Afganistan üzerinden yazmaya başladım.

“Nedense beni bir şey, Afganistan tarafına doğru çekiyordu.”

Doğuya, Afganistan’a daha önce gitmiş miydin?

Yok gitmemiştim. Ama nedense beni bir şey, Afganistan tarafına doğru çekiyordu. Bazen öyledir ya, bir yer hakkında o kadar çok şey okumuşsundur ki, örneğin Paris ve Roma. Gitmemiş olsak bile neye benzediğini az çok biliriz. Ben de Afganistan hakkında o kadar çok kitap okumuş; o kadar çok bilgi, belge karıştırmıştım ki, beni bir şey oraya doğru sürüklüyordu zaten. Bir gün aileme dedim ki: “Ben Afganistan’a gidiyorum.” Bunu denemem gerekiyordu çünkü. Asıl amaç, “ben burada uzun metrajlı bir film çekeceğim“miydi tam emin değilim. Çünkü bambaşka duygularla gitmiştim oraya. O gençliğin verdiği hazla da, Afganistan’a geldiğimde “Ben burada bir film çekeceğim.” dedim. Ne zaman olur bilmiyorum, umarım çabuk olur dedim. 4 yıl yapım aşamasıyla uğraştım. Koşullar oluşunca da filmi çektik.

Toz‘un hikâyesini nasıl ortaya çıkardın? Emir karakteri üzerinden yazdığından bahsettin, ama senaryoda Azra karakteri daha hakim. Senaryo sürecin nasıl sürdü ve hikâyede nasıl bir yol aldın?

Üniversitedeyken, kadınlarla ilgi bir çalışma yapmıştım. Tecavüz ve şiddet mağduru kadınlar üzerineydi. Bunları yaptıktan kısa bir süre sonra, bir şey fark ettim: Bu insanların çocukları var. Bu travma nasıl atlatılıyor sorusunu aradım. Çünkü ben annenin psikolojisinin, anne karnındayken çok fazla çocuğuna da geçtiğine ve ömür boyu bunu taşıdığına inanıyorum. O yüzden bu çalışmanın içindeydim. Ve orada kendi adaletimi sorgulamaya başladım ve akla gelen ilk soru “Ben ne yapardım?“dır ya…

Daha sonra da bu konuda çok ilginç bir hikâye dinlemiştim, Bulgaristan’dandı bu hikâye. Bunlar üzerine üç kardeş çıktı ortaya. Kızı bana evirmeye çalışırken, çünkü Azra karakteri duygularını belli edemeyen, soğuk ve neye nasıl tepki vereceğini çok kestiremeyen bir kadın. Benim o zamanki hallerim gibi aslında. Bir de tam tersi, henüz ergenliğini atamamış çünkü yaşayamamış bir çocuk var. 25 yaşında olmasına rağmen artistik hareketleri ve dışavurum hareketleri olan ve üzerinde bir ağırlık olmasından kaynaklı atamayan bir erkek. Giriş, gelişme ve sonucun nereye bağlanacağını yazdım. Senaryonun ilk draftını çıkartır çıkartmaz Afganistan’a gittim.

Ne kadar sürdü senaryonun ilk draft halini çıkartman?

1 yıl kadar sürdü. Çünkü Afganistan’ı araştırma süreci vardı. Orada, Özbekler ve Peştunlar gibi kökenlerin olduğu etnisiteler var ve onların arasında olan bir sürü şey var. Ayrıca ben dışardan bir yabancı olarak gittiğim için, oradaki etnisite durumunu anlatmak benim haddime değil. Aslında orada çok derin hikâyeler var. Biz nasıl Türkiyeliyiz, ama bir takım ırklar da var içimizde. Hani bazen yabancılar gelip hadsizce anlatırlar ya Türkiye’deki mevzuları, halbuki işin dinamiğini bilmezler yani nasıl olduğunu.

Benim davam aslında, bir kadın oraya gittiğinde gözü bir kamera olsa neler görür acaba? Şehirli bir kadın, ama kökleri de oraya bağlı. Hikâye bu tarafa gelince iş, Azra üzerinden dönmeye başladı. Filmde karşılaştığımız erkek prototipleri, benim Kabil’de yani Afganistan’ın metropolünde karşılaştığım erkek prototipleri.

Azra’ya destek olarak Macit karakterini de koyman çok akıllıca olmuş bence..

Azra’nın karşısına çıkan Macit karakteri, hakikaten orada yaşayan bir karakter aslında. Mesela Afganistan’a gitseniz, o karakteri o restoranının oralarda bir yerlerde bulursunuz. Genelde doğu hikâyelerinde eklenen ve ilk akla gelen yakışıklı, esmer ve kaslı bir erkektir ve onunla bir bağ kurarsınız. Halbuki ben böyle bir şey istemedim. Çünkü kız karakterimiz onunla duygusal bir bağ kurmuyor. Majeed’i bir kenara bıraktığında, biz Majeed’e ne oldu diye sormuyoruz. Çünkü Macit de Azra için bir istasyon konumunda bir anlamda.

“Afganistan, sinematografik açıdan çok güzel bir ülke. Ama çekim zorluğu açısından kolay olmayan ülke.”

Çekimlere başlamadan önce Afganistan’a gittin ve kafanda çekim için birçok yer belirlediğine eminim. Planladığın şekilde de tamamladıktan sonra, Afganistan’ı bir film çekimi için nasıl bir ülke olarak gördün?

Sinematografik açıdan çok güzel bir ülke, ama çekim kolaylığı açısından hiç kolay bir ülke değil. Çünkü burada veya daha rahat bir bölgede seti organize ederken, orada bir de güvenliği organize etmek gerekiyor. Bu da en zoru tabii. Bizimki biraz karışık bir setti, çünkü askeri stratejiyle ilerleyip bir film çekmeye çalıştık. İzleyici bir şeyi izliyor, bakıyor ve arka planda dönen şeye en fazla zor çekmişler diyebilir. Çekim alanlarını nasıl bulduğumuza gelirsem, çok çekmek istediğim yerler vardı. Özellikle Majeed’in restoranı 4 yıldır belliydi. Ghulhamali’nin evi, ben gittiğimde yıkılmıştı. Ve ana mekân Ghulhamali’nin evi, açı bulmam gerekiyor. O mekânda geçen 25 sahnem var ve sürekli aynı açıdan çekemem orayı. Sürekli açı bulmak gerekiyor ve bu açıların filmle bağlantılı olması gerekiyor.

Mekânları seçerken görselliğe dikkat ederken, güvenlik açısından kordonlayabileceğimiz yerleri seçtik. Hiç bir yerde yayılamadık, özellikle dış mekânlarda az ekiple çalıştık. Ama Afganistan, başka da belirttiğim gibi sinematografik bir yer. Işığı muhteşem, toz bulutu her yer zaten.

Filmin adı da oradan mı geliyor? Adı önceden belli miydi?

Evet, yani kısmen, nispeten. Aslında “Toz’a Sor“du. John Fante’nin de adı öyle olan bir kitabı var. İsim bulamamıştım. Genelde öyle yapıyorum, film bittikten sonra ismini koyuyorum. Ya da, mesela yeni hikâyemde şöyle oldu: “Ne güzel isimmiş ya, ben bunun üzerine bir film yazarım” gibi oldu (Gülüyoruz) Hikâye belliydi aslında ama, ismini bulduktan sonra da şekillendi bir yandan. Toz’da aklıma şöyle geldi. Üzeri kapatılmış ve bir yere kaldırılmış şeyler, hep toz tutar. Afganistan’a gittiğimde de bir toz bulutuyla karşılaşınca, kesinlikle Toz olmalı filmin adı dedim.

Bu kapanma durumu filmde Azra’nın da başında. Ona da Afganistan’da saçını kapatma konusunda uyarıyorlar. Hatta tozdan etkileniyor da…

Evet öyle durumlar var. Bazen işte sahnelerde gayri ihtiyari burnunu kapatıyor. Gerçekten, oralarda o tozdan ve kokudan dolayı kapatıyor. Öykü’nün de istemsizce hareketleri onlar. Karakterin ayrıksılığını çok iyi vermiş oldu. Çünkü diğerleri bu duruma alışmışken, sürekli bir yerini kapatan bir kız var. O da ilginç oldu tabi.

“Öykü’yle yol arkadaşı olabilecek miyiz diye biraz birbirimizi tarttık.”

Cast seçimi için en çok dikkat ettiğin şey neydi? Oyuncularda nasıl karar kıldın, özellikle Öykü Karayel, Beran Soysal, Muhammed Cangören gibi isimler çok iyi seçimler olmuş.

Senaryo ilk draft halini aldığında, ilk Muhammed abiye gitti. Onunla 5 yıllık bir mazimiz var. Ve o karakter oydu, başkası olamazdı. Hatta bir dönem bir işle çakıştı ve “Hayır Muhammed abi sen oynayacaksın bu rolü, yoksa çekemeyiz” demiştim.
Şimdi 116 sahnesi olan bir filmin 100 sahnesinde neredeyse bir kadın karakter var. Bütün yük onun üzerinde baktığında. Her ne kadar yan karakterler onu destekleyici olsa da, bu bir yüktür. Bir kaç isme gidildi bu karakter için. Hayırlısı oldu, ya da olmadı. Hayatın mükafatıdır bu benim için. Olmadıkları zaman çok üzülmüştüm. Şimdi bittiğinde, iyi ki olmamışlar ve iyi ki Öykü’yle çalışmışım. Hayat benim karşıma iyi ki onu çıkartmış. Beğenen olur, olmaz ben çok beğeniyorum. Kendini aştığını düşünüyorum, çünkü fazlaca içselleştirdiği bir durum var. Bu da, kamera yalan söylemez, yansıyor oraya.

Öykü çok iyi bir seçim olmuş bence de, oranın insanı gibi bir havası da var ya. Yüzünde ve gözlerinde görebiliyoruz bunu…

Öykü’yü bana söylemişlerdi daha evvel, çok yetenekli bir baksana diye. Dizisini biliyordum ama ben onu asıl, Katil Joe oyununda izlemiştim ve bayılmıştım. Ama benim aradığım 30-32 yaş profiliydi, Öykü de çok genç. Ama aklıma takıldı ve Öykü’yle görüştük. Ama filmden çok biz biraz birbirimizi tarttık, yol arkadaşı olabilecek miyiz diye. Çünkü onun psikolojisinin değişimi beni etkiler, benim psikolojimin değişimi onu etkiler. Ama o kimya çok iyi tuttu. Biz bir de çok zor bir yere gidiyor olduğumuz için, yol arkadaşları seçtik birbirimize bir anlamda.

Beran’ı da bir arkadaşım tavsiye etmişti. Auditionda, ikimizin de enerjisi tutmadı. O da yapamadı, ben de oyuna kanalize olamadım, zor bir sahneyi oynuyordu. Ama Beran’ı ilk gördüğümde Emir bu ve böyle de kalacak demiştim. Hatta o umudu kesmiş, ben arayacağım dediğimde olmadığını düşünmüş. Öykü’den önce Beran’la anlaşmıştık. Beran çok güvendiğim bir oyuncu, daha da iyi yerlere geleceğine inanıyorum.

Diğer oyuncular zaten en başından, 4 yıl önceden belliydi. O oyuncular Afganistan’dandı. Mesela Salih karakteri ben anlaştığımda siyah saçlıydı, filmi çekmeye gittiğimde saçları beyazlamış ve yaşlanmıştı. Antalya’da En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Ödülü alan Haji Gul Aser’i de gördüğümde de “Aa, sen o sun!” demiştim. Bir tek Kadim karakteri muallaktaydı. Onu da tesadüf eseri bulduk. Majeed karakteri için de Türkiye’den birileriyle görüşüyordum. Fakat nedense, hep aklımdan geçen şunlardı. Evet cast olarak baktığımda doğru ya da yanlış onları bir kenara atalım, stratejik olarak Farsça ve İngilizce bilmeli diyordum. Biz Türkiye’de hem İngilizce bilen cast bulacağız, sonra ona Farsça öğreteceğiz falan onlar zor işler. Doğal ve oradan birini oynatmak istemiştim. Masood’la da çok uzun yıllardır tanışıyoruz, çok yardımları olmuştur bana. Masood daha önce spikerlik yapmıştı ve televizyona aşinaydı. Majeed karakteri de öyle belirlenmiş oldu.

“Sinemayı olgunlaştırmanın yolu, daha çok pratik yapmaktan geçiyor.”

Filme dönmek istiyorum. Aslında filmde çok farklı sahneler vardı, flashback ve rüya sahneleri vs.. Bu sahneleri nasıl düşledin, düşlediğin gibi olduğunu düşünüyor musun?

Gözde Kural yönetmen olarak kim dediğinde, iki sahne söyleyebilirim. O ikisi de flashback sahnesi. Özellikle Emir’in sahnesinin, düşlediğimden daha da iyi olduğuna inanıyorum. İzlediğimde beni bile etkiliyor. Kafamda kurguladığım ışıkla çektim, istediğim gibi oldu. Totale baktığımda, “Şimdi böyle yapmaz mıydım?” dediğim şeyler tabi ki de var. Zaten, sinemayı olgunlaştırmanın yolu daha çok pratik yapmaktan geçiyor. Filmde gördüğün ve benim de gördüğüm hatalar; burası iyi olmuş dediğim şeyler senaryo aşamasındayken de öyleydi. O yüzden o hataları ve iyi gördüğümüz şeyleri bilerek başladık işe. Çok da güzel bir sinema okulu oldu benim için “Toz” u çekmek. Çünkü belirli bir süre sonra ders gibi izleyebiliyorsunuz. Toz bana, yapım, yönetmenlik ve senaryo için iyi dersler verdi.

Çekim sürecinde neler yaşadın? Afganistan gibi çekimi zor bir yerde bu kadar başarılı bir görüntü yönetimi nasıl oluştu?

En başta oraların hakkını verebilecek bir kamerayla çalışmak istiyordum. Oralara, alabileceğimiz ne kadar güzel görüntü varsa alalım tadında gitmiştik. Görüntü yönetmenim Ferhat Uzundağ ile de öyle konuşmuştuk. Onun ilk dramasıydı ve aklına da çok güveniyorum. Kamerayı bir şekilde getirdik, ama nasıl getirdik o bambaşka bir hikâye. 40 gün oradaydık görüntü yönetmeniyle ve 23 günde çekimleri tamamladık. Benim 4 güne yakın çektiğim fotoğraflarım vardı Afganistan’da. O fotoğraflara da bakarak biraz ne istediğimi de istişare ettik. Bazı yerlerden çok hızlı çıkmak zorundaydık, çünkü etrafımız hemen sarılıyordu. Planlamayı iyi yaptık. Gönül isterdik ki, rahat bir şekilde tamamlayalım çekim sürecini. En ufak detaya kadar, oradaki her şeyi alalım isterdim. Bizi de orada zorlayan şeyler vardı. Alabileceğimizin en iyisini aldığımıza ben inanıyorum. Daha iyisi her zaman olabilir. Ama bu sonuçtan çok memnunum.

Afganistan, bahsedildiği gibi zor bir ülke. Hatta sanırım bir bölgede patlama olmuş ve patlama sonrası o bölgeye çekim yapmaya gitmişsiniz. Bunlar yürek isteyen şeyler bence…

O parametreleri düşünmeden bu filme bakmak çok doğru mu bilmiyorum, ama bunlar izleyiciyi ilgilendiren şeyler değil. İzleyici izler ve beğenir ya da beğenmez, duygularını ifade eder ya da etmez. Örneğin, bir şarkıcı sahneye çıkacak. Önceki gün bir yakınını kaybetti. Orada “Show must go on” derler ya, gösteri devam etmeli diye. İzleyici o anda aldığı duyguya bakar. Onun acısı izleyeni ilgilendirmez. Psikolojik bir savaş aslında. Oranın arka planıyla ilgili çok fazla şeyi teğet geçiyoruz. Bunun arkasına da sığınmak istemiyorum. Olayımız bu değil çünkü. Biz sizin önünüze bir film koyduk, beğenip beğenmemek sizlere kalıyor. Ama bu olanlar o 17 kişiye o kadar çok şey öğretti ki, biz mutluyuz ve yola devam. Tabi bunu merak edenler için, vizyona yakın zamanda bir kamera arkası videomuz çıkacak. Backstage deki her şey orada yer alacak.

Çekim ekipmanlarını Afganistan’da mı edindiniz, yoksa Türkiye’den mi götürdünüz?

Çoğu Türkiye’den geldi. Kamera grubu ve ekipmanları Türkiye’den Afganistan’a geldi. Ama zaten çok az olan ışıkları da Afganistan’dan temin ettik. FSM Yapım bu konuda bize çok güvendi. O kadar pahalı bir kamerayı, sigorta kabul edilmeyen bir bölgeye yollamak ilginç bir deneyim olsa gerek.

“Genç bir sinemacı olarak, festivallerde iyi dersler çıkarttım.”

Filmle ilgili yurt içi ve yurt dışı bir çok festivale gittin. Dünya prömiyerini Montreal Film Festivali’nde, Türkiye prömiyerini de Antalya Film Festivali’nde yaptın. Dolaştığın festivallerde izleyenlerden film hakkında nasıl feedbackler aldın?

Montreal’deki izleyici korkunç derecede iyiydi. İyi ki orada açılışı yapmışım. Çünkü bu benim ilk filmim ve ben de yolda bu duyguları deneyimliyorum. Filmini, senin kültüründen apayrı olduğu bir yerde açıyorsun. O insanların kültürel refleksleriyle bizimkiler bambaşka. Bir mekanı, on bin kilometre uzakta bir yere getiriyorsun ve onu yaşatmaya çalışıyorsun. Çok güzel tepkiler aldık oradan ve en çok katılımı söyleşi bizim olmuştu. Ertesi günlerde, orada ana bir sokakta geçtiğimde, festivalde bizi görenler (iki eliyle beğenme işaret yapıyor) ‘Bizim birincimiz sizsiniz’ diyorlardı. Bunlar hoş şeyler tabii ki.

Kötü bir şeyde de, bir yerlere dokunmuşum demek ki ve tartışabiliyoruz doğru veya yanlış olan şeyi diyorum. Mumbai Film Festivali’nde son günlerde olmasına rağmen çok kalabalık bir izleyici vardı, çoğu merdivende oturuyordu. Oradan da çok güzel tepkilerle ayrıldık. Toronto Film Festivali’nde de gösterildi film. Antalya, Montreal’den daha çok şey öğretti diyebilirim. Çünkü Montreal’de çok beğenen vardı ve Afganistan gibi yerler oradaki insanlara çok ilginç geliyor.

Antalya’da da çok güzel bir söyleşi yaptık, iyi tepkiler de aldık. Genelde bütün gösterimlerde bir ya da iki kadın, ağlayarak geliyor yanıma. Çünkü bazı kadınların cesaretlendirilmeye ihtiyacı var. Herhalde onlar da orada o güçlü kadın profilini buluyorlar. Bazı mailler de alıyorum izleyenlerden. Birilerine temas etmek çok güzel bir şey. Zaten başka ne için yapıyoruz ki…

Antalya bana en çok şunu öğretti. Bir ürünü yap, insanların önüne koy ve gerisine karışma. Çünkü eğer gerisine karışırsan, ortalık çok karışır. Çünkü bizdeki eleştirmenler ve izleyici, ‘sen yönetmensin, ben izleyiciyim’ gibi bakmıyor. Hadsizlik boyutuna geçiliyor. Bence bir filmi ‘çok beğendim, inanılmaz’ falan demek de, ‘çok kötüydü’ demek de çok yanlış. Çünkü bir filmi kendi yaşam refleksin üzerinden değerlendiremezsin, özellikle eleştirmensen. O ürünü sevmeyebilirsin, ama senin olayın onun analizini yapmaktır. Ama festivallerde, eleştiri bazında çok güzel yerlere temas eden ve beni açan insanlar oldu. Ben böyle düşünmemiştim, demek ki böyle de anlaşılmış dediğim zamanlar oldu. Genç bir sinemacı olarak, farklı anlaşılmaları da görebildiğim dersler çıkarttım.

Genç bir sinemacı olarak, örnek aldığın veya filmlerini ve tarzını sevdiğin yönetmenler var mıdır?

Kieslowski’nin filmlerini severim. Her seferinde, defalarca izlememe rağmen hayranlıkla izlediğim Pedro Almodóvar filmleri vardır. Pedro Almodóvar, benim için çok mühim bir insan. Onun sahnelerinden, olaylara bakış açısından vs sinemasına biraz yaklaşıp, ondan bire bir etkilenebilirim. O Yeni dönemden Asghar Farhadi var. Güneşli Pzartesiler’in yönetmeni Fernando León de Aranoa’yı severim. Adını duyuramadı çok fazla belki, ama çok başarılı bir yönetmen. Lübnan’lı kadın yönetmen ve aynı zamanda oyuncu Nadine Labaki’nin sinemasını da severim. Sinemayı olgunlaştıran, geçmişten yönetmenlerden bahsetmiyorum çünkü onlar hepimizi etkiledi. Ama ne yaparsa yapsın izleyeceğim ve arkasında duracağım yönetmenleri bu şekilde sayabilirim.

İlk uzun metrajını çekmiş bir kadın yönetmen olarak, bu sektörde yer almak ve yönetmen olmak isteyen gençlere neler önerirsin?

Bizim kültürümüz, maalesef biraz aşağıya çeken bir kültür. Özellikle yaptığımız iş, toplum kalıplarına meydan okuyan bir iş. O yüzden gerekli eleştirileri ve tavsiyeleri alıp, geri kalan her şeye kulak ve göz kapayıp, kendi yollarını bulmalarını tavsiye ederim. Ben öyle yaptım, çünkü “yapamazsın”lar bizi aşağıya çekmekten başka bir şeye yaramıyor. Herkesin bir yolu var ve o yolu içinde hissediyor. O hissiyatlarına güvenip devam ederse, ben bir çok insanın başarılı olacağına inanıyorum. Çok meşakkatli bir yol ve sadece adanmış olmayı gerektiren bir sektördeyiz. Biz sadece bir film çekmiyoruz, onu yazarken ona bir hayat veriyoruz. O yüzden sürekli aşağı çeken ve örseleyen bir toplumdayken, bunlara kulak asmadan herkesin kendi yolunu bulmalı.

“Ankara’da henüz keşfedilmemiş yeraltı hikâyeleri var.”

Ankara’da doğup büyümüş bir yönetmensin. Ankara da bugüne kadar bir çok filme, diziye vs ev sahipliği yaptı fakat İstanbul’a nazaran burası kısıtlı. Ankara’yı sinemasal anlamda nasıl buluyorsun peki?

Bu şehrin, bence çok acayip ve henüz keşfedilmemiş yeraltı hikâyeleri var. Hep İstanbul’un yeraltı ve şehir hikâyelerine bakılır. Görsel açıdan çok uygun uygun olduğunu düşünmüyorum, ama hikâye bazında ilginç şeylerin çıkabileceğine inanıyorum. İnşallah daha fazla film yapma fırsatım olur da, bir gün Ankara’da geçen bir hikâyeyi konu ederim, zaten aklımda var öyle bir hikâye. Genelde bir de sanatçılar Ankara’dan çıkıyor. Ben Ankara’yı binlerce kez tercih ederim İstanbul’a, hem doğduğum yer olduğu için hem de derli toplu, düzenli ve ahlaklı bir yer olduğu için. İstanbul çok fazla karışık ve metropol olmaya başladı. İstanbul’da bile Ankara’lı biriyle karşılaştığımda içim daha rahat oluyor.

“Toz”un ardından yeni uzun metrajlı projenden biraz bahsedebilir misin?

Artık bu güvenlik durumu ve yapım kısmını düşünmeden, o tarafı biraz başkalarının omuzlarına bırakarak yeni bir filme hazırlanıyorum. Senaryosunu yazmaya başladım, yeni mekanlar vs aklımda. Bu sefer bambaşka bir şey deneyeceğim. Toz’a başladığımda 23 yaşındaydım. Şu an 30 yaşındayım ve hayat değişti, ben değiştim, çevre değişti ve dünya değişti. Şimdi bambaşka bir şey deneyeceğim, yine çok mesele ettiğim bir şey hakkında yazıyorum ama bu sefer kadın ve erkek karakterler daha eşit dağılımlı. Bir de bunu deneyelim gibisinden bir şey değil, içimi yoran ve üzen bir hikâye üzerine çalışıyorum. Önümüzdeki süreçler bakalım neyi gösterecek…

Kısa film ve fotoğraf üzerine de bir şeyler yapmaya devam edecek misin?

Aslında bakarsan, Afganistan’da çektiğim fotoğraflar var. Vizyon öncesi ya da sonrası bu fotoğraflardan bir sergi yaparak, ondan edilecek gelirle oradaki okullara araç gereç yardımı yapmayı düşünüyorum. Bakalım o da biraz gelişim aşamasında, fotoğrafları seçiyoruz. Şimdi yine uzun süreli bir yolculuğa çıkıyorum, yeni filmin hikâyesinin geçeceği yere doğru. Orada da yine fotoğrafla başlayacağım. Çünkü fark etmeden bir şey yakalıyorsun ve o anda başka bir hikâye çıkıyor. Afganistan’a ilk gittiğimde çoğu zaman random yani hızlı bir şekilde çekmiştim, çünkü oradaki insanlar ne tepki verirler kamerayı görünce diye biraz çekinmiştim. İkinci ve üçüncüde rahatlamaya başladım, ilginç fotoğraflar yakaladım. Görüntü yönetmenine de, bak böyle bir şey yakaladım bakalım gibisinden konuşuyorduk. Yine öyle yapmayı düşünüyorum. Bakalım yeni, yolculukta neler yaşayacağız.

İnşallah o da başarılı bir yolculuk olur senin için, çok teşekkür ederim bu keyifli sohbet için…

Ben de çok teşekkür ederim.