Günlük çevre haberleri okumamı gerçekleştirirken, bir konu dikkatimi çekti. Son zamanlarda hiç dikkatimi çekmediğini bugün farkettiğim, dönem dönem duyarlı davrandığım, kimi zaman hiç hatırlamadığım, bazılarının hiç bilmediği ve birilerinin de hayatını adadığı işi; hava kirliliği.

Hava kirliliği; yaşadığımız dünyada artık rutinimiz sayılabilecek bir tavrın, gayrımeşru durumların, bir anda, sessiz ve tepkisiz kalmak suretiyle çoğunluklara alıştırılmasına ve artık meşruymuşçasına normal bir çerçeve içine girme tavrının “kurbanı”, bizi çok ilgilendiren önemli, çok önemli bir konu. Hâl böyleyken, yani soluduğumuz hava gayrımeşru yollardan “(kirli de olsa) nefes alıyoruz ya, o yeter” dramasına yeni bir nefes, yeni bir perdeyle başlamamız gerektiğine inanıyorum.

Konunun vahameti bugün ortaya çıkmış değil. Dünya Sağlık Örgütü her yıl hava kirliliğiyle ilgili rapor hazırlayıp yayınlıyor. Bizler de o raporun aynısını yerel, ulusal, basılı, online ortamlarda okuma imkanına sahibiz. Fakat artık o kadar alıştık ki, havanın kirli oluşuna, hava kirliliğine engel olmak bir yana onu artık konuşmuyoruz bile. Oysa yıllardır olan, sustukça artan çok büyük bir sorunlar karşı karşıyayız! Önce sadece ve sadece kızıp kızıp bir şey yapamadığımıza inandığımız, umutsuzluğa düşüp içimizden yakındığımız, sesimiz duyulmadıkça da susup alıştığımız sonra hayret verici şekil ve hızda unuttuğumuz her ‘konu’ birgün sorun oldu, oluyor, olacak. Ve hava kirliliği, sorun olmaktan çıkıp ‘sonumuz olacak unuttuklarımız listesinde’ zirveye oynuyor.

Cumhuriyet Gazetesi‘nin haberine göre; Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) son raporunda Türkiye’nin altı kentinde hava kirliliği için belirlenen eşik değerler normali 4-5 kat aşmış durumda. Ayrıca Batman, Afyon, Osmaniye, Gaziantep ve Siirt halklarının ‘zehir’ soluduğu belirtiliyor. Dünya Sağlık Örgütü‘ne göre havadaki PM10’ların yıllık ortalamasının 20 μg/ metreküpü aşmasının insan sağlığına zararı büyük. Türkiye’deki kentlerin durumu incelendiğinde birçok noktada 20 μg/ metreküp sınırının aşılması da tehlikenin boyutunu gözler önüne seriyor.

Euronews adlı sitede 2013 yılında yayınlanan haberde ise şu ifadeler yer alıyor: ”Dünya Sağlık Örgütü ve Uluslararası Kanser Araştırmaları Enstitüsü çalışmaları neticesinde yayınlanan bir raporda kirliliğin yer yer hayati tehlike oluşturacak, kanserojen etki seviyesine geldiği vurgulandı.

Raporda vurgulanan bir veri de 2010 yılında 223 bin kişinin kirliliğe bağlı olabilecek akciğer kanserinden hayatını kaybetmesi oldu.”

Ntv’nin 2012 yılındaki haberinde; Dünya Sağlık Örgütü’nün dünyadaki her 8 ölümden 1 tanesinin hava kirliliğine bağlı sebeplerden kaynaklandığını açıkladığı rapora ilişkin bir değerlendirme yer aldı. Rapora göre, hava kirliliği ile kalp-damar hastalıkları, kanser ve solunum yolları hastalıkları bağlantılı. Görüşüne başvurulan DSÖ’nün Halk Sağlığı Bölümü başkanı Dr. Maria Neira‘nın sözleri ise ürkütücü: ”Bu rakamların 2008’de yapılan bir önceki araştırmaya göre ölümlerde büyük artış olduğunu gösteriyor. Durum şoke edici ve endişe verici. Veriler, soluduğumuz havanın daha temiz hale getirilmesi için harekete geçmek gerektiğini gösteriyor.

Google’daki aramanıza “Dünya Sağlık Örgütü hava kirliliği raporu” yazıp sonuna yıl yazdığınız zaman geçmişe dönük acıyı görebilirsiniz. Bunlar sembolik kanıtlarımdı. Şimdi duygularıma engel olamayıp üzüntümü sizinle paylaşacağım. Öncelik vermemiz gerekenin hava kirliliği mi yoksa vurdumduymazlık mı olduğu kararını vermek zor değil. Vurdumduymazlığımız yüzünden başımıza bela açmak “açık ve net” alışkanlık haline geldi. Harekete geçmek için uzmanların; hava kirliliğinin önlenemez ve sonuçlarının önüne geçilemez bir hâl aldığını, artık çok geç olduğunu ve soluyacak sadece 3 yıllık oksijenimizin kaldığını açıklamasını mı bekliyorsunuz? Böyle bir açıklama gelmez. Gerçek olsa da panik yapmayalım diye duymayız, zaten kanmaya hazır, kaldırılmaya da alışkınız.

Bahsettiğim çevre bilinci. Bunu oluşturamadık. Sindiremedik neden bu bilincin şart, sistematik işleyen ve akılcı bir yol olduğunu. Çevreyi sevmek ve korumak bir aktivizm değildir. ‘Anarşiklik’ hiç değildir. Çevreyi sevmek demek, yaşamayı sevmek, geleceğe umutla bakmak, gelecek olanlara hacizsiz temiz miras bırakmaktır. Emanete ihanettir çevreye duyarsız kalmak. Dolaylı yollardan idamıdır başkalarının ve bizzat intiharıdır insanın, şahsının. Bu çok kolay.

Hava kirliliği bir yıl içinde milyonlarca insanı öldürüyor veya ölüme yaklaştırıyor. Hava kirliliği tarım faaliyetlerimizi etkiliyor. Hava kirliliği suyumuza da yansıyor. Çevre bir bütündür parçalanamaz, dairenin ortasında insanlar, nereye dönerse dönsün çevresiz var olamaz. Çevremiz, tam anlamıyla, bizim çevremiz. Yüzyıllardır toplumlar oluşturuyoruz, ölüyoruz, yine doğuyoruz. Hayat dinamik fakat biz hayatın bile enerjisine kastediyoruz.

Bugün; Ankara sokaklarını kirlettiği ve toplumu fuhuşa sevk ettiği gerekçesiyle, seks işçilerine ve onların kartvizitlerini basanlara hapis cezalarının yağmış olması? Yüklemsiz bir davranış bence. Emsal olamadı, çünkü eylemi tam anlayamadım. Çevreyi kirletene hapis cezası veriliyorsa neden sokaklar, hava, su ve toprak hâlâ bu kadar kirli ve neden hâlâ etraf çevre katili dolu? Çevreyi kirletenleri yakalama işi ahlak polisinin mi; ahlaksızlık açılımı kim tarafından ne zaman yapıldı neden haberimiz yok? Devletin çevreyle ilgili birimlerinin, insanların parayla ya da bedava sevişmesi ile ilgilenmesinin, toz toplayıcı ve geri dönüştürücü bir yetisi mi var?