Hayvan Hakları Memur ve Avukatlar Birliği (AFADA) tarafından, Arjantin’de Buenos Aires hayvanat bahçesinde bulunan ve doğduğu günden beri hayvanat bahçesinde yaşamını sürdürmüş orangutan Sandra’nın, yasadışı bir şekilde alıkonulduğu sebep gösterilerek mahkemeye başvurulması üzerine, Sandra insana özgü “kişilik” hakları edindi ve özgürlük hakkına sahip olduğu gerekçesiyle milli doğa parkına gönderildi. Karar alma aşamasında mahkemeyi en çok zorlayan durum ise Sandra’nın bir “birey” olarak mı, yoksa bir “şey” olarak mı değerlendirileceği oldu. Peki, insanı diğer bütün canlılardan ayırmamıza sebep olan ve bize böyle sorular sorduran neden ne olabilir?

Hayvan hakları karmaşık bir konudur. Hayvanların ne türlü hakları olduğu belirlenirken, onların bilinçlerini ve duygularını hesaplamak insanlar için çok da kolay olmamaktadır. Haklar verilmeye çalışılırken, onların becerilerini kendi yargılarımıza ve kriterlerimize göre değerlendirir ve onları ihtiyaç halinde kullanabileceğimiz bir kategoriye koyarız. Beslenmemiz, ilaç geliştirme birimlerimiz ve giyim sanayimiz onların varlığına bağlıdır.

Bir de evcil hayvanlarımız vardır. Onları severiz, hastalandıklarında veterinere gideriz ve onları öldürmeyiz. Peki hayvanlara meta gözüyle bakmamız bize neler kazandırır? Onlara hiç zarar vermeden yaşamak mümkün veya doğal mıdır? Normal bir ekosistemde herhangi bir hayvana kendi avcısı tarafından uygulanan avcı baskısı ile karşılaştırdığımızda, artık pek çok ihtiyacını inorganik maddelerle de gidererek, doğayı rahatsız etmeyecek bilgi ve teknolojiye sahip olan insanlar, verdiğinden fazlasını alan bir avcı mıdır, yoksa bize her şey mübah mıdır?

inek ve insan

Doğal bir ekosistemin yapısında çok çeşitli türler vardır. Birincil üreticiler, besin maddelerini üretmek için güneşi veya okyanusun dibinde yaşayan kemoototroflar gibi organik veya inorganik bileşikleri kullanırlar. Başka bir canlıyı tüketme ihtiyacı duymadan kendi besinini üretebilen bu canlılara ototrof denir. Ototrof olmayan canlılara da heterotrof ismi verilmektedir. Ekosistemler içerisinde başka kategoriler olsa da şu an bahsetmeye gerek yoktur. Bizim de dahil olduğumuz heterotrof türlerin, besinlerini diğer canlılardan edinmek üzere evrilmiş bir vücutları vardır. Ekosistemlerde bulunan türler arasındaki ilişki basit bir piramit şeklinde özetlenemez. Besin zinciri diye adlandırdığımız ilişkiler bütünü de çoğunlukla tek bir yol izleyen bir zincir değildir. Bir bitki türünü, örneğin geyikboynuzunu tüketen birden fazla birincil tüketici olabilir. Bu birincil tüketicilerden herhangi biri geyikboynuzuna ek olarak, arpa ve tere de yiyor olabilir. Herhangi bir imkân kısıtlanması durumunda, örneğin; polenleştiricilerin (arı, kelebek, rüzgâr) azalmasından kaynaklanan tere popülasyonu düşüşünde, birincil tüketici, beslenmedeki odağını diğer besinlere yöneltir ve bu da diğer besinler üzerindeki avcı baskısını arttırır. Peki üzerindeki avcı baskısı artan bir türde ne gibi davranışsal ve bilişsel değişiklikler olur?

Davranışsal biyoloji alanında güzel bir makale olan Avcı baskısının Brachyraphis episcopi üzerindeki bilişsel etkileri adlı kaynaktan edinilen bilgilerle avcı baskısını değerlendirebiliriz. Deneyde bir balık türü olan Brachyraphis episcopi kullanılmış. Suyun altında bir rota belirlenmiş ve çeşitli kayalar veya su bitkileri ipucu olacak şekilde, balıkların rotanın sonunda bulunan besine erişme süreleri kıyaslanmış. Gruplardan birinin bulunduğu suya, kendisini avlayan bir avcı tür eklenmiş, diğer grubun bulunduğu suya avcı eklenmemiş. Avcı baskısı uygulanan balıkların, rotayı izleyip besine ulaşma sürelerinde artış görülmüş, labirentin içindeki diğer rotalara saparak vakit kaybettikleri gözlemlenmiş. Başka araştırmalara göre de, avcı baskısının yoğun olduğu yerlerde doğan balıkların, erken yaşta erişkinliğe girdikleri ve hayatta kalması açısından çok fazla yavruladıkları, buna karşılık aynı türün avcı baskısı azken doğan jenerasyonunda enerjinin vücut gelişimine harcandığı, daha geç erginliğe girdikleri ve daha az sayıda yavruladıkları gözlemlenmiştir.

Bu durum sadece balıklara özgü bir özellik değildir. Sosyolojik açıdan baktığımızda, insanlar da bu konuda balıklara benzer bir eğilim gösterir. Gelir dağılımı adil olmayan ve ifade özgürlüğünün hüküm sürmediği ülkelerde, azınlıklar üzerindeki avcı baskısı yüksektir. İşlerini veya hayatlarını kaybetme oranları ve buna bağlı korkuları daha yüksektir. Bu sebeple erken yaşta olgunlaşırlar ve hayatta kalması veya aile için gelir elde etmesi beklentisiyle çok sayıda çocuk yaparlar. Burada avcı baskısını yaratan, sermayenin sosyal yaptırım gücüdür. Yani insan insanın kurdurur diyebiliriz. Görebildiğimiz gibi hayvanlar sadece bilinç taşımakla kalmıyorlar, bizimkine yakın; ama farklı dış sebeplere bağlı kaygılar da yaşıyor ve bizlere benzer tepkiler geliştiriyorlar.

Hayvanlarla bu kadar benzerlik gösterirken bizi onlardan ayıran şey nedir peki? Bundan yaklaşık 200 bin yıl önce ortaya çıkan modern insanın bilimsel ismi Homo saphiens saphiensdir ve anlamca, düşündüğünü düşünebilen insan demektir. Kendi arasında pek çok dil geliştiren ve konuşan bir tür olan insan, üzerinde çok büyük avcı baskısı bulunmadığı için tarih boyunca hep düşünüp konuşmuştur ve düşünüp konuştuklarını da tarih boyunca dünyaya kazıyarak toplu bir bilinç oluşturmuştur. Semavi dinlerin ve mitolojilerin benzer özellikler göstermesi ve tanrı inancı, çağlar içerisinde birbirine eklenerek büyüyen ve kendi içerisinde evrim geçiren toplu bilincin eserleridir; fakat bu bilinci oluştururken, insan kendisini, geriye kalan bütün canlılardan üstün tutmuş ve varoluşunun başından beri, doğaya meydan okumuştur.

Biyolojik canlıların yalnızca ortam şartlarına en uygun olanlarının hayatta kaldığı ve her zaman ortamla en bütünleşik, yani somut gerçekliğe en güzel adapte olmuş kodun geleceğe taşındığı, gen bencildir teorisini anlayabilirsek, bir türün doğaya ve doğal seleksiyona göre gerçek değerini algılayabiliriz. Varoluşun kendi kendisini garantiye alma yolu olan evrim, her nasılsa, evreni merak eden ve kendi gezegeninin dışına çıkabilen bir canlı türü olan insanı üretmiştir. Tek bir parçacığın patlayıp dağılmasıyla oluşan bir evren düşünün ki, içerisinde bulunan en küçük parçacıklar birleşerek canlılığı oluşturuyor ve tek hücreden başlayarak bu günlere gelmiş insan, bugün evrenin tamamını anlamaya çalışıyor. Noktanın dağılışıya oluşan noktaların, birleşerek tekrar bütüne varma istenci ile evrenin, kendisini tanıyacak ve bilecek, ilk hücreden itibaren genetik koduna kaydedecek bir varlık üretmesi ilginçtir doğrusu.

Bütün bu çıkarımlarımız ışığında, bir türün doğadaki değeri, genomunda taşıdığı bilgi kadardır diyebiliriz. Bir türün, soyunun devamını sağlayacak şekilde başka bir türe karşı bencil davranması genlerimizden gelen bir özelliktir. Lakin, insan dediğimiz varlık, soyunun devamlılığı tehlikede olmadığı halde bile, diğer türlere zulüm uygulamaktadır ve doğaya karşı yarattığı etki kadarını da tepki olarak görmeye başlamıştır. Var olan türler arasında kansere bağlı ölümlerin en çok görüldüğü tür insandır. Doğa ve evren kendisine zarar veren ve üstünlük taslayan bu genomu yok etmek için kanseri bir doğal seçilim aracı tayin etmiş gibidir, hakeden haketmeyen ayırt etmeksizin.

Mağaralarda yaşadığımız dönemlerde, soğuktan donmamak için hayvanların kürkünü yüzüp, kendimize kıyafet yaparak hayatta kalmış olabiliriz; fakat şimdiki teknolojimizle, kaynakları doğal dengeyi bozmayacak şekilde kullanarak ve en az vahşet içeren, en az zararı veren biçimde kendimizi giydirebilecek yetiye sahibiz. Bu yetiye sahip olduğumuz halde, sürekli, bir şeylerin yoksunluğunu azaltmak üzere tüketim yapıyoruz. Kendi türümüzden olanlara kapitalist zevklere kapılıp avcı baskısı uyguluyoruz. Bu yüzdendir ki, varoluşumuzun 200 bininci yılında bile hâlâ hayvanların birer birey mi, yoksa şey mi olduğunu tartışıyoruz. Şimdi son karar sizlerin olsun, evrenin ve kurallarının bizden büyük olduğunu kabul edip, varlığımıza devam mı edelim, yoksa yok olup gidelim mi?

Kaynak: Oxford Journals, Reuters