Doğumumuzla birlikte içinde bulunduğumuz ortamı keşfetmeye başlamış oluruz. Büyüdükçe etrafımızda olup bitenlerle şekilleniriz. Aile, okul, toplum… Her şey bunun içindir. Hiçbirimiz bunu seçemeyiz ama hepimiz bunları düşünürüz; “Neden böyle? Neden böyleyim? Neden buradayım? Burası neresi? Bunlar kim?” diye.

İşte tam da bu noktada bir rehber, örnek ararız. Başlangıçta kendi şahsımıza münhasırız. Gerçek ve toplum arasında kabul görüleni tercih edip etmeyeceğimiz konusunda, tam olarak orada bir yalpalarız. Karakterimiz oturana kadar bu çelişkilerle bezeli hayatta hep yalpalarız. Bu karakter, kendini bulma ve kendin olma süreci bazen 17’de olur, bazen 28, bazen 60 yaş. Bazen de kendimizi hiç bulamayız. Bir de farkında olmadığımız bir yönlendirmeyle karşı karşıya kalırız.

Aile itaatin başladığı yerdir. Bu dünyada en temel kurum ailedir ve oradan devlet yazılır zihinlere. Aile ve okul, toplumsallık mikroplarının ilk aşılarını yapan iki kurumdur. İçimizden işgal ederler önce. Öğrettiklerini, ürettiklerini kabullenip oturmamızı isterler. Hapishaneye ve kışlaya özgü bir eğitim kavramını damarlarımızdan gönderirken bugüne dair arzu ve merak yok edilir. Tüm ezberlerine iman etmemizi, bu ezberleri itirazsız onaylamamızı ve sorgulamamamızı beklerler.

Kadınsan bu bine katlanır. Evinin odasında, balkonunda, kapının önünde başlar itaatin. Tedirgin ruhlarının içinde çıkmaz sokaklara bırakırlar bizleri. Bize ilk önce gençlerin ne yaptığını öğretirler. Aşk anlayışını, giyim kuşam tarzını, müzik ve film tarzlarını, ne yiyeceğini, inancını, ahlak yapısını izinsizce inşa ederler. İlişkilerin, arkadaşlıkların saçma sapan insanların iki dudağının arasında, iki parmağının arasında, iki ayağının altındadır. Bütün otoritelerin temel hedefi “herkesleşmeyi” sağlamaktır. Herkes, herkesleşmenin huzuru ve güveni içinde mutlu olur artık.

Kendinden başka kimseyi hayat öznesi olarak görmeyen bu egemen sistemin karşısında, her ne olursa olsun, hakikati savunmaya, hakikatsiz bir yaşam karşısında susmamaya, efendilere, iktidara, gücün ve ihtirasın temsilcilerine karşı birlik içinde hareket etmeliyiz.

Art niyetli düzenin farkına varmalıyız. Düzenin etkisini üzerimizden atmak için önce kendimizi bilmemiz gerekir. Kendin için savaşman gerekir. Çünkü asıl değerli olan sensin, benim. Değerli olan biziz! Sonsuz bir yolculuğun, keşfedilmeyi bekleyen sonsuz bilinmezlikleriyle dolu yolcusuyuz. Kendini tanıman, keşfetmen için buradasın. Peki hiç tanımadığımız ama bizi şekillendirmeye çalışan ve bize sürekli ültimatom verenlere sorgusuzca itaat etmek de neyin nesi? Sırf, kalabalıklar kesin haklıdırlar diye mi tepeden tırnağa itaat kesilmemiz?

Hayatı savunmak, bizden çalınanları geri almak, umudu, özgürlüğü, aşkı yeniden inşa etmek, yeniden yaratmak olmazsa olmazımız olmalı. Herkesi karanlığa boğan, çaresizliğe iten, eşitçe, insanca, onurlu ve özgür yaşamamıza engel olan ortak düşmana karşı herkesin topyekûn bir aydınlanma içinde olması gerekir.

Sorun iktidar ve güç sorunudur. İktidarı ve gücü sorgulayamadıkça, hiyerarşi ve otoriteyi ayakta tuttukça bu sorunlar sadece figürleri ve kişileri değişerek devam eder. Biz sorunun kalbine yolculuk yapmak zorundayız. Kişilere, inançlara, kültürlere takılıp kalmamız yanlış. Sistemlere, fikirlere, zihinlere ve en önemlisi kendimize dokunmamız şart.