Okuma süresi: 14 dakika

Carta gözünü soğuk bir güne açtı. Penceresinden süzülen ışığı birkaç saniye boyunca izleyip yatağı terk etti. Saat oldukça erkendi. Karnı aç, başı ağrılı ve ruhu sıkışmış gibiydi. “Bugün bir şeyler olacak.” dedi kendine. Ne zaman ruhu sıkışmış gibi hissetse mutlaka bir şeyler olurdu. Bu konuda şimdiye dek yalnızca bir defa yanılmıştı.

Bir Çarşamba günüydü, kırlangıçlarla ilgili bir gündü sanki. O gün ağaçlar ve kırlangıçlar için şaraplar içilecek diye düşünmüştü. Ruhunun sıkışıklığında detaylar ve çınlamalar vardı. Bundan öylesine emindi ki, bütün gününü kırlangıçları takip ederek geçirmişti. Ancak güneş battığında ne kırlangıçların şaraptan haberi vardı, ne de ağaçların kırlangıçlardan. “Olsun…” diye düşünmüştü “ben de tutup bir şiir yazarım.” Çünkü şiirlerde, özlemin daima bir anlamı vardı.

Carta o günden sonra ruhuna tamamen güvenemedi. Esasında yanılmayı hep istemişti. Çünkü bir şeylerin olacağını önceden bilmek sorumluluk demekti. O ise daima bundan  kaçardı. Düşünceleriyle biraz daha vakit harcadıktan sonra kendini dışarı attı.

Evinden çıktığı anda kışın taşıdığı bütün soğuk bir gülle gibi üzerinden geçip gitti. Titreyip silkindikten sonra yürümeye başladı. Yolu dört şarkı sürecekti, bunu biliyordu. Yürüdüğü bütün mesafeleri kulağında kulaklığıyla müzik dinleyerek geçirirdi. Şarkılar onun zihninde birer ölçü birimi olarak kullanılabilirdi. Evinden parka üç şarkı, parktan şehrin merkezine yedi şarkı, şehir merkezinden okula on iki şarkı… Bu yolların her birini defalarca böyle ölçmüştü. Dört şarkılık yoluna koyuldu ve gökyüzünü koklaya koklaya yürüdü.

Bugün müzeye gidecekti. Bir alışkanlık olarak değil, bir görev olarak yapacaktı bunu. Orada onu bekleyenler vardı, biliyordu. Kaldı ki hiçbir şeyi alışkanlık olarak yapmaktan hoşlanmazdı. Carta için bunlar ölü eylemlerdi. “Henüz yaşıyorken, ölü olan hiçbir şey için vakit
harcayamam.” diyordu hep. Pek çoğu buna anlam veremezdi ama o anlaşılmayı beklemeyi bırakalı çok olmuştu.

Şarkıların dördü de peşi sıra söylenip çalındığında Carta müzeye ulaştı. İçeri girdi ve her şeyden önce gözlerini kapatıp müzeyi dinledi. Ölü olan her şeyin yerini tespit etmeye çalışıyordu ki; onlardan uzak durabilsin. Müze ona bütün canlılığıyla sesleniyordu.

“Bir seferlik, bir tek seferlik böyle olacak.” dedi kendine.

Müze oldukça büyüktü ve fazla aydınlık değildi. Sanki içeriyi aydınlatan tek şey dışarıdan süzülen güneşin yumuşak ışığıydı. Sonra ışığın aynalardan yansıyıp  duvarlara ve insanlara dokunduğunu fark etti. İçten içe gülümseyip etrafı incelemeye koyuldu. Sağa doğru ilerleyip büyükçe bir kolonu aştığında onu bekleyenleri gördü. Kalabalık bir grup insan, bambaşka dillerde ve ufuklarda konuşuyorlardı. Aralarına katılıp hemen birileriyle konuşmaya başladı. Sanki onu beklediklerini unutmuş gibi konuşmalarına devam ettiler. “İşte” diye düşündü, “yokluğum varlığımdan daha hızlı unutuluyor.”

Konuşmalar yapıldı, müzenin her köşesi gezildi, şakalar edildi ve sonunda müzeden dışarıya çıkıldı. Bahçeye çıkınca soğuk havayla adeta kavuştuklarını hissetti. Cebinden çıkardığı paketten bir sigara yaktı ve gözlerini güneşe dikti. Zaten her yer, önceki günlerde yağan kar nedeniyle fazlasıyla parlaktı. Güneşin neden orada durduğunu sorguladı. “Kibirinden, ya niye olacak?” diye düşündü. Bir kez daha düşünceleri içinde kaybolmuşken taptaze karın yağmaya başladığını fark etmesi epey uzun sürdü.

Eğer yüzlercesi arasından ışığıyla gözünü, dahası ruhunu acıtan o kar tanesiyle göz göze gelmese fark edemeyecekti. Kar tanesine uzunca ve hayranlıkla baktı. Gördüğü şeyi anlamaya çalışıyor, çabaladıkça gerçeklikten uzaklaştığını sanıyordu. Kar tanesinin gözlerini yeniden buldu ve onların ötesini görmeye çalıştı.

Kar tanesi yavaşça ona doğru ilerliyor, yaklaştıkça da çeperi ile ona dokunmaya başlıyordu. Anlam veremiyordu bir türlü. Yıllar boyu çok kez karın yağışını izlemiş, binlerce farklı kar tanesi görmüştü. Fakat ona doğru ilerleyen bu kar tanesi şimdiye dek gördüğü hiçbir şeye benzemiyordu. Kristalleşmiş bedeni fazlasıyla parlak, kıvrımları ve köşeleri eşsiz, rengi ise adeta gökkuşağını soğurmuşcasına canlı idi. Aradan yalnızca birkaç saniye geçmişti ancak Carta için çocuksu bir sonsuzluk gibiydi. Sonunda kar tanesi tam önünde durdu,  Carta’nın gözlerine baktı ve elini ona uzatıp “Merhaba.” dedi. Büyülenmişliği karşısında Carta yalnızca silik ve çatlak sesiyle güçsüz bir “Merhaba.” diyebildi. Elini sıkmayı bile hatırlayamadı. Ancak kar tanesi buna alışkındı. Çoğu defa insanlar onun etkisindeyken bir şeyler yapmayı ve söylemeyi unuturlardı.

Birkaç dakika konuştular. Sonra birkaç dakika daha. Dakikalar birbirleriyle yarışıyor, zaman iyice akışkan hale geliyordu. Sanki birileri dünyayı daha hızlı döndürüyordu. Carta, kar tanesiyle konuştukça daha fazlasını istiyordu. Çünkü kar tanesinin zihni de görünüşü kadar eşsiz ve derindi. Kar tanesi ona kuzeyden geldiğini söyledi.

“İnsanlar bunu böyle düşünmezler fakat biz kar taneleri de seyahat etmeyi çok severiz. Şimdiye dek birçok yere gittim. Her birinde bambaşka insanlar tanıdım. Fakat beni tanıyabilen hep çok az oldu. Pek çoğu için biraz sonra eriyip gidecek olmamdandı. Ancak insanlar tıpkı yaşam hakkında yanıldıkları gibi bunda da yanılıyorlar. Kar taneleri uzun yıllar boyu erimeden yaşamaya devam edebilir. Yaşamak, yalnızca ölmemek değildir. Ben de uzun yıllardır yaşıyorum. Kuzeyi terk edeli epey oldu. O zamandan beri nerede kış olsa, nerede kar yağsa oraya gittim. Şimdi buradayım.”

Carta onu dinlerken büyük bir heyecan ve merak duyuyordu. Bunca yeri gezmiş ve bunca insanı tanımış olmasından çok etkilendi. Kendisi de hep dünyayı merak ederdi. Ancak kendi dünyasında sıkışıp kalmış, gördüğü şehirleri dahi artık anımsayamıyordu. Bu yüzden kar tanesi ile konuşurken onun gittiği yerlere gidip, onun hissettiği şeyleri hissetmiş gibi coşkuyla doluyordu. Kar tanesini sessizce dinlerken birden gözlerini saatlerdir kırpmadığını fark etti. Güneşin ve soğuğun verdiği acıyla, onu seyretmeye ara vermek zorunda olsa da gözlerini kırpmaya karar verdi. Gözlerini kapatıp yeniden açtığında artık müzenin bahçesinde değillerdi. Güneş çoktan batmıştı ve bir masada oturuyorlardı. Önlerinde şarap kadehleri vardı. “İşte,” diye düşündü, “bir kırlangıç kanat çırpmış olmalı. Üstelik yanılmamışım, bu kadehler kanadını çırpan o kırlangıç için olmalı. Onun için değilse kar tanesi için olmalı. İkisi de insandan çok uzak, çok farklı. Kırlangıca kendimi böyle affettirebilirim.” Çok sonra fark edecekti; bir kırlangıç ve bir kar tanesi aynı şey değildi.

Ne kadar zamandır sohbet etiklerini kestiremiyordu artık. Ancak dünyanın kendisi gibi oturdukları masa da ağırlaşmıştı. Kim bilir kaç şarkı ederdi bu sohbet. Düşüncelerini kar tanesinin sesindeki veda böldü;

“Artık gitmem gerekiyor. Seni yarın yine göreceğim.”
Yaşadığı hayal kırıklığını belli etmemeye çalışarak ancak “Hoşça kal” diyebildi Carta. Fakat düşüncelerine engel olamadı. “Bu bir”

Carta gözünü yine soğuk bir güne açtı. Bugünün öncekilerden farkı, Carta’nın yapacak önemli bir şeyinin olmasıydı. Bugün kar tanesini görecekti. Bunun için heyecan duyuyordu ancak duyduğu bu heyecanı tanımlayamıyordu. Yine de her zaman yaptığı gibi duygularının olup bitmesine izin verecekti.

Hızlıca yataktan çıktı, giyindi ve evi terk etti. Kar tanesinin onu nerede beklediğini biliyordu. Sarı renkli, terkedilmiş gibi görünen bir evin bahçesinde bir köşeye oturmuş etrafı izliyor olmalıydı. Heyecanı giderek büyüyordu. Yürümeye koyuldu. Bir an evvel oraya varmalıydı. Bu yüzden belki de hayatı boyunca attığı en hızlı adımları atmaya başladı. Bugün yolunun kaç şarkı süreceğini hesaplamadan, hiçbir şey düşünmeden yürüdü. Soğuğa, insanlara, gökyüzüne ve hatta üşüyen bedenine dahi aldırış etmeden yalnızca gitmesi gereken yeri düşlüyordu.

Kar tanesinin onu beklediğini düşündüğü sarı renkli eve vardı. Bahçeye adım attığında yaşadığı hayal kırıklığını asla unutamayacaktı. Zihninde devrilen bir şeyler oldu. Sanki bu bahçeye hiç kar yağmamış gibiydi. Sanki bu bahçe dünyadan tamamen sıyrılmış, boşlukta yok olmaya başlamıştı. Kar tanesi bahçede değildi. “Ama,” diye düşündü, “burada olacaktı. Belki de evin içindedir.”

Hızlıca evin içine girdi. Henüz terk edilmiş bir ev değildi. Ancak Carta için çok sonra öyle olacaktı. Fakat bilindiği üzere her şeyin bir vakti vardı. Carta vaktini bekleyecekti, evi terk etmedi. Onun yerine evin her köşesini dolaştı. Onu aradı. Bulamayınca yeniden bahçeye çıkıp
cebinden bir sigara çıkardı. Sigarayı dudaklarının arasına yerleştirdiğinde kendi kendine şöyle söyledi;
Bu iki”

Ayrıca böyle bir eve güvenmemeliydim. Terk edilmiş gibi görünen her şey içten içe öyledir. Terk etmeyi bir defa öğrenen de bunu duygusuzca yapmayı hep bilir. Belki kar taneleri için böyle değildir. Belki de bu denli bencil olabilen yalnızca insandır.”

Carta kendini düşünceleriyle avutmaya çalışırken dudaklarının arasında tuttuğu sigarayı dakikalardır yakmadığını fark etti. “İşte,” dedi kendine, “bir alışkanlığı unutturabilecek ancak başka bir alışkanlıktır.” Bir kibrit çaktı ve sigarasını yaktı. Dumanla birlikte ciğerlerine umutsuzluk doldurdu. Sigarayı bitirince yere atıp üzerine basarak söndürdü. Ayağını kaldırıp yerdeki ezilmiş izmarite baktı. Ona bir şeyler hatırlatıyor gibiydi ancak zihni o esnada başka şeyler hatırlayabilecek durumda değildi. Zihnini ertelemeye karar verip kafasını kaldırdı. O anda sanki bütün bahçe karla doldu. Sanki bahçe boşluktan kurtulup yeniden dünyanın bir parçası oldu. Kar tanesi ile göz göze geldi. İçten içe kendinden utandı. Neyse ki düşüncelerini yalnızca  kendisi duyabilmişti. Şanslı olmalıydı. Ona doğru ilerleyip önünde durdu.

“Gelmeyeceğini sandım.”

“Ondan önce de geleceğimi sanmıştın. İnsanlar için görünmeyen şeylerden vazgeçmek ne kadar kolay!”

Ancak Carta vazgeçmemişti. Yalnızca başka bir biçimde beklemeye devam etmişti kar tanesini. Yine de bunu ona söylemeyecekti. Çünkü kar tanesi kuzeyden gelmişti. Bunca yoldan sonra haksız olamazdı.

“Haydi kahvaltı edelim.” dedi. Kar tanesi kahvaltı sever miydi bilmiyordu. Fakat insanın bir başkasını öğrenmesi gerektiğini biliyordu. “Olur” dedi kar tanesi. İşte öğrenmişti.

Evin bahçesinden çıkıp gördükleri ilk yokuştan aşağı indiler. Carta yokuşlardan aşağı yürümekten hep çok keyif alırdı. Ona önceden yaşadığı pek çok şeyi hatırlatırdı bu. Hem onun için insan bir şeyleri yaşadığında değil, onları hatırladığında yaşamış sayılırdı.  Yokuş bitmeden sağ taraftaki dar yola girdiler. Yürürken konuşmuyorlardı. Bu kendi aralarında hiç bilmeden yaptıkları bir anlaşma gibiydi. Ve ikisi de bu durumu bozmak istemedi. Yaşayan iki şey arasında var olan bir anlaşma ancak yaşamayan iki şeye dönüştüklerinde bozulurdu. Bunu düşünmediler, fakat bildiler.

Dar sokakta yürümeye devam edince karşılarına çıkan ilk mekana girdiler. Yaşlı iki kadın dışında oturan kimse yoktu. Mekan fıstık kokusuyla, ya da onu andıran bir şeylerle dolmuş gibiydi. Yeterince sıcak ve yeterince ıssızdı. İkisi de bundan hoşnut olduklarını gülümseyerek belirtince köşedeki bir masaya oturdular. Carta sandalyeye oturunca yeniden kar tanesi ile göz göze geldi. Sanki yıllardır görmediği bir çift göze bakıyor gibi büyük bir özlem ve rahatlamayla bakmaya devam etti. Kar tanesi ise onun gözlerine, anlatacak çok şeyi var gibi bakıyordu. Zaman böylece akıyordu. Yumurta ve zeytin yediler; gözleri birbirinin üstündeydi. Kahve ve ıhlamur içtiler; gözleri yan yanaydı. Neredeyse hiç konuşmadılar; gözleri iç içeydi.

Aradan saatler geçmişti, neredeyse hava kararıyordu. İkisi de bunun farkında değildi. Carta onu dinlemek istiyordu, zamanı değil. “Bana kuzeyi anlatır mısın? Orayı neden terk ettin?” diye sordu Carta içten bir merakla. Kar tanesi bu soruyu beklemiyormuş gibi birkaç saniye duraksadı. “Ben, dedi, kuzeyi terk etmedim. Yalnızca oradan uzaklaştım. Kuzey, dünya üzerinde gördüğüm en güzel yerdi. Fakat en içten olanı değildi. Aslında kuzey siz insanlara oldukça benziyor. Mesela oranın gökyüzü tamamen eşsizdir. Öyle ki, iki gece üst üste aynı gökyüzünü göremezsin. Ve başka hiçbir yerde göremeyeceğin renklerle parlayıp durur. Yeryüzü de bir o kadar canlı ve güzeldir. Ben en çok vadilerini severim. Sonu yok gibi uzanıp giderler. Pek çoğunu baştan sona yürüdüm. İki ucu iki farklı dünya gibidir. Zaman daha anlamlı işler orada. Her şeyin bir anlamı olduğu bilinir. Bunun, üstünde oluşturduğu bir ağırlık hissi de vardır. Zamanı tanımanın verdiği bir hüznü de vardır. Ancak onca güzellik için her şeye katlanılabilir. Sen de bugün bunu öğrendin. Kuzey, yaşayan her şeye manayı öğretir. Artık orada yaşamıyor olma sebebim ise, dünyanın havasını soluduğum andan bu yana dinmek bilmeyen merakım. Kuzeyde yaşayan çok fazla kar tanesi ve çok az insan vardır. Bense en çok insanları merak ederim. Benim neden kar tanesi olduğumu, sizin neden insan olduğunuzu merak ederim. Seyahatim bundan kaynaklanıyor. Merak ettiğim her şeyi öğrenene dek böyle devam edeceğim.”

Carta duydukları karşısında oldukça şaşırdı. Kuzeyin bu denli güzel olabileceğini hayal etmemişti. Ve bunu düşününce, kar tanesinin böyle bir güzelliği, insanları merak etmesi yüzünden geride bıraktığına inanamadı. İnsanlar buna değer miydi?

“Peki şimdiye dek bulduğun cevaplar oldu mu?”

“Elbette. Fakat sana söyleyemem. Bir zihin bir başkasıyla birlik olabilir, ancak bir olamaz.” Kar tanesi konuşurken bir yandan zamanı da takip etmişti. Onlar sohbet ederken dünyada neler olup bittiğinden haberi vardı. Artık başka yerlerde olması gerekiyordu.

“Artık gitmem gerek, saat geç oldu. Seni yarın görmeyeceğim, yapmam gereken şeyler var.”

Carta bir miktar üzülmüş olsa da bunu belli edemezdi. Bir günde iki defa hayal kırıklığı fazlaydı.

“Hoşça kal” dedi. Bunun üzerine kar tanesi kalkıp mekandan çıktı. Carta ancak o anda etrafa bakmayı akıl edebildi. Geldiklerinde oturan iki yaşlı kadın artık yoktu. Onlar yerine bir sürü başka insan gelmiş, çay içip sohbet ediyorlardı. Bunca zaman, etrafında oluşup ona hiç dokunmayan kalabalığı fark edememiş olmasına şaşırdı. Biraz sonra ruhunda çırpınan yalnızlık hissiyle anladı; insana dokunmayan kalabalıklar her zaman yalnız insanların etrafında oluşurdu. İçinden kırgınca gülümsedi. Yerinden kalkıp mekandan çıktı. Yürümeye başlamadan bir sigara yaktı ve “Bu üç” dedi kendine. Kalabalıktan ayrılırken yanına aldığı yalnızlık hissiyle yola koyulup eve gitti. Yolu altı şarkı sürdü.

Carta gözünü bu defa başka soğuk bir güne açtı. Alıştığı soğuk değildi bu. Yatağı başkaydı, gözleri başkaydı, sesi başkaydı; yalnızlığı aynıydı. Durup, yaşamayı bir dakikada hazmedince başka bir şehirde olduğunu anladı. Etrafına bakmadı, burayı tanıyordu. Esasında bu şehirde Carta olmuştu, bu şehirde başka doğmuştu. 

Yataktan kalkıp banyoya yürürken şehri hatırladı. Sıcaktan ve beklentiden bunaltan gündüzlerini, sessizlikten ve iki yüzlülükten can sıkan gecelerini anımsayıp banyoya vardı. Yüzünü yıkamaya yeltenecekken musluğun üstünde, duvara asılmış aynayı gördü. Yansımasını görmezden gelip, “ Hem iki yatağı, hem de duvarda aynası olan biriyim demek. Ne yazık!” diye düşündü. Bunun ne demek olduğunu bir tek o anlayacaktı. Bunu bilmekten korkmuyordu; birçok şeyin yanında, Carta olmayı da bir tek o anlayacaktı. 

Yüzünü yıkayıp düşünürken zihninde kar tanesini buldu. Onun bu şehirde olamayacağını hatırladı. “Belki bir gün… Yeterince soğuk bir günde doğa bana bu iyiliği yapacaktır. “ 

Kar tanesi burada olmasa bile, bu şehir de içinde bir şeyler saklıyor olmalıydı. Burada yaşadığı günlerde, kendince edindiği görevi saklı şeyleri bulmaktı. Bunun için bugün görevine dönmeye karar verdi. Üzerine uzaktan tanıdık birkaç parça kıyafet giyip kendini kapıdan dışarı attı. 

Bir apartmanın dördüncü katındaydı. “Demek hala kurtulmak, kavuşmaktan daha zor.” dedi kendine. Merdivenleri bir bir inmeye başladı. Her basamakta zihninden başka bir hatıra geçip gidiyordu. Hızlanmadan, bütün ağırlığıyla basamakları inmeye devam etti. “Ya hatırlamak istemediğim bir şeyle karşılaşırsam? Ne olacak, birkaç basamağı atlarım.” 

Son basamağı da geçince dışarıyla arasında artık duvarlar değil, demirden ve korkudan yapılmış bir kapı vardı. Kapıyı açıp adımını dışarı attı. Şehrin bütün gürültüsü suratına çarpınca 52 Mavi’yi hatırladı. Kendisi de burada yaşarken tıpkı onun gibiydi. Hareket etmeden durdu ve bir yerlerde çalıştığını bildiği bir saati dinledi. Yürüme vaktiydi. 

Ne tarafa doğru yürüyeceğini, nereye gideceğini düşünmeden peşi sıra adımlar atmaya başladı. Bazı sokaklardan ve köşelerden, onu içine doğru çeken cılız bir ıslık duyuyormuş gibi yürüdü öylece. Kahvehaneleri, berberleri, tatlı satan dükkanları ve mahalle bakkallarını birer birer geçip, birkaç defa sağa ve sola döndü. Sanki bu yürüyüşü kendisi değil de bir başkası yapmış gibi, bir yere vardığını fark edince şaşırdı. 

Bir sokaktaydı. Sokağın başından sonuna aynı koku hakimdi; ayakkabı boyası, demli çay ve içine bir avuç umut koyulup katlanmış gözleme. Daracık bir sokaktı burası. İki nefes arasına sıkışmış gibiydi. Renkleri görmüyordu, yazılar yoktu. Küçücük kaldırıma dayanmış bir bisiklet vardı, hatırladı; bir zamanlar kendisinin durduğu yerde duruyordu. 

“Nasıl olur, dedi kendine, ben durmayı hiç bırakmadım.” 

Kar yağınca duyduğu vanilya kokusunu kaybettiğinde nasıl kar tanesiyle tanıştıysa, öyle olmuştu. Bir zamanlar tanıdığı her şey gibi, sokak da artık Carta’yı Carta olarak anımsamıyordu.

“Onun suçu değil, insan değişiyorsa her şey değişir.” 

Sokakta birkaç dakika durup yürümeye devam etti. Yürüyüşü, terk eden birinin yürüyüşü gibiydi. Yanlış değildi, bu şehri daha evvel terk ettiğini hatırlıyordu. Yine yapacaktı, çekinmiyordu. Uzun zaman sonra zihninde bir plan yaptı. Otobüslerin yanına gidecek, büyükçe bir tanesine binecek, insanların özlem dolu gözlerinin içine baka baka buradan uzaklaşacaktı. Otobüsten indiğinde ise bütün bunlar hatrının diplerinde eriyip gidecekti. Böylelikle bu yolculuğa ‘ziyaret’ diyebilirdi. Yürüdü. Otobüsleri gördü. Özlem dolu gözleri gördü. Koltuğunu gördü. Tuşları, kelimeleri, melodileri… Az sonra gözlerini kapattı ve kendi özlemini buldu. 

Aradan saatler geçince gözlerini açtı. Şehrine, evine, kar tanesine ve onun kuzeyine varmıştı. “Elbette,” dedi kendine, “ben nereye gidersem artık kuzey orada olacak.” Haklıydı, kuzeyi bir defa gözleriyle görünce, gözlerinin bir köşesinde onunla birlikte hareket edecekti her zaman. Böylelikle gündoğumu daha kırılgan, günbatımı daha esnek olacaktı onun için. Kendi yörüngesinde dönüp dolaşıp, kendi kuzeyinde soğuk toprağa oturacak ve bunu kimseyle paylaşmayacaktı. 

“İşte,” dedi, “insan olmanın en iyi yanı, bencilliğin suç olmamasıdır.” 

Şehre adımını atar atmaz kar tanesi kadife ışığıyla onu buldu. “Seni bekliyordum.” dedi kar tanesi. Carta’nın gözlerinin içine bakınca yolculuğu boyunca sarıp sarmaladığı bütün hatıraları gördü. “Bir şehri değil de bir yaşamı ziyaret etmeyi seçmişsin. Beni şaşırtıyorsun. İnsanların kederden hoşlandığını biliyordum. Fakat bütün yaşamlarında aynı kederin üstüne koyup, onu yanında taşıyanını hiç görmemiştim.” dedi. 

Bu dört” diye geçirdi içinden Carta.

“Kederli değilim. Ancak geçmişe dair hatırlanacak her şey kederlidir elbette. En mutlu sabahını hatırlayacak olsan bile, daha mutlusunu yaşamadığın için kederlenirsin.” dedi. Kar tanesi, bunun insanlar için doğru olduğunu biliyordu. Bunun için o, hatırladığı şeyleri yaşamayı, yaşadığı şeyleri unutmayı seçmişti. Ancak Carta bunu anlayamayacaktı. Bir insan bir kar tanesine dokunabilirdi, fakat onu anlayana dek teninin sıcaklığıyla kar tanesi eriyip giderdi. Bu yüzden kar tanesi yalnızca;

“Hatırlamayı bilmeseydin eğer, unutmak da bir lanet olmayacaktı.” dedi. 

“Haklısın,” dedi Carta. Ancak bu kadar söyleyebildi. Bedeni saatler boyu daracık bir koltukta yolculuk etmekten yorgundu. Zihni ise hiç dinlenmemiş gibiydi. Buncasının üstüne, kar tanesi ile bütün bunları ayak üstü konuşmuşlardı. “Haydi yemek yiyelim.” dedi. Kar tanesi itiraz etmedi. 

Yan yana yürüdüler. Ne biri önde, ne biri arkada. Yürüyüp bir yerlere vardılar. Carta kafasının içinde, son zamanlarda ne çok yere vardığını düşündü. Eskiden çok daha fazla yürürdü ancak hiçbir zaman bir yerlere ulaşmayı beklemezdi. Öyle ki, artık yalnızca bir yerlere ulaşmak için yürüyordu. Ve ulaştığı yerlere de, daha çok yürümek için ulaşıyordu. Hayat insana çok şey yapıyordu. Bütün keyfini alıp, ucuna çirkin bir beklenti sıkıştırıp, ruhunun içini dışına çeviriyordu. Fakat neyse ki Carta bunu biliyordu. Bildiği her şeyi uç uca dizerse hayat ona dokunmaz sanıyordu. 

Büyükçe bir restorana vardılar. Kalabalık değildi ama yılgın garsonları vardı. Masaların hepsi dört kişilikti. “Şanslıyız,” diye düşündü Carta, “gölgelerimizi de bu akşam yanımıza oturtacağız.” 

Restoranın arkasına doğru, köşede saklanmış gibi duran masaya gidip oturdular. Dünya hafifçe yavaşladı. Garsonlardan en yılgın görünenine bir şeyler söylediler. O ise hiçbir şey söylemeden yemekler getirdi. Bu kadar yılgın olmasa, yılgınlığını da masaya koyacak gibiydi. Kar tanesi de, Carta da bunu görmüştü. Ses etmediler. Sessizliği bozmak kar tanesine düştü. 

“Seni günlerdir görmüyorum. Neden biliyor musun?” 

“Neden?” diye sordu Carta, şaşırmıştı. Bunun bilmesi gereken bir nedeni olduğunu düşünmemişti. 

“Çünkü, dedi kar tanesi, “sen kendini görüyordun. İki kişinin aynı zamanda aynı kişiyi görmesi olanaksızdır. İnsanın gözleri bunun için bir çifttir. Görecek kimse olmadığında kendine baksın diye. Bir gözü diğerini görür, öteki de birini. Ben işte bu yüzden günlerdir görmedim seni. Gözlerin birbirine bakarken, yalnızca kendi gözlerimle seni göremezdim. Buna ‘insan bakışı’ deriz biz. Bunu yalnızca insanlar böyle yapar. En çok unutan insanlardır çünkü. Fakat şimdi görüyorum, gözlerin benim gözlerime bakıyor. Ama farklı bakıyor. Hatırlanmış bir bakışla dolu. Nostalji kuyusunda duruyorsun. İnsan nostaljinin içindeyken geçmişteki şeyleri özler, dışındayken ise nostaljiyi. İkisini birden özlüyorsun. Kuyunun derinliğini göremiyorsun.” 

Carta bunları duymayı beklemiyordu. Kar tanesinin onu tanıdığını biliyordu, fakat bu kadarı mümkün müydü? 

“Bunları neden söylüyorsun?” diyebildi yalnızca. Kar tanesi bunu bekliyordu. Carta’nın şaşıracağını biliyordu. Çünkü Carta buna ihtiyaç duyduğunu anlatmıştı ona gözleriyle. 

“Ben bir kar tanesiyim Carta. İnsanların göremediklerini görmek benim doğamdır. Söylemek ise seçimim olabilir. Nedeni ise çok karmaşık sayılmaz. Bir insan bir şeyi düşünür, bir kar tanesi onu yaşar. Ve yaşayan konuşmadan duramaz. Hayat bunun için yaşanır. Anlatabilmek için. Sana bildiklerini anlatanlar, onları yaşayanlardı. Ben de böyle yapıyorum.” 

Carta’nın şaşkınlığı yerini dehşete bırakmıştı. Nasıl olabilirdi? “Bu beş” 

Dehşeti giderek büyürken, oradan uzaklaşıp evine gitmek istedi. Garsonun masaya koyduğu yemeklerden tek lokma bile yemeden aceleyle toparlanıp kar tanesine veda etti. “Yorgun hissediyorum. Daha sonra görüşürüz.” Sesi donuk çıkmıştı. Ancak önemi yoktu. Kar tanesi buna aldırış etmeyecek kadar alışık, Carta ise bunu düşünmeyecek kadar dehşet içindeydi. Restorandan hızlıca dışarı çıkıp büyük adımlarla yürümeye koyuldu. Bütün insanlar üstüne yürüyor gibiydi. Ağaçlar uğulduyor, gökyüzü daralıyor, yeryüzü çatırdıyordu. İşte bu, özlemin yerini alan hayal kırıklığıydı. Bedenini acıtan soğuğa hiç aldırış etmeden zihninin içinde konuşa konuşa yürüdü. Bir düşünceden diğerine atlaması andan kısa sürüyor, canı yanıyordu. Olan bitene anlam veremiyordu. Hem öfkeli hem çaresiz hissediyordu. Fakat yine de kendine itiraf etmek zorundaydı; bunu bekliyordu.

“Beş. Bu kadar çabuk olmasını beklemiyordum. En aşağılık rakam. Benim hatam. Saymamalıydım. Yok. Saymasam aptallık olurdu. Saydım da, biliyor muydum? İnsan kendini kandırmayı nasıl böyle öğrenebildi? Kendi hayatında Tanrı olmaktan korkmayan ben, ben bile yaptım bunu. Yoksa… Umut olabilir adı. Yine aptalların işi. Kaygı mı? Olamaz, şu halime bak. Biliyorum da dilim niye varmıyor? Düpedüz merak. En aptalcası. İnsanın en köklü arızası. Ve ben, insanların en arızalısı. Kime yaptım bunu kendimden başka? O sokağa hiç gitmeseydim? Yine olurdu. Var olmasaydım yine olurdu. O hiç var olmasaydı bir başkası olurdu. Olmak bir kere bulundu. Eve gideceğim. Uyuyacağım. Uyanıp yine uyuyacağım. Evden hiç çıkmadan eve gideceğim.” 

Carta gözünü bir süre hiç açmadı. Tıpkı planladığı gibi, uyudu. Uyanıp yine uyudu. Düşünmekten kaçabilmek için her şeyi yaptı. Sanki kaçsa, kurtulacaktı. Sehpanın üzerindeki küllük dolup taştı. Sehpa artık yaşıyor gibiydi. Carta’nın yaşamı ise olduğu yerde durmuştu. Hiçbir yere gitmeyecekmiş gibi sinsice bekliyordu. Bütün günler, aynı günün kasvetini taşıyordu. Evin bir yerlerinde açık olan bir pencereden her yere dolan soğuk olmasa, Carta kışın bittiğini sanacaktı. Bahçesine yağan karı görmemek için pencereyi hiç kapatmadı. Varlığını biliyordu ve bu yeterince ağırdı. 

Saatlerin ve ışıkların uyumunu yitirdiği bir anda açık pencereden içeri sarsıcı bir rüzgar girdi. Bütün evi bir anda dolaşıp, Carta’nın zihninin tam ortasına saplandı. Perde hafifçe havalandı. Cılız bir ışık parçasıyla birlikte, kar tanesi Carta’nın hemen önünde belirdi. Gözleri birbirine değdi, ancak dünya ağırlaşmadı. Elleri birbirine dokundu, ancak dünya değişmedi. Her şey olduğu gibi dönüp dururken kar tanesi bir alışkanlık gibi, sessizliği bozdu. 

“Uzun zaman oldu. Seni merak ettim. Buraya iyi olduğunu görmek için geldim. Fakat başka şeyler görüyorum.” 

Carta bunları duyunca nefesini tuttu. “Demek hala her şey aynı.” diye geçirdi içinden. Kar tanesi, Carta’nın sessizliğini tanıyordu. Bunu defalarca yaşamıştı. Yine de bu defa bir şeyler farklı olur sanmıştı. Bunu, sanki yok olan birinin umuduyla yapmıştı. Ama sonunda yine, umudun durduğu yerde yaşam duruyordu. Carta duyduklarını sindirince;

“Ben,” dedi  “iyiyim.” “Yalan söylüyor!” dedi duvarlar. Her şeye şahit olmuştu onlar. Seslerini kimsenin duymadığına da. 

Kar tanesi hala Carta’nın zihnini okuyabiliyordu. Ancak zihin, dilden kuvvetli değildi. “Anlıyorum Carta. Senin de anladığını biliyorum. Gördüğün ve duyduğun her şeyi anladığını biliyorum. Siz insanların en ilginç özelliği bu. Anlıyorsunuz, ama bununla bitti sanıyorsunuz ve ruhlarınız her zaman suçlayacak birilerini arıyor. Bulamadığınız zaman yaratıyorsunuz. “Kar tanesi kendinden emin biçimde konuşuyordu. Söylediği şeylerin doğruluğunu defalarca görmüş olmasa, başka türlüsüne bir şans verecekti. 

“Anlıyorsun demek,” dedi Carta, “ve haklısın. Ben de anlıyorum. İnsanın lanetinin, kendisi gibi olanlarla yaşamak olduğunu anlıyorum.” 

“Demek karamsarlıkla değil, gerçekle savaşıyorsun.” dedi kar tanesi. Carta’nın bu kadar kısa zamanda buraya varmış olmasına şaşırmıştı. Carta ise gerçeği reddetmek istiyor, fakat aksine onun pençesinde bekliyordu. Kafası karışmıştı bir kere, artık dönüşü olmayacaktı, biliyordu.“ Belki de kabul etmeliyim” diye düşündü. 

“Gerçeklik ve karamsarlık birbirini besliyorken, savaştığım için beni suçlayacak mısın? Bildiğim şeyler var kar tanesi, fakat hala öğreniyorum. Vaz geçmeyi de bilmem gerekiyor. İnsan olmanın içindeki her şey gibi, bir gün yaşamı geride bırakabilmek için buna ihtiyacım var. Üstelik reddettiğim şeylerin her biri yüzüme vuruyor. Kendimi Tanrı sanarken bile, başka bir Tanrının benim için planladığı şeylerle savaşıyorum. Bir çok insan ve bir kar tanesi tanıyorum. İkisini birbirinden ayırabildiğimi düşünürken tanıdıklarımı unutuyorum. Bir anda bir çok kar tanesi ve bir insan tanıyorum. Hiçbir zaman bir olmuyorlar. Ve şimdi de seni tanıyorum.” dedi Carta. Sesi nefesinden hızlı, zamandan yavaş hareket etti. Kar tanesi yaşamının en büyük şaşkınlığını yaşadı. Carta’nın söylediği şeyleri daha evvel bir insandan duymamıştı. Bir ruhu olsa, orada kırılıp dökülürdü. “Belki de kabul etmeliyim” diye düşünüp karşılık verdi kar tanesi;

“Ya bilmediklerin? Bildiklerinden daha değersiz değiller. Vaz geçmeyi öğrenmek üzeresin. Senden neler götüreceğini de. Ancak gözünü açabilmen gerek. Olacak şeyleri bilmen yetmez, olacak her şeyi görmen gerek. Böylece doğayı öğrenebilirsin. Kuzeyi, insanı, kar tanesini ve var olmayı. Hatırla; yaşamak, yalnızca ölmemek değildir. Yaşamanın her halini öğreneceksin. Bir şeyin sonunu görüp bittiğine inanmadığında, haklı olabileceğini göreceksin. Şimdi gözlerini aç. Tanrının hiçbirimiz için bir planı yok.” 

Sesi kabullenme doluydu. Kar tanesinin yaşamı boyunca en kararlı olduğu an olmuştu bu. Neredeyse gülümseyecekti. Ancak derinlerde acıyan bir boşluk vardı. Carta’nın gözlerinin içine baktı. Dünya yavaşlamadan, bir anda durdu. O anda kış bitti. Güneş, merhametini unutup gerçek olmaya gelmişti. Carta’nın ruhu çatlıyordu. Gözlerini kar tanesinin gözlerinden alamıyordu. Olan şeyi görüyor ve bağırarak inkar etmek istiyordu. Ama bunun yerine, kıpırdamadan izliyor ve öğreniyordu. 

Kar tanesinin tüm varlığıyla birlikte gözleri de eriyene dek birbirlerine baktılar. Carta öğrendi, unuttu, vazgeçti. Kar tanesi eridi, silindi, değişti. 

“Şimdi biliyorum” dedi Carta boşluğa. Kar tanesinin erimesini seyretti. Ruhunu alıp ufkunun kuzeyine yerleştirdi. Bitmişti. Su damlasını hiç görmedi.