İnsanın ateşi bulmasıyla başladı her şey… Tüm canlılara ve doğaya, tek bir kıvılcımla hükmedebileceğini anladığı tam da o anda, artık acizliğiyle nasıl başa çıkabileceğini anlamış, geri dönülmez bir yola çıkmıştı…

Milyonlarca yıl küçük hayvanları avlayan ve çoğu zaman yırtıcı hayvanların artığı leşlerle beslenen bu tür; ateşin bulunmasıyla besin piramidinin tepesinde buldu kendini. Artık yeryüzünün efendisiydi ve inanmıştı tüm varlıkların kendisi için yaratıldığına.

Bir yandan içini dolduramadığı bir üstünlük duygusu, diğer yandan bu sıçrayışa ayak uyduramayan bilinci, onun diğer devasa yırtıcılar gibi bir tür özgüven geliştirmesine mani oldu hep, korku ve endişeler saldı benliğine. Onu, tehlikeli ve zalim kılan bu duygu sayesinde sayısız kötülükler, ölümcül savaşlar icat etti yeryüzünde.

Türlerin yok edilmesi

Günümüzde insan; çağlar önce dize getirdiği canlı türlerinin büyük bir kısmını, kendi besin ihtiyacı için besleyerek hayatını idame ettirir. Yapılan araştırmalarda dünya hayvan nüfusunun 2/3’nün insanın besin ihtiyacını karşılaması için beslendiği; geri kalan kısmın ise doğada yaşam mücadelesi veren vahşi hayvanlardan oluştuğu tespit edilmiştir. Yeryüzünde yaklaşık 8600 hayvan türü yaşadığı tahmin edilmekle birlikte; BM Gıda ve Tarım Örgütü FAO’nun hazırladığı rapora göre 2000- 2014 yılları arasında yaklaşık 100 hayvan türü yok olmuştur; yaklaşık yüzde 17’si de (1,458) yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadır.

**Ekim ayında yayınlanan 2016 Yaşayan Gezegen Raporu‘nda 1970-2012 yılları arasında sadece omurgalıların popülasyonunda yaklaşık yüzde 58’lik bir azalma görülüyor.

Dünyanın çeşitli yerlerinde yapılan benzer araştırmalarda, biyolojik çeşitliliğin azalması ve türlerin kaybının gezegene vereceği uzun vadeli hasarlar değerlendirilmekte ve başlıca sebep olarak habitat kaybı, çevre kirliliği gibi majör sebepler gösterilmektedir. Nüfusun artan baskısı, doğanın yenilenmesine müsaade etmediğinden kaynaklar hızla tüketilmektedir. Burada en kilit konu, soyun devamı için beslenme ihtiyacının mutlak surette karşılanmasıdır ki; bu da insan türünü, gezegenin tek ve yegane sahibi gibi davranmaya iter.

Hayvanların denek olarak kullanılması

İnsan soyunun devamı sadece beslenme problemini çözerek ortadan kalkmamaktadır elbette… İnsanlık; soyunun devamlılığını sağlayacak ve çeşitli biyolojik tehditlerle baş edebilmesine imkân verecek çareler peşindedir. Bulaşıcı hastalıklar hâlâ insanlık için en büyük tehlikelerin başında gelmektedir. Çok yol katedilse de sıtma, aids gibi kitlesel hastalıklara hâlâ tam anlamıyla bir çare bulunamamıştır. Yeni nesil antibiyotiklere karşı direnç gösteren, evrim geçiren bakteriler, insanlığın korkulu rüyası olmaya devam etmektedir. Bu tür hastalıklara karşı önleyici ve tedavi edici ilaçların geliştirilme çalışmalarında, hayvanların üzerinde yapılan deneyler önemli bir rol oynamaktadır.

Sakarya Üniversitesi’nde hayvanlar tıbbi deneyler için kullanılacakBununla birlikte kalp cerrahisinden böbrek nakline yapılan deneyler sayesinde tıpta sayısız gelişme kaydedilerek her yıl milyonlarca insanın hayatı kurtulmaktadır. Bugün, artık sıradan sayılan bu ameliyatların arkasında, yıllardır başta köpekler olmak üzere deney hayvanlarıyla yapılmış nice yoğun çalışmanın yattığı yadsınamaz bir gerçektir. Bu gibi sonuçları net fayda yaratan konularda, hayvanlar üzerinde sürdürülen çalışmalar toplumda genellikle kabul görmekle birlikte; kozmetik sektörü gibi haklı bir amaca hitap etmeyen ya da mantık yoluyla çıkarımlar yapılabilecek nitelikteki çalışmalarda hayvanların telef edilmesi, kamuoyunda, kabulü güç bir realite olarak değerlendirilmektedir.

Günümüzde hayvan hakları savunucuları; sadece bu konulara itiraz etmekle kalmıyor ayrıca teknolojik gelişmeler sayesinde simülasyonlar, yeni görüntüleme ve teşhis yöntemleri kullanılarak da istenilen sonuçların elde edilebileceğini savunuyorlar. Bu konuda iyimser gelişmeler hiç de azımsanacak ölçüde değil. 1970’li yıllarda en yüksek düzeye ulaşan bu deneyler; hayvan hakları hareketinin büyük bir atılım yapması ve geniş bir kitle desteğine kavuşması neticesinde yaklaşık yüzde ellilik bir düşüşe uğramıştır.

Yeni seçenekler ve farklı yöntemler geliştirilmesi konusunda, gerek toplum gerekse bilim insanları arasında hayvan deneylerine karşı duygusal bir tepki oluşmaya başlamasının da etkisi büyüktür. Ancak seyri, ciddi manada değiştiren etkenler;  hükümetler ve bazı sivil toplum örgütlerinin alternatif yöntemler üzerinde çalışan araştırma kuruluşlarına parasal destek sağlaması ve çıkarılan yeni yasa ve düzenlemelerdir. Yine de her yıl, özellikle hızla büyüyen kozmetik sektörü, araştırmalarında daha masumane (!) olduğu düşünülen deneyler için yüz binlerce hayvan kullanılmaya devam etmektedir.

Mezbahane koşulları

Piyasaya sürülecek göz boyasının tavşan üzerinde testinde, 3 gün bandajlı bekletilen gözün alerjik reaksiyonu test ediliyor.

Eğlence aracı olarak kullanılması

İnsanlığa her alanda hizmet eden bu dilsiz varlıklara yaşatılan zulüm, bunlarla da bitmemektedir maalesef.. Aynı zamanda gösteri dünyasının vazgeçilmez oyuncularıdır onlar. Sirklerde, gösteri merkezlerinde hatta terapi kliniklerinde doğal ortamlarından uzak, yaşam savaşı vermektedirler. Avrupa ülkelerinde bir bir yasaklanan yunus gösteri merkezlerinin Türkiye’de sayıları mantar gibi artarken ülkeye aktardığı yıllık gelir, 30 milyon doları aşmış durumdadır. Maalesef basında yer bulmadığından, Flipper isimli yunusun; film çekimleri sırasında intihar ederek sonlandırdığı hazin hikayesini aramızda bilmeyenimiz herhalde çoktur.

Sirk dünyasında durumun içler acısı olduğunu bilmekle birlikte; aldığımız her biletle ağır şartlarda zulüm gören bu tutsakların acılarını aslında bizler daim kılmaktayızdır. Nasıl eğitildiklerini bir an için unutmayı tercih edip çocuklarımızın eğlenmelerinden az da olsa haz duyarız.

Hayvan ile beslenmek?

Kısacası dünyanın hakimi insan türü, beslenme ve sağlık ihtiyaçlarını karşılamak, evrende varlığını daim kılmak için farklı türleri kullanır durur. Bu sonsuz acıların müsebbibi; kimisini beslenmek için beslerken kimisini hayatta kalabilmek için katleder. İçindeki yok olma korkusu ve yetersizlik duygusu yok etmeyi emrederken; kimisine de sıcacık yuvasını açar acınası bir ikiyüzlülükle…

Doğal ortamlarını katletmek…

İçeri almadıklarımızın cefası ise katmerler açık yaraları. Etrafları beton bina ve arabalarla doluyken toprak, ağaç yoksunu bu hayvanlar, bilinenin aksine avlanamazlar da. Karınlarını doyurmaları için tek kaynak, çöpler ve insanlardır. Çoğunun sindirim sistemi, bozuk gıda tüketmekten kronik şekilde hastadır. Beslenme(me)nin yanısıra barınma problemi de yaşar bu canlılar; yazın susuz yaşamayı öğrenebilseler bile kışın soğuk karlı günleri atlatamazlar…

Tehlike, onlar için kontrol edilebilir değildir artık ve savunmasız bir şekilde teknolojisi bol, beton yığınları arasında yaşam mücadelesi vermeye devam ederler. Ömrü ortalama 15 sene olan bir sokak kedisinin aslında 2-3 yıl yaşayabildiğini biliyor muydunuz? Peki sokakta görüp çok sevimli bulduğunuz o yavruların çoğunun sadece bir kaç gün hayatta kalabildiğini?

Kısırlaştırma belki bu işin en temel çözümü ama maalesef bu konuda da devletin varlığından söz etmek pek mümkün değil. Hal böyleyken ne şehir nüfusuna göre cılız kalmış vicdan sahibi insan sayısı, ne de basit bir kişisel özelliğe dönüşen “hayvanseverlik” yetmez olmuş bu kronik sorunları çözmeye…

Zihinlerinde hep acı ve zulüm taşırken taşlaşmış kalplerine işlemez başka canlıların acısı. Üstüne asit döküp yakılan, kulakları kesilen yavru köpekler, çok havlıyor diye ağzı bağlanarak bir harabede ölüme terk edilenler, kedi köpek tecavüzleri, boynuna taş bağlanıp denize atılan garipler… Bir kısım insanın; bu soysuzluğun sosyal ortamlarda paylaşılması karşısında dilleri tutuk, akılları durgun kalırken, akıllarından hayvan isimleriyle bezenmeyen küfürler seçerler oturdukları yerden. Bir kısım ise kalkar yerinden ve mücadele eder. Her gün, bir bir, tek tek, elinin uzandığına, gücünün yettiğine… Varlıklarına şükrederken ve dünyanın sırtlarında döndüğüne inandırırken kendimizi; bu iki uç arasında kendimize uygun bir ton buluruz grilerin içinden.

Yüzyıllardır içindeki canavarla yaşayan, sakinleştiremediği dürtülerin kurbanı olan insan türü; çevresini yok ederken; bu güzel gezegen, üzerinde yaşam sürdüren tüm diğer canlılarla birlikte o günü bekler.

“İnsanlık bu gezegenin hâkimi olmadığını er geç anlayacaktır.”

Kaynak: Hayvanlardan Tanrılara-Homo Saphiens – Yuval Noah Harari, Yaşayan Gezegen Raporu- WWF, BM Gıda ve Tarım Örgütü FAO’nun çeşitli yayınları