Klasikleşen iki soruyla başlayalım. Birincisi “İnsanlık nereye gidiyor?” ikincisi “İnsanlık öldü mü?” Bu sorular, yaşanmaması gereken olayların yaşanmasıyla beraber öncelik sırasının yer değiştirildiği görülmüştür. Fakat bizim üzerinde duracağız tema öncelik sırası değil, insanlığın kendisi olacaktır.

İnsanlık bir yere gitmiyor diye klasikleşen yanıt ile konuyu algı bütünleşmesine bırakırken, tarihi inceden geri çekerek Türkiye’de yaşamış ve yaşamakta olan toplumların günümüze gelişimini hatırlayalım.

Türkler, Çinliler ile komşu ve sürekli ilişki olduğu dönemlerde, Çin kültüründen etkilenmiş ve inançları olan Konfüçyüs ile tanışmışlar. Aynı dönemler Hindistan’da yaşamış olan Türkler de Budha din ve felsefesinden etkilenmiştir. Perslerin dini olan Zerdüştlük Maniheizm dini ile tanıştıkları da bilinir. Japonların resmi dini olan Şintoizm’in Budha ve Konfüçyüs öğretilerinin olumlu yönlerinden sentezlendiği de bilinmektedir. Birçok bilim insanının teorisine göre dünyada hiçbir kültür saf ve ari değildir. Türkler bütün bu kültürlerle etkileşim halindeyken 632 yılında başlayan Hicret ile Müslümanlar 712 yılında Taşkent’e varmışlardır. 751 yılında Çin ordusunu yenerek Orta Asya’da İslamlaşma sürecini başlatmışlardır.

Evet, sizin de bildiğiniz gibi yukarıda anlatılan Türkler, Orta Asya’da yaşamış olan Türklerdir. İslamiyet ile tanışmadan önce iç içe oldukları kültür ve dinlerden dolayı, en yüce ibadetleri; insanlara saygı ve nezaketti. Doğruluk, güvenirlik, bilgelik, cesaret, karşılıklılık, bağlılık gibi özelliklerin üstün insan nitelikleri olduğu ve insanları sevmek yüce gönüllülük gibi özelliklerin bütün insanlarda doğuştan var olduğuna inanırlardı. Ağaçları, suları, dağları, gökyüzünü, evin ocak başlarını ve bazı hayvanları kutsal biliyorlardı. Ormanları koruyor, suları kirletmiyor, bedenlerini ve ruhlarını daima temiz tutmaya çalışıyorlardı. Akraba evliliği yapmıyor, yaban boylardan evleniliyor ve böylelikle tüm boylar arasında akrabalılık bağlarını arttırıyorlardı. Yurt ve konuk sever, cesur, bağımsızlığına ve özgürlüğüne düşkündüler.

Savaşta esir düşen Türklerin, İslamiyet ile tanıştığı ve Osmanlı Devletinin Araplarla ilişkilerinin arttığı dönemde İslamiyeti kabul ederek, fethettiği topraklara da bu dini yayma akımı başlamasına neden olmuştur. Osmanlı Devleti, öncelikle kendi topraklarında yaşayan halka İslamiyeti kabul ettirmesi gerekiyordu. Gayri Müslimlere uyguladığı vergi, baskıcı rejim ve toplumun kendi üstünlüğünü saldırgan tavırlarıyla kanıtlamaya çalışması, birçok Gayri Müslim, Müslüman olduğunu söylemiştir. Ama tarih biliyor ki o dönemlerde, Trabzon’un gökyüzüne yakın olan köylerinin birinde cami imamının, aslında Hristiyan olduğunu… Rum kimliğini gizlemek için camiye imam olduğunu tarih, sır olarak saklayacaktır.

Gün gelir Türkiye Hükümeti, Araplardan aldığı İslamiyeti, Araplardan daha iyiyiz konusuna getirmek isteyecektir ki dünyadaki Müslümanların sadece yüzde 4’ü Türkiye’de yaşadığı halde, dünyadaki camilerin yarısından fazlasının Türkiye’de olmasının başka açıklaması olamayacaktır. Hükümet üstlendiği bu görevi o kadar benimseyecektir ki eskiden Türklerin ilişkide kaldığı kültür ve dinlerin insanlığa, doğaya, hayvanlara saygısını ortadan kaldırmak adına ormanların, hayvanların hatta çocukların katledilmesine göz yumacaktır.

Çocuk istismarına karşı önlemlerin alınmaması, yaşanılan bu insanlık dışı olaylara karşı çıkanların sesinin kesilmesi, eylemler düzenleyerek tepki verenlerin terörist yaftasıyla gözaltına alınması da hükümetin topluma empoze etmeye çalıştığı cemaatin gücü olsa gerek… Çocuklar en çok o cemaatlerde tecavüz ve istismarla karşılaşıyorlarken, en çok da o cemaatler masum ilan ediliyor. Onlar, iktidar sayesinde masum ilan edildikçe bir diğeri de çıkıp fetva veriyor. O fetvalarda nedense sapıkça oluyor. Yani aslında olan şu, buradaki kişi sapık ve istiyor ki sapıklığını din ile kamufle ederse millet o tarikata bağlanacak. Çünkü o kişinin gözünde toplumda sapık!

Toplumlar, onları yönetenlere göre değişim gösterirler. Bu değişimler, insanlarda kişilik bozukluğu tarzı bazı dönemlerde, ağır şekillerle sonuçlanmasına neden olur. Bundan dolayıdır, siyasi iktidar sanatsal heykelleri “Ucube” diye parçalayıp yok ederken, halktan birinin de parkta bulunan kadın heykeline tecavüz girişimi… Belki de o kişi, sanata yapılan şeyi, parktaki heykel ile ifade etmeye çalışmıştır. Onu da dinlemek gerek!

Evet, geldik şimdi de bütün bu süreçte değişime uğrayan şeyin insan mı yoksa insanlık mı olduğunu açıklamaya! (Konuyu “evet” ile de bağlamak da çok yaratıcı değilmiş, itiraf ediyorum.) Süreci tarih öncesinden alıp günümüze kadar getirmemim en büyük nedeni de bu; insanlar değişti ama bu değişimde mutasyona uğrayan insanlık oldu. İnsanlar, yaşamak için var oldu. Hedefleri, arzuları, düşünceleri, felsefeleri hatta saygılarını bile unutarak sadece yaşamak için var olduklarını kabul ettiler. Kimileri bunu dini değerlere sığdırarak insanlığı unuttu, kimileri ise para hırsı için toplumu yok saydı. Çoğu zaman ise dini değerler ile sermaye gücü yan yana gelerek ayrışmaların yükselmesine neden oldu. Ayrışmalar çoğaldıkça siyasi iktidarlar, halkı yaşam mücadelesi çukuruna sürüklediler. Bu yaratılan saçma ve sahte çukur, kişilerin kişiliklerinin “Benci” ve “Bencil” olmasını sağlamıştır. Toplumda empati kavramı silinmiştir.

İnsanlığın mutasyona uğradığının örneklerini, çocuklarımız her gün yaşıyor. Gün yüzüne çıkmaktan çekinen, kim bilir kaç yavru evinde korkulu gözlerle duvarlara bakıyor. Hükümet, bu yaşanılanları kendi kültürü ve dini gereği olarak kabul edebilir mi? Onların çocukları, torunları Amerika’da okuyor, bu acıyı yaşamıyorlar, bilmez diyenler, onların çocukları da torunları da istismara maruz kalmasınlar. Bütün çocuklar geleceğimizdir. Geleceğimizi, kendini bilmez üç beş kişinin kucağına bırakmayalım.