Ünlü Sovyet yazar kardeşler Arkadi ve Boris Strugatski’nin en bilinen romanlarından biri Uzayda Piknik, İthaki Yayınları’nın Bilimkurgu Klasikleri’ne katıldı. Tarkovski’nin kült filmi Stalker’a ilham veren bilimkurgu romanı, Hazal Yalın tarafından Rusçadan Türkçeye çevrilmiş. Karanlık bir atmosferde geçen romanda, insanlığın değişmeyen doğası, yine de var olan değişim ve bunlara karşı duyulan korku anlatılıyor. Bilgiye, bilime, ekonomiye ve dünyaya dair eleştiriler var, bir de vurucu cümleler.

Arkadi ve Boris Strugatski’yi Yokuştaki Salyangoz, Tanrı Olmaz Zor İş, ve Kıyamete Bir Milyar Yıl romanlarından da tanıyoruz. Sovyet bilimkurgu edebiyatının en büyük yazarları olarak kabul edilen ikilinin her bir romanının yeri ayrı, Uzayda Piknik de ikilinin en sevilen romanlarından biri.

Bilimkurgu En İyi Edebiyattır

Kitabın sunuşunu ünlü yazar Theodore Sturgeon yapıyor. “Bilimkurgu en iyi edebiyattır.” diye başlayan Sturgeon; bilimkurgu edebiyatını sınırsız, esnek, hayret ve şaşkınlık uyandıran olarak nitelemiş. Strugatski kardeşleri ve Uzayda Piknik’i de tam olarak böyle ifade edebiliriz.

Uzaylıların Dünyaya Ziyareti

Uzaylılar dünyanın beş bölgesini ziyaret edip, geride atıklarını bıraktıklarında insanlık şaşkına döner. Dünyada büyük bir gizem yaratan bu ziyaret, önce dehşete kapılan, sonra da bu ziyaretin gizemini çözmeye çalışan bilim insanlarının ilgi odağı olur. Ziyaret edilen bölgeler, kısaca bölge, zamanla etraflarındaki yerleşim yerlerini sosyal ve ekonomik açıdan etkilemeye başlar, en azından göründüğü ve anlaşılabildiği kadarıyla. Tanımı bölgeden nesne kaçırıp dışarıda satma, Stalkerlık diyeğeceğiz, olan yeni bir iş kolu türer.

Bölge yakınlarında bir bilim enstitüsünde çalışan Rednick Schuhart aynı zamanda Stalkerlık yapmakta, enstitüde incelenmek üzere bölgeden nesne çalmaktadır. Bir gün bilim insanı arkadaşı Kiril ile bölgeye yaptıkları yolculukta bir şeyler ters gider. Yaptığı işin ne kadar tehlikeli olduğunun farkında olan, bölge dışına çıkardığı nesnelerin ne kadar zararlı olabileceğini dikkate alan Schuhart, Kiril’in beklenmedik ölümüyle sarsılır. Para kazanmaya çalışan, her şeyi doğru yapmak için çabalayan bir adam en yakın arkadaşlarından biri kaybedince, bu pikniğin sebebini ve altında yatan gizemlerini sorgulamaya başlar. Günün sonunda bölgenin kendi hayatına, insanlara, şehirlere ve dünyaya olan etkilerini düşündükçe fark eder: bölgeler karantina altında, ama asıl kapana kısılan insanlık.

Sadece Bir Piknik mi?

Kitabın ilk bölümünde, Schuhart uzaylıların beklenmeyen ziyareti ve arkalarında artıklarını bırakıp çekip gitmesiyle dünyanın geldiği hali tanıtıyor. Stalkerlar gizlice karantina altındaki bölgelere girip oradan çeşitli maddeler ve nesneler çalıyorlar ve bilim enstitülerine satıyorlar. Bölgeye giden herkes geri gelmiyor, ya da aynı şekilde geri gelmiyor. Yerçekimi kapanları, zehirli maddeler ve bilumum tehlikeyle dolu bölgeden çıkmak, en az bölgeye girmek kadar zor.

Dışarıya kaçırılan nesneler, bilim insanları için daha sormadıkları sorulara gökten düşen cevap niteliğinde. Sir Isaac Newton’un laboratuarına bir kuantum jeneratörü düşmüş gibi, yine de ne işe yaradığını ve nasıl yapıldığını hayal edemedikleri nesneler üzerinde çalışıyorlar. Sir Isaac de belki kuantum jeneratörünü kavrayamazdı ama her halükarda böyle bir şeyin mümkün olduğunu anlardı ve bu onun bilimsel görüşünü çok güçlü bir şekilde etkilerdi. Bu nesnelerin kimisi insanların günlük hayatında yer edinmiş, arabalarını bitmeyen piller ile çalışıyorlar. Diğerleri ise laboratuarda birçok bilim insanının ölümüne sebep olacak kadar tehlikeli ve bu nesneler yalnızca bölgeden çıkartılabilenler. Bölge insan aklının hayal edemeyeceği şeylerle dolu.

Bazı nesneleri günlük hayatımıza sokarken ne kadar umursamaz davranıyoruz, vazgeçilmez olmaları için çoğu zaman sadece işimizi görmeleri yetiyor. İlaçların yan etkilerini, telefonların yaydıkları radyasyonu, hazır gıdaların bağırsak biyomuna yaptıkları aklımızda pek yer etmiyor ama ya nasıl çalıştığı ve ne amaçla yapıldığı belli olmayan dünya dışı pilleri kullanmak? Dünyayı ters yüz edin ve görün, insan doğası aynı kalıyor. Uzayda Piknik’te Strugatski kardeşler bunu sayfalarca yüzümüze vuruyor.

Bölgede Akıl Almaz Bir Gizem Mi Yatıyor?

Bölgeler ilk önce ziyaret esnasında orada bulunan insanları değiştiriyor. Bu insanların bir kısmı bölgede kalmaya devam ediyorlar ve onlardan haber alınamıyor. Diğerleri de dünyanın çeşitli yerlerine göç edip, beraberlerinde doğa bilimlerinin açıklayamadığı ve istatistiklerin yetersiz kaldığı kazalara sebep oluyorlar. Bölgelere yakın yerlerde göç yasaklanıyor. Vebalı bir kentte karantina altına alınmak ve hasta olmamak gibi bir durum. Vebaya yakalananların bir çoğu ölür, geride kalanlar dünyanın geri kalanına yetecek kadar üzüntü, özlem, çaresizlik yaşarlar.

Daha sonra, etraftaki şehirler etkileniyor. Uzaylıların dünyayı ele geçirmedikleri ve kimsenin zarar görmediği anlaşılınca, insanların dehşeti yerini meraka bırakıyor. Bölgeler bir anda zavallı soluk mavi noktanın yaralarından, ekonominin yeni besi yeri haline geliyor. Bilim enstitüleri kuruluyor, şehirlerde hareketlilik artıyor, turistik geziler başlıyor ve ekonomi canlanıyor. Karantina altındaki bölgeye gizlice giren ve geri dönen kişilerin sayısı arttıkça, bunu yapan ilk kişi bir girişimci sayılıyor diyebiliriz. Artık yeni bir iş kolu var, stalkerlık. Vergi ödemeyen, çok para kazanan bu gözü kara insanlar hayatlarını tehlikeye atmaya başlıyorlar, hepsi de bölgeden birkaç parça eşya getirebilmek için.

En son, insanlık etkileniyor. Bu ziyaretin amacı, uzaylıların geri gelip gelmeyecekleri, bundan sonra ne yapılması gerektiği tartışılıyor. Bir grup insan şiddetle bölgelere asla bulaşılmaması gerektiğini savunurken, bilim insanlarının oluşturduğu çoğunluk ise bölgenin araştırılmasını istiyor. Tükenmeyen pillerin ortaya çıkmasıyla her iki taraf da azınlık olarak kaldı, artık insanlar ne araştırmayı ne de bulaşmamayı önemsiyorlar.

Ne zaman bitecek?

Durumlar bu kadar kanıksanmışken, bir gün ölüler geri geldiğinde şaşırır mıyız? Bazı insanlar şaşırıyor, bazıları ise bunu bile yadırgamıyor. Çok az kişi, bütün bu bölgelerin yıllar önce sadece askerlerin ve bilim insanlarının geçebileceği polis kordonları ile bitmiş olmasını diliyor. Söz konusu bu kişiler bölgelerin insanlığa etkilerini sonunda anlaşılabilmesi için daha neler yapılması gerektiğini, neyin yeterli olacağını bilmiyor. Ama, milyonlarca insanın hiçbir bir şey bilmediğini ve hiçbir şey bilmek istemediğini, eğer öğrenirlerse de on dakikalığına dehşete kapılıp sonra gene kendi âlemlerine döneceğini biliyordu.

Ölülerin geri gelmesini ve sağlıklı bir şekilde yaşamaya devam etmesine şaşırmayan kesim, insanlık üzerine daha önce hiç düşünmemiş ya da düşünmeyi uzun zaman önce bırakmış olanlardan oluşuyor. İnsanlık üzerine daha önce hiç düşünmemiş insanlar, hiç şaşırtmayan bir şekilde, önce korkuya kapılıyor ve sonra kimsenin zarar görmediğini fark edince yürüyen ölüleri kanıksıyorlar. Kitapta bu insanlar için, “Bir anlamda hepimiz mağara insanıyız, hayaletlerden veya vampirlerden daha korkunç şeyler olabileceğini tahayyül edemiyoruz” denmiş.

Düşünmeyi uzun zaman önce bırakan insanlardan biriyle içki masasına oturuyoruz kitabın bir bölümünde, söz konusu kişi bir bilim insanı ve onu “Ben, görüyorsunuz ya, uzun zaman önce bir bütün olarak insanlık için düşünmeyi bıraktım. Bir bütün olarak insanlık fazlasıyla statik bir sistem, hiçbir şey onu sarsmıyor.” derken duyuyoruz, ona göre insanı büyük yapan hayatta kalmış olması ve daha da hayatta kalmayı hedeflemesi. Bahsettiğimiz bilim insanı, Dr. Pilman bölgeden gelen nesnelerin bilgiye yönelik tanımlanamaz bir ihtiyacı tatmin etmekten öte, anlama ihtiyacını tatmin ettiğini öne sürüyor.

Termodinamiğin Birinci ve İkinci Yasası

İnsanlığın değişmezliğini kabullenen Dr. Pilman, “Temel ilkeler açısından bakıldığında sizin şu ölülerin bitmeyen akülerden daha çok, ya da daha az şaşırtıcı bir şey olmadığı belli değil mi? ‘budur’lar (tükenmeyen piller) termodinamiğin birinci yasasını ihlal ediyor, ölüler ise ikinci yasasını; bütün fark bu kadar.”  diyor. Ama mağara adamı benzetmesi onun için de geçerli, çünkü “Koca beyinliler de korkuyor, üstelik biz sıradan insanlardan daha çok korkmalılar, biz hiçbir şeyden anlamıyoruz, onlarsa hiç değilse ne kadarını anlamadıklarını anlıyorlar.”.

Bilimkurgu severlerin hiç kaçırmadan okuması gereken bir kitap, Uzayda Piknik. Daha önceden okumuş olanlar da, bir de İthaki’den Hazal Yalın’ın çevirisinden okumalı. Olayların ve düşüncelerin akışı, anlatımı oldukça başarılı, okuması çok eğlenceli. En etkileyici kısmı ise sonu, son cümlesine kadar tek solukta okunur. Herkese iyi okumalar!

“Bir ya da iki hayatı değil, bir ya da iki kişinin kaderini değil, bu kokuşmuş dünyanın her bir dişlisini değiştirmek gerekti.”