İstanbul’un tarihi ve kültürel açıdan çok önemli bir simgesi olan ve şimdilerde sıkıntılı bir dönemden geçen İstiklal Caddesi’ne dair merak edilenleri İstanbul Kent Savunması ve Beyoğlu Kent Savunması‘ndan Cihan Uzunçarşılı Baysal ve Deniz Özgür ile konuştuk.

Öncelikle İstanbul’un, belki de Türkiye’nin en önemli tarihi ve turistik yerlerinden biri olan İstiklal Caddesi’ne gereken önemin verildiğini düşünüyor musunuz?

Cihan Uzunçarşılı Baysal: Tabii ki hayır. Metrodan çıktığınız an zaten delik deşik olmuş bir zemin ve basamak haline gelmiş kaldırım manzarasıyla karşılaşıyorsunuz. Hatta geçen gün fotoğrafladım; koltuk değnekli bir turist nasıl yürüyeceğini bilemiyordu.

Çekilen esnaf, boş binalar, inşaat alanı olarak paravanlarla kapatılmış şantiye vaziyetinin yanında bir de mekanın giderek askerileştirildiğini görüyoruz. Toma, akrep, çevik derken şimdi bir de elinde makineli tüfeğiyle Fransız tipi jandarmalar çıktı. Savaş alanındaymışsınız gibi bir histesiniz.

Deniz Özgür: Meydan projesinden bu yana 4 yıldır bir düzenleme söz konusu. İstiklal Caddesi’ne dair bilinçli bir itibarsızlaştırma olduğunu düşünüyoruz. Bu da doğrudan Beyoğlu’nu itibarsızlaştırma isteğinin bir parçası. Beyoğlu’nun vitrini olan İstiklal’e doğrudan bir darbe indiriliyor. Yoksa bu kadar yıl boyunca ayrılan bütçeyle İstiklal Caddesi’nin düzenlenmemiş olmasını hiçbir rasyonalite açıklayamaz. Her seferinde taşları söküp yeniden düzenliyorlar ve yamalar yapıyorlar. İki defa meydandaki taşlar sökülüp yeniden takıldı. Çünkü ilk seferinde yapıldığında yağmur sularının akacağı kanallar unutulmuştu ve yeniden yaptılar. Bu affedilebilecek bir şey değil. Ortada fiziki bir niyet ve irade var. Bilinçli bir şekilde bitmeyecek bir inşaat havası verilmeye çalışılıyor.

4 yıl içinde insanların Beyoğlu’yla kopan bağını düşünün. İnsanlara “İstiklal’de inşaat yok, rahat rahat yürüyebileceğiz.” duygusunu vermek istemiyorlar.

Açgözlü bir sermaye saldırısı!

Solda: Murat Germen, 2000, İstiklal Caddesi. Sağda: Tramvay proje görseli.

İstiklal Caddesi’nin siyasi ve kültürel manada bir baskı döneminden geçtiğini düşünüyor musunuz?

C.U.B.: Dünyadaki örneklerine baktığınız zaman; sermayenin bazen bilinçli olarak girmeyip çöküntüye terk ederek değerini düşürdükten sonra girdiğini görüyorsunuz. İstiklal Caddesi ve Beyoğlu 3 aşamalı bir dönüşüm geçirdi, bu benim fikrim.

İlk başta sokağa açılan sinemalar, tiyatrolar, AKM, kitapçılar ve her biri filozof esnafıyla, öğrencinin, emekçinin geldiği, çok ucuza kültür sanat etkinliklerinin olduğu dönem… Beyoğlu öne çıkmaya başlayınca soylulaşmanın girdiğini gördük; şık kafeler, lokantalar öne çıkar oldu. Bu ikinci dönemden sonra soylulaştıranların soylulaştırıldığı yani büyük sermayenin girişini gördüğümüz, ikinci soylulaştırma dönemi başladı. Oteller, Demirören AVM, Emek’in dönüşümü ve her birinin birer güvenlik adası gibi sokakla olan direkt irtibatı kamusallığı yok etmesi… Açgözlü bir sermaye saldırısı! Borçlar Yasası doğrultusunda, mülk sahiplerine 10 sene üzeri kiracıları sokağa atma hakkı tanıyan yasal altyapıyı da unutmayalım.

Hürriyet’in Beyoğlu ile ilgili yaptığı yazı dizisinde geçmişe nostaljiyle bakıldı fakat orada Yaşar Adanalı’nın güzel bir lafı var: “İstanbul cool olduğu günlerde evimden çıkarıldım, çünkü kiralar arttı.” diyor. Büyük sermaye girince kiralar arttı, pahalılık da girdi. Bunun yanı sıra, Türkiye’nin konjonktürü, patlayan bombalar, turist gelmeyişi, boykotlar derken Beyoğlu’nun bu noktaya gelişini görüyoruz.

Gezi’den önce de bütün protestoların yürüyüş alanıydı Beyoğlu. Kamusallığın, protestoların, çoğulculuğun aktığı bir mekandı. Bu da iktidarın işine gelmiyordu. Şimdi üçüncü döngü, hatta dördüncü döngüdeyiz. Bundan sonra sermaye elbette tekrar girecek ama nasıl? Her mekanın bir ideolojisi vardır ve iktidarın mekanı yeniden inşasında muhafazakarlaştırarak girecek sermaye.

Kaygıyla şöyle düşünüyorum; Taksim Cami, tüm meydanı domine edecek şekilde inşa edilecek, proje görsellerinden anlıyoruz. Cami avlusuna çevrilecek meydan. Kamusal bir meydanda protestonuzu, şikayetinizi dillendirmenizle bir cami avlusunda dillendirdikleriniz farklıdır. Caminin altında dükkanlar, sergiler, konferanslar olacağı söyleniyor. Onların ne çeşit olacaklarını söylememize gerek yok… Şuanda nargileci dükkanları, kebapçılar, Arapça isimlerle giderek Ortadoğulaşan, muhafazakarlaşan bir gidişat var. Elbette mekanın bu muhafazakar neoliberal dönüşümüne karşı çıkan bir karşı-mekan da inşa edilecektir.

D.Ö.: 2004-2005 yıllarında Ahmet Misbah Demircan’ın ve Beyoğlu Güzelleştirme Derneği Başkanı Nizam Hışım’ın beraber yaptığı açıklamalar var. Henüz işin başındayken İstiklal Caddesi’nin, Taksim ve Galatasaray Meydanı’nın toplumsal muhalefetin, toplumun bütün kimliklerinin ve yapılarının nezdindeki önemine, simgeselliğine dair itirazlarını ve şikayetlerini dile getiriyorlardı. Nizam Hışım’ın “Biz burayı nezih bir yer haline getireceğiz. Her önüne gelenin, kuru kalabalığın değil gerçekten tüketen kalabalığın gelmesini istiyoruz.” diye bir ifadesi vardı. O tarihten beri hayata geçirilmek istenen bir ‘nezihleştirme’, ‘soylulaştırma’, ‘insansızlaştırma’ ve daha sonrasında kendi insanını yerleştirme sürecini yaşıyoruz.

İstiklal bir tarafıyla muhafazakarlaştırılmaya çalışılırken bir tarafıyla da Ortadoğu’nun bataklık merkezi haline getirilmeye çalışılıyor. Emek Sineması’nın dönüşümü, 5366 sayılı kanunun devreye sokularak Tarlabaşı’nın aynı saiklerle boşaltılması, Gezi’ye yapılacak kışla, AKM’nin çöküntü haline getirilmesi, Muammer Karaca’nın kapatılması resmin birer parçasıydı. En son darbe de Taksim Cami’sidir. Cami süreci de toplumsal mühendislikle tam referandum öncesine getirildi. Beklenen, insanların camiye itiraz etmesi ve bunun referanduma ivme yaratmasıydı. Biz oyuna gelmedik. Taksim Meydanı’nı cami avlusu/bahçesi haline getirme girişimi var. Kurdukları toplumsal mühendislikle bu işin gerçekleşmeyeceği aşikar.

Neoliberalizmin görünmeyen sosyal cinayetlerini yaşıyoruz.

Adı İstiklal ile birlikte anılan köklü işletmelerin sahipleri kapılarına kilit vurmak zorunda kaldılar. Bu durum İstiklal Caddesi’nin ruhunu nasıl etkiliyor?

C.U.B.: O konuştuğumuz, sosyal siyasi sorunları tartıştığımız esnafı çok merak ediyorum nerelere dağıldılar. Geçitlerdeki, pasajlardaki çeşitli esnaf… Kelebek Korse mesela çok köklüydü ve yerinde kalması gerekirdi. İnci, keza… Kapısı hemen caddeye açılan sinemalar; Emek, Yeşilçam… Bunların yok edilişleriyle birlikte İstiklal’in ruhu da zaten yavaş yavaş bitmişti. Onların gidişiyle mekanın hafızası yok olurken mesela soylulaştırmanın faillerinden olan ve Tünel Geçit’ten bir sürü esnafı çıkarıp oraya konuşlanan House Cafe’nin kapısına kilit vurmasının bence zaten hiçbir anlamı yok.

D.Ö.: Kelebek Korse buranın bir ‘marka’sıdır, bir parçasıdır. 100 yıllık bir esnaftan bahsediyoruz. Yaklaşık 30 yıldır özellikle öğrencileri barındıran, birçok yazarın günlük yazısını yazdığı, ev gibi hizmet sunan Laterne Kafe zorla yıkılarak yerinden edilip bir otelin bahçesi haline getirilmek isteniyor. Murat Ağabey’imiz vardı, zorla yerinden edildi ve üç ay sonra, daha 55 yaşındayken kalp kriziyle hayatını kaybetti. Ediz Hun’un ayakkabıcısıydı; el emeğiyle yaptığı ayakkabılar vardı, zanaatkardı, dükkanda yatıp kalkıyordu. Yerinden edildi ve sonra hayatına mal oldu bu durum. Neoliberalizmin görünmeyen sosyal cinayetlerini yaşıyoruz bir yandan da.

Burada bütün mekanların birbirleriyle ilişkisi vardır. Yok edilmek istenen bu ilişkidir. Bu dinamizm kendiliğinden kültürel ve siyasal bir ortam yaratıyor. Guy Debord gösteri toplumunda insanların kafelerde yan yana gelerek, sokakları ve caddeleri arşınlayarak bir ilişki ağı yarattıklarından bahseder. Ortaya çıkan toplumsal hareketler ve fikirlerin filizlenmeleri o ilişki ağının neticesidir. Bütün bunların beslendiği zemindir İstiklal Caddesi, Beyoğlu ve Pera bölgesi.

2004-2005’ten itibaren değerlendiriyoruz süreci ve bilinçli bir politikanın devreye sokulduğunu görüyoruz. Emek Sineması için 4 yıl direndik, Gezi’de bütün ülke ayağa kalktı. Koyabildiğimiz kadar taş koymaya çalıştık kendi çabalarımızla. Bunun tıkandığı bir noktadayız ve bu da ülkenin diktatörlüğe gittiği noktadır artık. Ancak bu da karşı hareketini, mekanını ve ilişkilerini yaratacak doğal olarak.


26 yıldır Taksim-Tünel güzergahında yolcu taşıyan Nostaljik Tramvay hattı yenileniyor. Bu süreçte oluşan gürültü ve çevre kirliliği ile İstiklal Caddesi’nin adeta bir şantiye alanına dönüşmesi hakkında ne düşünüyorsunuz?

C.U.B.: Ağaçları kaldırdılar ve tramvayı da mı yok edecekler diye bir kaygım var. Haussmann’ın Paris’te yaptığı tarzda, güvenlikçi bir planlamayla, baktığınız yerden caddenin en sonunun görülebildiği bir dönüşüme doğru mu gidiyor İstiklal?

Dönüşen mekanların kapılarından güvenlikçilerle girildiğini görüyoruz. Gitgide nezih, şık, muhafazakar, alışverişini yapıp çıkan, hiç zırıltı yapmayan insanlar gelecek ve güvenlikçiler de oradan baktı mı sokağın öbür ucu görülecek, her şey denetim, gözetim altında olacak… Böyle bir gidişat var ve o tramvay da acaba konmayacak mı diye bir kaygım yok değil. Bilemiyorum.

D.Ö.: Rasyonel olmasa da bizim içimizde böyle bir kaygı var. Tamamen iktidarın yaptıklarının, yapacaklarının garantisi olmaması üzerinden yola çıkarak düşünüyoruz. En son okuduğuma göre 1195 metre demir yeni raylar örüyorlarmış tramvay için. Tramvay en azından geliyor. Gelmezse bence kıyamet kopar zaten.
Gürültü ve inşaat alanı halinin de insanların burayla bağının kopmasını, ayakta durmaya çalışan üç-beş esnafın da yerinden edilmesini hedeflediklerini gösterdiğini söyleyebiliriz. İstiklal’e Gezici değil palalı esnaf taşımak istiyorlar.

Korumaya devam edeceğiz.

Geçtiğimiz günlerde Koruma Kurulu’nun artık Beyoğlu’nda devredışı kalacağı ve Beyoğlu’ndaki tescilli kültür varlığının bulunduğu parsellerin dışında kalan alanlara Koruma Kurulu’nun bakmayacağı gündeme geldi. Bu kararın Beyoğlu’na etkisi nasıl olacak?

C.U.B.: Hukukta yasalar hiyerarşisi vardır. Bir idari kararla üstteki yasa engellenemez. Bu karar çok tartışmalı bir karar ve meşru da değil zaten. Hukukçu değilim ama böyle olduğunu düşünüyorum.

D.Ö.: Evet, daha bağlayıcı kararlar var. Gezi Parkı korumasız kaldı diye bir yaygara kopartıldı ama öyle bir şey yok, bu bir manipülasyon ve insanları paniğe sürükleyen bir etkisi oldu. Beyoğlu’nun kentsel sit alanı olması dolayısıyla buradaki her faaliyetin Koruma Kurulu’na konu olması, buranın zaten otomatikman korunduğu anlamına gelmiyor.

Devletin ve belediyenin bir pratiği var ve bunun karşısında bizim de bir pratiğimiz var. Hiç uzağa gitmemize gerek yok; Emek Sineması Koruma Kurulu’na aykırı bir şekilde yıkıldı, bir kamu malına zarar verildi. Kamu binasını yıktılar ama bizi yargıladılar. Yine uzağa gitmeyelim. Kabataş Martı Projesi… Koruma Kurulu sit alanı olan bir yerde doğru düzgün değerlendirmeden devasa bir inşaata, inşaat çevresi bariyerlendikten ve inşaata başlandıktan sonra onay verdi. Arkasından Molla Çelebi Cami’ye zarar verildi.

Bir anlamda belediyenin elini rahatlatacak olan bu karar, Tarihi Yarımada için çıkarılmıştı ve Beyoğlu’na da uyarlanmış oldu. Pratikte nasıl karşılığı olur bilmiyoruz ama bizim açımızdan çok somut bir anlamı yok. Zaten koruyan Koruma Kurulu değil, biziz. Sit alanının içinde veya değil, orası korunması gerekiyorsa biz o algıyla orayı korumaya devam edeceğiz. Koruma Kurulu korumasa da korumaya devam edeceğiz.

Atatürk Kültür Merkezi’ne dair uzun bir zamandır soru işaretleri ve endişeler vardı ve devam da ediyor aslında. Son zamanlarda yapılan açıklamaları da düşünerek siz bu kentin mücadelesini veren kentliler olarak Atatürk Kültür Merkezi’nin durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

C.U.B.: AKM’nin çok önemli bir mimari değeri olan, özel bir yapı olduğunu söylüyor mimar arkadaşlar. Mimarlar Odasından Mücella Yapıcı’nın söylediği gibi yıkılsa bile birebir aynısı yapılması gereken bir yapı. AKM’nin korunması gerekiyor. Riskli ve depreme dayanıksız olduğunu ileri sürüyorlar ancak bununla ilgili ellerinde ne gibi bilimsel kanıt var bilmiyoruz. Her şey o kadar karanlık ki karşımızda elle tutulur bir şey yok. Biz neye/nesine muhalefet edelim?

Gezi’de görsel olarak kullanılmış olması da bir rahatsızlık doğurdu. Sonradan bir film afişi asıldı; Ertuğrul dizisi miydi neydi? Sembolik rövanşı… Söylenen, park alanını da içine katarak AKM’yi daha büyük bir yapıya dönüştürecekleri ama camiler de dahil her inşaatta kafe, sergi salonu, hediyelik eşya vb. rant eklentileri olduğu ve rövanşizmle de baktıkları için kafalarında ne olduğunu az çok bilsek dahi net bir şey bilemiyoruz. Tabi, sadece iktidar ve sermaye diyoruz ama burada sorgulanması gereken, yapılanlara destek/katkı sunan ya da alkış tutan mimarlar, Koruma Kurulu üyeleri, akademisyenler ve sanatçılar da var. Bugün Beyoğlu’nun dönüşümü hakkında kelam eden Ara Güler kusura bakmasın faillik yapmakta çünkü Beyoğlu dönüşümünün önemli tetikleyicisi olan Galataport Projesi’nin bütün paravanlarının üzerine kendi çektiği güzelim İstanbul fotoğraflarını koydurttu; onları da kirletti.

D.Ö.: Taksim Meydanı’nın tescilli bütün yapıları üzerine konuştuğumuzda iki mesele yan yana geliyor. Birisi rant için taşıdığı önem ve yine aynı önemde Taksim’e fetih algısıyla yaklaşılması. Bu bence iktidarın bizimle paylaşmadığı, kendince yazdığı, bir yerde duran ve belli durumlarda devreye sokulan siyasi programıdır. Yayalaştırma denilen aslında Taksim Meydanı’nın miting alanı olmaktan çıkartılmasıdır. Gezi’yle birleşince uzun süre yapılamadı. AKM’nin yanında, Mete Caddesi ve Sıraselviler tünelleştirilecek noktalardı ama engellendi. Gezi’yle beraber bu iyice bir hınç meselesi haline geldi. Israrla söylenmesi gereken şey: AKM’yi bir fetih algısıyla 10 yıl içerisinde tamamen çürüyecek hale getirdiler.

AKM’nin yerinde kalması mümkün değil belki ama biz aynısını ortaya çıkaracak bir mücadele verebiliriz. Mimarlar Odası’nın orada yaptığı sıkı çalışma ve hukuki mücadele takibi, bizim veri aldığımız çalışmalardır. Somut olarak aynısının yapılması gerektiğini çok net bir şekilde belirtiyorlar.

İstiklal Caddesi bu kadar betonu kaldıramaz.

Bugünlerde 106 yılın en yüksek sıcaklığının yaşandığı İstanbul’da, olağanüstü artan sıcaklar şehrin betonlaşmasının ve ağaçların yok edilişinin daha çok insan tarafından bir sorun olarak görülmesini sağladı. Gelecek için ağaçların beton saksılara koyulmayacağı, kök de salabileceği yeşil bir Taksim mümkün mü? Bunun için neler yapılabilir?

C.U.B.: Beton saksı içlerine diktikleri ağaçlar yaşamıyor. Ağaç toprakta olur. Parklardaki ağaçların çevresini, cami avlularını beton kapladılar. Tabii bunun da bir rantı var. O beton saksıları kim yapıyor veya ithal ediyor? Mermerler, granitler hangi firmanın/firmaların? Karaköy’de kondurdukları saksıları görmüşsünüzdür. Dünya güzeli, küçük, çim çayır insanların sere serpe yere oturduğu bir meydandı orası, şimdi bambaşka bir halde. Bir düzen takıntısı var.

Mesele saksı-ağaç değil, çok vahim bir gidişat var. İstanbul’un son yeşil alanları, kuzey ormanları da talan halinde… Ulaştırma Bakanı köprülerle ilgili yaptığı açıklamada , köprülerin kendi etraflarında artı değer yarattığını da belirtiyor. Bu da köprünün, otoyolun geçtiği her yerde arazi rantının yükselmesi, buradaki ağacın, tarlanın, ormanın yok edilip AVM/otel/lüks konut vb. dikilmesi demek. Böyle bir politikada kendi torunları da dahil kimse nefes alamayacak. Çevre ve kent hakkı için koşturanlar suçlanıyor. Kalan ne varsa bugün iktidar tarafından suçlulaştırılan yaşam savunucuları sayesinde kalacak ve kendi torunları da onlara değil bizlere şükran duyacak.D.Ö.: İstiklal Caddesi’ne nasıl bir beton blok yapılacağını fotoğraflarından görmüşsünüzdür. Bu proje İBB tarafından Reskon ve Taşyapı firmalarına 53 milyon liraya ihale edilmiş. Taşyapı’yı zaten meteoroloji arazisine koyduğu iki gökdelen mevzusundan biliyoruz. Reskon da Hatay’da Arkeoloji Müzesi’ni yapan bir firma, çalıştıkları bölgenin bütün özelliklerine uygun bir tasarım yaptıklarını söylüyorlar. İstiklal deyince akla beton granit mi geliyor acaba? 10 yıl içinde üçüncü beton granit döşenmesi…

2005’teki halini özlüyorum İstiklal’in. En azından kenarlarında ağaçların olduğu, bir miktar da olsa ağaçların varlık gösterdiği halini özlüyorum. İstiklal’in ve Beyoğlu’nun dönüşümü aslında o ağaçların oradan sökülmesiyle başladı. Koskoca İstiklal Caddesi bu kadar betonu kaldıramaz.

Bütün şehirde her nokta betonlaşıyor, yağmur suyunun toprağa değebileceği bir nokta yok ve bunlar sellere yol açıyor. Kabataş’ı düşünün; neredeyse denize sıfır bir alan, suyun herhangi bir mekanizmayla çok rahatlıkla denize boşaltılması sağlanabilir ama bu yapılmıyor ve şimdi devasa bir beton alan haline gelecek orası. Yağmur yokken pişiyoruz, yağmur varken seller oluyor. İkisi de gündelik hayatımızı cehenneme çeviriyor. Bunlar İstanbul’da yaşayan insanlara bir azap haline geliyor.

Mücadeleye devam!

Son olarak hayal kırıklıklarının ötesinde İstiklal Caddesi’ne dair umutlarımız neler?

D.Ö.: Yakında geniş bir buluşma gerçekleştireceğiz. İstiklal Caddesi’ni de konuşacağız. Etki edebilir miyiz bilmiyorum fakat hiç olmazsa o beton saksılar değil de gerçekten daha geniş düzeyde ve toprak tutabilecek şekilde geniş bir alanda tekrardan ağaçlar dikilebilir mi konuşacağız. Hali hazırda cadde başından yapmaya yeni başladılar inşaatı. Çok ihtimal vermiyoruz. Bu anlamda mücadeleye devam edeceğiz yine de.

İstiklal Caddesi Beyoğlu’nun gidişatıyla çok paralel. Hürriyet’in yazı dizisinde katıldığım tek şey; siyasi irade tuz buz olduktan sonra Beyoğlu kendisini çok kısa sürede toparlayacaktır. Bu somut olarak estetik açıdan İstiklal’de kendini hemen yansıtmayabilir ama en azından mekanların varlığı, kullanıcısının arttığı, ilişkilerin yeniden kurulduğu, kendi dinamiklerini kurduğu sürece Beyoğlu çok hızlı bir şekilde kendini toparlayacaktır.

C.U.B.: Mücadeleye devam! Mekanın ideolojisi, tahayyülü, ütopyası vardır. Onu gerçekleştirmek üzere mücadeleye devam!