Müzik kendi frekansları içine girmiş duygusuyla yolculuğuna başladı. Ancak bu yolculuğun nereye doğru olacağını müzik bilemezdi. Duygunun hedeflenmesi için başka bir şeye ihtiyaç vardı. Bir dinleyici belki de? Belki de ahengin içinde kırmızı rengi kullanabilen biri gerekliydi.

BAM! Zbuf! Ortada eril ilkeli adam çıkar. Yukarıyla tek bir çizgi içinde olalım, tek bir hat üzerinde. Bu içsel bir duadır sanırım. İçselliğin bu hali bize ne veriyor? Sanırım bu çizgisel, eril ilke, göklerdeki babamız ile bizi buluşturacak yine. Ne güzel sembolik sembolist takılıyorduk … Bir şey arıyor muyuz, bir mana, anlam, derinlik, görünmeyendeki işler ya da Tanrının kendisini? Felsefi bir yaklaşım ile doğayı entelektüel olarak tanımlamak istiyor muyuz, böyledir şöyledir diye? Tanımlamak/bilmek bizi rahat hissettiriyor. Hayatı marksist bir söylem üzerinden özdeleşilmiş duygular ile belli derecede bir kızgınlık ile harekete geçiren ve bu kızgınlığı da motive olarak nitelendirilen öfke ile mi algılıyoruz?

İllüzyonu görme şeklimiz nasıl acaba? Çarpıcı bir yorum Ouspenksy’den gelir. Paragrafın özetini vermeye çalışacağım tam olarak böyle olmayabilir. “ Uyku halinde olan mekanik yaşayan bir tren operatörünü düşünün kaza sonucu trendekilerin hayatlarını kaybetmesine yol açtığını… Mekanik kötü bir şuur hali. Diğer yanda yine mekanik davranan uyku halinde başka birisi o da mekanik olarak insanlara yardım ediyor, hayat kurtarıyor… Şuursal olarak ikisi de aynıdır. Mekanik iyi ve mekanik kötü arasındaki fark, iyi tarafın çalışmaya alınmasıdır.”

Ouspensky’nin bu tespiti mekanik iyi ve mekanik kötü arasındaki akışı ortaya koyuyor. Bir çıkarım yapıp sonuca varmak gibi bir amacım yok, sadece verilen mücadeledeki mekanikliğin bildiğimiz anlamda iyinin ve kötünün farkında olalım demeye çalışıyorum ki bilgiler bize gelsin.

Kendini bilmek taşıdığın benlikleri bilmek, içinde bulunduğun beden denilen organizmayı bilmek, buna bağlı diğer sistemleri bilmeye çalışmak hayatın kendisi, komple bir hatırlama hali belki de. Bütün yaşanılanlar, mutlululuklar, mutsuzluklar buradan gelen birer hatırlatıcı. Daha ileride olanı buraya çekmek için yapılan samimi mücadeleler gibi düşünebilirsiniz bunu. Nedir daha ileride olan? Birileri için vahdedi vücut, birileri enel hak, seyri sülük, birileri için proleterya devrimi, evrenin büyük bilinci ile bir olmak… Bir fikir var ve ona yaklaşıyoruz ancak ne ile? Kızgınlıkla mı acelecilikle mi konfor alanından çıkmayarak entelektüel olarak mı? Duygular nerede, çok mu abartılmış cezbeye gelmiş halde? Bir vizyon gördün bir ışık gördün diye bağırıp çağırıp ağlıyor musun onu gördüm diye? Shavasanada geçmiş hayatlarından izlenimler aldığın için özel misin ya da şanslı mısın? Mutluluğumuz ya da mutsuzluğumuz bunlara mı bağlı?

“Görerek inananların var haline” Görmeye ihtiyacımız mı var? Görmeyelim demiyorum, varlıksal olarak getirdiysek bu ilayakati görelim, niyet edelim bunun için. Ancak bunun da bize yeni bir illüzyon yaratmaması gerektiğini de bilelim, onun gerçek olduğuna daha çok inanır halde buluruz sonra kendimizi 🙂

Kalbin bir yerlerinde, yolun bir yerlerinden gelen değişik bir özlem hali var. Sabit değil, yüzen ada gibi. Onu biliyorsun, bir defa görmüşsün hissetmişsin, hatırlamışsın artık. Bu özlem haline açalım kendimizi, oradan gelen çekim zaten bizi sadeleştirecek ve hayatımızdaki fazlalıkları atacak. Kapanışı American Gods ile yapalım ki biraz hareket bize iyi gelsin.