Özlem Tokaslan, yıllar boyunca beyazperdede ve ekranlarda severek izlediğimiz bir oyuncu. Dram projeleriyle karşımıza çıkmaya başlasa da, komedi yönü daha ağır basan projelerde görmeye başladığımız anda onu ve karakterlerini daha çok sevmeye başladık. Kendisinin dediğine göre çevresinde ‘bin bir surat’ diyenleri varmış, ki bu bence çok doğru. Canlandırdığı har bir karakterin şeklini hızlıca alabilen Tokaslan ile güzel bir sohbet etmemek olmazdı…

Oyunculuk serüvenine devlet tiyatrolarıyla başlayan Tokaslan ile; Van Devlet Tiyatrosu’nda unutamadığı zamanları, ‘kendisi’ için oyunculuğun anlamını, güldürmeyi-ağlatmayı, bence en zirve performansını sergilediği ‘No: 309’ dizisini, şu sıra yaz sezonu için yeni bölümleri devam eden Erkenci Kuş dizisini ve yeni projeleri tiyatro ve müzik hakkında detayı bir sohbet ettik…

“Dışarıdan eleştirel bakanlara hep ifade ettim; Devlet Tiyatrosu şahane oyuncularla dolu!”

Tiyatro ile başlayan, daha sonra diziler ve filmlerle birlikte yükselişe geçen uzun yıllık bir oyunculuk kariyeriniz oluştu. Oyunculuk kariyerinizi, başladığınız ve şimdi kendini gördüğünüz noktadan nasıl değerlendiriyorsunuz?

Profesyonel oyunculuk serüvenim tiyatro ile başladı. Şimdi ise sinema ve dizi oyunculuğu ile devam etmekte. Benim için öncelikli olan her daim tiyatrodur. Sinema ve TV bana çok daha geniş kitlelere ulaşma olanağı sundu. Bu da beni gerçekten çok mutlu ediyor. Kazandığım tecrübeler çok değerli benim için. Ama yükseliş dediğiniz sürece ben biraz tersten bakıyorum. Bence en yüksek ve mutlu dönemim Van Devlet Tiyatrosu’nda birbirinden kıymetli oyuncu arkadaşlarımla yaşadığım ve ürettiğim dönemdir. Kitlelerle buluşmak ve sevgilerine nail olmak onur verici. Bu da tabi ki sinema ve televizyon sayesinde, her zaman şükrediyorum bu sevgiye.

Van Devlet Tiyatrosu’nda 9 yıl, Ankara Devlet Tiyatrosu’nda da 8 yıl çalıştınız. Bu uzun tiyatro yıllar hayatınıza neler kattı, nasıl bir serüvendi sizin için?

Devlet Tiyatrosu bence çok önemli bir kurum. Türkiye’de büyük prodüksiyon gerektiren oyunların yapılabildiği ve neredeyse Anadolu’nun her kentini tiyatroyla buluşturabilen çok doğru bir yapıdır. Usta-çırak ilişkisinin ve tiyatro adabının geleceğe aktarılabildiği, mesleki yetkinliği en üst seviyede taşıyan oyuncu, tasarımcı ve icracıların bir araya geldiği eşsiz bir bütündür. Oyunculuk ile ilgili profesyonel hayatımın temelini, konservatuvardan hemen sonra, tabi ki Devlet Tiyatrosu oluşturur. Yoksa ben Anadolu’nun neredeyse her ilinde sahne alma fırsatını nasıl bulabilirdim? O yüzden Devlet Tiyatrosu’nda çalıştığım süreç çok kıymetlidir. Onur duyuyorum. Çocuklarla yaptığım çalışmalar var. Onları nerede yapabilirdim ve bu motivasyonu nasıl elde edebilirdim?

Tabii ki zordur, meşakkatlidir. Öyle dışarıdan eleştirel bakanlara hep ifade ettim, Devlet Tiyatrosu şahane oyuncularla dolu. Sessiz kahramanları ve efsane oyuncuları olan bir kurumda birlikte sahne aldığınız her oyuncu ve oynadığınız her oyun mesleğe dair daha da zenginleşmenize neden oluyor. Çok farklı türlerden, dönemden eserleri, geniş bir yelpazede icra edebilmek en büyük zenginliğimiz olmuştur. Ve burada açıkça ifade etmek isterim; ödenekli tiyatrolar, yani Şehir ve devlet tiyatroları, tiyatronun belli bir etik anlayışla, düzen ve disiplin içinde yapıldığı yerlerdir. Popüler kültürün bozamadığı ve yıpratamadığı üretken bir alandır. Tabii eksikleri, yanlışları olabilir. Ama varlığı tartışmasız çok önemlidir. Herkesin tiyatroya ulaşabilmesi için gereklidir. Bilet ücretleri çok uygun ve Anadolu’nun her yerine yayılmış bir kültür sanat hizmetidir. Şu anda hizmet süremi doldurdum ve ayrıldım özel nedenlerden dolayı. Ama özlüyorum, 22 yıl boyunca, bir parçası olduğum için onur duyuyorum.

Hem dram hem komedi projelerinde yer almış bir oyuncu olarak ağlatmanın ve güldürmenin arasındaki zorluk derecesini nasıl değerlendirirsiniz?

Oyunculuk gerçeklik yaratmaktır. Yaratılan gerçekliğin inandırıcı olması, oyuncunun ‘o ’an’’a inanması ile ilgilidir. Ağlatmanın da güldürmenin de yolu, inanmaktan ve samimiyetten geçer. Siz inanırsanız seyirci de inanır. İkisi de zor zanaat, fakat heyecan verici ve keyifli. Seyirci ile kurulan bağ samimiyetten geçer. Ben ikisini de seviyorum.

“Bana bin bir surat diyenler var!”

Dram dizilerinde yaşanmışlıkları olan karakterler canlandırırken, bir anda ‘Güzel Köylü’ dizisi ile komedi yönünüzü keşfetmiş oldu izleyenler. “Dedemin Fişi” filmi ile de komedi çıtası çok daha arttı. Fakat yer aldığınız her projede bambaşka karakterlerle karşımıza çıktınız. İzleyiciyi şaşırtmayı seviyor musunuz?

Ben karakter yaratmaya inanıyorum. Bu durum, dizide de sinemada da değişmez. Tek tip oyunculuk, yani her karakterde aynı tipi oynamak bana göre değil. Oynadığı o tek tip hali çok başarıyla icra eden ve hatta bu tip yüzünden tercih edilen oyunculara saygım var ancak benim mesleğe bakışım bu değil. Bin bir surat diyenler var bana. Ne mutlu bana. Benim dedim yazarın yarattığı dünyaya hizmet etmek, katkı koymak; sesimde, bedenimde ve ruhumda yeni bir arayışla yaratıcı olmaktır. Kendimi de seyirciyi de şaşırtmayı çok seviyorum. Komediyi seviyorum. Ancak trajik hikayeleri de oynamak çok heyecan verici, ayırt etmem zor. Benim için önemli olan, oyunculukta sınırlarımı zorlayan işlerde yer almak…

‘No: 309’ dizisindeki Yıldız karakterini izlerken çok keyif alıyordum. Farklı konuşma şekliyle, hareketleriyle çok komik bir kadındı. Hatta o diziden birkaç oyuncu ile “Erkenci Kuş” dizisinde rol almaya devam ediyorsunuz. Size neler kattı ‘No: 309’?

No:309 çok farklı bir işti bana göre. Oyuncu kadrosu ustalarla doluydu. Suat Sungur, Sumru Yavrucuk, Sevinç Erbulak, Beyti Engin ve Cihan Ercan gibi komedinin ilmine vakıf, birlikte oynamalara doyamadığım oyunculardan feyz alıp, çalışmaktan haz duydum.

Size bir sır vereyim; bazı karakterleri çalışırken gerçek hayatta tanıdığım insanların tepkilerinden, türlüklerinden, tiki varsa mesela ondan yola çıkabiliyorum. Abartılı bulanlar oldu Yıldız karakterini ilk zamanlar. Fakat aslında yaşayan, hayatına tanıklık ettiğim bir insanın birebir yansımalarıydı neredeyse… O abartı bulunan karakter, kanlı canlı yaşayan bir insan aslında. Tabi ki üzerinde çalışıp senaryoya hizmet edecek şekilde değişiklikler yaparak yorumladım. Ama dediğim gibi çıkış noktası tanıdığım biri ve kanlı canlı yaşıyor. Bu yüzden çok eğlendiğim bir roldür Yıldız…

Kısa bir ara verdikten sonra; tıpkı ‘No: 309’ gibi yaz dizisi olarak başlayıp, sezonda devam etti ‘Erkenci Kuş’ dizisi de… Bu kez daha farklı bir karakter izledik. “Mevkıbe” çok daha farklı bir karakter… Erkenci Kuş dizisi yaz sezonunda de devam edecek, nasıl gidiyor çekimler?

Erkenci Kuş eğlenceli, pozitif duygular yaşatan bir aile dizisi olarak seyircinin gönlünde taht kurdu. Bundan dolayı çok mutluyuz. Tüm arkadaşlarımızla, titiz ve yoğun bir çalışma temposunda, en iyisini yapma gayretindeyiz. Tüm kadro tam hız devam ediyoruz. İzleyicimiz ile yaşadığımız bu birliktelik, pozitif enerji, gülümseyiş için ne mutlu bize ve tabi maşallah kırk bin kere…

“No: 309” dizisindeki ‘Yıldız’ karakteri gibi, “Erkenci Kuş” dizisindeki ‘Mevkıbe’ için de çocukluğumda yaşadığım mahallenin o güzel ve samimi kadınlarından feyz aldım. Şimdi pek çoğu yaşamıyor. Nurlar içinde uyusunlar, seyredebilselerdi keşke. Her birinden bir parça var. Dizide kullandığım lakaplar da; mesela Siteril Aysun, Meraklı Melahat, Filinta Osman gibi hepsi bana ait. Her mahallede vardır takma adlar. Mahallenin eğlencesi, tatlılığıdır ya bu seslenişler… Tabii ki ilham aldığım arkadaşımdan icazet aldım.

2017 yılında “Bütün Saadetler Mümkündür” filmiyle ufak bir sahne ile de bağımsız sinemaya göz kırpmıştınız. Ülkemizde bağımsız sinema ve gişe sineması ayrımı yapılıyor filmlere karşı. Komedi filmlerinde de yer almış bir oyuncu olarak siz neler düşünüyorsunuz?

Aslında ilk bağımsız sinema filmim 2012’de yönetmenliğini Filiz Alpgezmen’in üstlendiği “Yabancı’’ adlı filmdir. Daha sonra 2016 yılında Esra Vesu Özçelik’in yönettiği ‘’Hicran ve Melek’’ adlı filmde oynadım. Pek çok ödülle döndü gösterildiği her festivalden. 2017 yılında Selman Kılıçaslan’ın yönettiği “Bütün Saadetler Mümkündür’’ filmi geldi. Her biri benim için çok kıymetli çalışmalardır. Bence bağımsız film sanatı fikre, fikri sanata dönüştürerek; evrensel değerlerin peşine düşmek ve anlatmak demektir. Sinema bir tutkudur bence, hayat ve sonsuzluktur. Bir derdin, görünmeyenin ve söylenmeyenin peşine düşer.

Tabii eğlendirmenin peşine düşen filmlerin gişe filmi olarak görülmesi, eğlenme ve seyirlik kültürünün geldiği son hal ile ilişkili… Hayata dair eleştirisi, sözü olanlar da var aralarında, olmayanlar da var… Ben bu konuda mutlu olabildiğim iş ve ekiplerle çalıştığım için çok şanslı hissediyorum kendimi. Ayşen Gruda ile aynı filmde oynadım mesela, hala inanamıyorum! ’’Dedemin Fişi’’ benim için çok keyifle çalıştığım bir komedi filmi. Keza “Görümce’’ de öyle. Enerjisi yüksek, pozitif, eğlendirmenin peşinde, sıcak, insan merkezli filmlerdi. Her insanın hayatında tartıştığı, yaşadığı, objektif olamadığı için çözemediği konulara parmak basan filmler olduklarını düşünüyorum.

Sözü olmayan gişe filmleri de var tabi… Yaşanan kültürel erozyon, insanın hakikate değil gösterişe, öze değil biçime itibarının artmasıyla, içerikten ziyade imajı öne plana çıkardı. Ama her şeyin daha iyi bir yöne evrileceğine inanıyorum.

“Pek kimselerin bilmediği bir yönüm daha var: Müzik!”

Önünüze yeni bir projenin senaryosu geldiğinde, ilk baktığınız şey ve sizi cezbeden şey ne oluyor?

Senaryoları değerlendirirken öncelikle insani değerlere aykırı olup olmadığına, insanlık onurunu zedeleyici, ötekileştirmeyi normalleştiren bir içeriği olup olmadığına, ikincil olarak da   karakter beni içine çekiyor mu, heyecanlandırıyor mu ona bakıyorum.

Yeni planlanan projeleriniz var mı?

Şu anda tiyatroya odaklandım. Bir süredir tiyatro sahnesinde var olamadım. Artık dayanamıyorum. Benim geldiğim yol da tiyatro, gideceğim yol da… Ön hazırlıkları tamamladık, provalara başladık. Geleneksel Türk Tiyatrosu’nun meddahlık geleneğini ilk kez bir kadın meddah olarak meydana taşıyacağım. Hem tekniği hem de anlatım biçimi bakımından virtüözite gerektiren iddialı bir yol meddahlık. Harun Özer’in kaleme aldığı ve yönettiği bu ilk kadın meddah oyununu önümüzdeki tiyatro sezonunda seyirciyle buluşturmak için yola çıktık. ’’Hak dostum Hak’’ diye başlayacağız söze…  Sahnede var olmaya, yeni eserler ortaya çıkarmaya devam edeceğiz. Sonra ki projemiz, şimdilik sır. Sarsıcı ve iddialı..

Bu arada pek kimselerin bilmediği bir yönüm daha var: O da müzik! Konservatuvar hayatım şan ile başladı, tiyatro ile devam etti. Uzun bir ara girdi müzikle arama ama yakın zamanda kaybettiğimiz büyük sanatçı, şan hocam Sedat Öztoprak’a verdiğim sözü tutacağım Şarkı söylemek zamanı geldi. Kendisi bana ses ile vicdan arasındaki ilişkiyi öğreten insandır. Funda Özşener’in ‘’Sevgili Hayat’’ oyununda bir replikte dile getirdiği gibi ‘’Şarkı kalple söylenir’’. Kalbimizi ve sesimiz terbiye ederek hazırlanıyoruz… Şan hocam Günay Acar ile çalışmalara başladık. Müzik yolu, uzun ve meşakkatli bir süreç, çok heyecanlıyız. Elbet zamanı gelecek, acelemiz yok…