Bu soruyu hep başka şekilde duymaya alışmışız. Ama alışkanlığımızı değiştiren bir kadın var. İtalyan Laura Mesi, hayatta çoğumuz gibi bir aşkı aramış ama aradığını bulamamış, bulamayınca da çareyi kendiyle evlenmekte bulmuş. Sıradan ve aynı başlayan yolculuğun sonunu kendi yazmış ve kendi hikâyesinin baş rolünü başkasına vermektense kendi oynamış. Peki, prensi olmayan bu hikâyede nasıl evlenmiş?

Kendine herkesin yaptığı gibi bir düğün yapmış, gelinlik giymiş, pastasını kesmiş ve hatta balayına çıkmış. Hatta bu durumun daha da popüler olacağını düşünüp kendiyle evlenmek isteyenlere düğün organizasyonu bile yapmayı düşünüyormuş. İlk başta tuhaf geliyor kulağa ama düşününce belki güzel olabilir cevabını hak ediyor. Düşünsenize, bizim “yalnızlık” dediğimiz her durumu bu kadın, “arayışı bitirmiş birey olmak” olarak adlandırıyor. Çoğumuz kendi başına sinemaya gitmez, tatile çıkmaz, deniz keyfi yapmaz, hatta yalnız yemekten bile uzak durur. Hayatımızı hep başkasını arayarak başka zamana erteler ve her gece elde olan, beklenenin gelmediğini gösterince yalnızlığımıza sarılıp umutlu yarınlara uyanırız. Yalnız olma fikrinden o kadar korkarız ki, eve bir kedi alır, kedinin nefesiyle evdeki sessizliği doldururuz. Sonra biri gelir, sıkı sıkı sarılmak isteriz ona, ne var ki gelen kişi yanlış yola sapmış bir mecnun olunca sadece etkisini bırakarak çeker gider hayatımızdan. Sonunu bildiğimiz hikâyeleri yaşar dururuz bıkmadan.

Biz yalnızlıktan korkarız.Bize bu öğretildi. Yalnız dışarı çıkma, başına bir şey gelir. Nereye gidiyorsan haber ver, bensiz dışarı bile çıkma, kapıyı arkamdan kilitle… Belki de tek, sadece tek olmayı yani birey olmayı yalnızlıkla karıştırdığımız için biz hep rüzgârın bize birini getirmesini bekledik. Belki de rüzgâr kimseyi getirmeyecek. Aynı bu hikâyenin kahramanına yaptığı gibi. Laura Mesi, bir ilki başardı ve bir cesaret örneği sergiledi. Artık yalnız değil: Tek olmayı seçti. Hayatına tek olarak devam etmeyi, yarını da tek olarak geçirmeyi seçti. Yetinmeyi öğrenmeyi… Tam da bu durumda akla bir soru geliyor. Her şey güzel gidiyor, kendini seviyor, evliliğini dolu dolu yaşıyor diyelim. Peki ya, kendine ihanet ederse?

Ya tam da aramaktan vazgeçtiği bir anda kendi sözüne ihanet eder de birini severse, o zaman ne olacak? Evliliği hükmen iptal mi olacak yoksa kendini aldatmayı mı seçecek? Kendinden boşanacak mı yoksa içinde beliren kıpıtıyı susturacak mı? Bu durumun böyle bir riski olabilir, herhalde hikâyesine bu sonu yazan kahraman bunu da düşünmüş.

Düşünmüş müdür?…