Erkek düşüncesinin egemen olduğu topluluklarda, genellikle şiddet ön plandadır. Bunu bir sokakta oyun oynayan çocukların arasında bile görmek mümkün. Sürekli birbirlerine eşcinsel olma ihtimali üzerinden hakaret(!) ederler. “Erkeğin” biraz “sert” olması gerektiğinden bahsederler ve hep topluluğa yeni katılan çocuğun, topluluk içindeki birini dövebilme, yani şiddet açısından onu yenebilme ihtimali üzerinden konuşurlar. Bu aslında büyüklerinin onlara öğrettiği bir şeydir ve diziler ve filmlerle desteklenir bu zihniyet.

Bu konuda sürekli, erkeğin egemen olma isteği ve şiddet uygulamaya yatkınlığı öne sürüldü ama ben bu durumu biraz daha vurucu ve toptan bir bakış açısıyla ele almak istiyorum.

Yapmak istediğim şey asla ataerkil sistemi savunmak veya bu kafadaki erkekleri aklamak değil, hayatım boyunca onların bu tarafına maruz kaldım. Kötü olarak değerlendirilen hisler ve davranışların münferit, teker teker insanlar tarafından yapılan şeyler olmadığı, hem bazı sebeplerinin olduğu hem de aslında topluluk ideolojisinin ve öğretisinin bunlara sebep olduğu kanısındayım.

Amerika’da çekilen ve hem Amerika aile sistemini hem de Dünya’nın birçok yerindeki anlayışı çok derin ve ince şakalarla hicveden Two And A Half Men dizisinden bir örnek, bu durumu çok net bir şekilde gösterir.

Sahne, Alan ile Charlie adlı iki kardeşin, aralarındaki problemi çözmek için, Rose adlı bir kadın karakterin yöneticiliğinde, “eş terapisi” (couple’s counseling) olarak bilinen bir terapi yöntemini uygulamaları üzerine kurulu. Dizinin tüm bölümleri boyunca, Alan çocukluğundan beri zayıf ve “kadınsı”, çocukken hep Charlie’den daha başarılı olan, ama kötü kariyer tercihleri nedeniyle, fakir bir şekilde Charlie’nin evine yerleşen bir “beleşçi” (freeloader) olarak anlatılırken, Charlie “erkeksi”, “sert”, sürekli farklı kadınlarla sevişen ve neredeyse hiç çalışmadan çok para kazanan bir karakter olarak çiziliyor. Bu sahnede, “erkeksi” karakterin, “kadınsı” karaktere, çocukluğundan beri çektirdikleri anlatılıyor. Sahnenin sonlarına doğru, Charlie neden hep Alan’a zulmettiğini, “çünkü hep ukalaydı (smartass). Annenin favorisi, babanın ve üvey babanın ‘erkeği’, hep en iyi notları alırdı. Birinin ona haddini bildirmesi gerekiyordu” cümleleriyle özetliyor. Bunun sonucunda, aslında Charlie’nin çocukluğu boyunca, hep Alan’ı kıskandığı ortaya çıkıyor.

Benim için asıl önemli kısım, Charlie’nin, Rose ve Alan onun Alan’ı kıskandığı ve “yaralanmış bir çocuk” olduğu konusunda anlaşması sonucu, onların yanıldığı konusunda direnmesi ve adeta çocuk gibi ağlaması. “Ben yaralı olan değilim, ben yaralayanım, o yaralanan!” şeklinde karşı çıkarak, kendisini suçlu ve zalim göstermeye çalışıyor. Bunun sebebi aslında çok basit; erkeklik egosu, onu güçsüz görünmemeye zorluyor.

Güçsüz karakter hep “kadınsı” olan, fiziksel açıdan zayıf çocuk olarak formüle edildiği için, “tam erkek” çocuk, hep saldırıyor ve diğer çocuğa acı çektirerek, “erkekliğini” tatmin ediyor ve kanıtlıyor. Bu “erkekliği kanıtlama” ritüeli, hayatın her alanında deneyimlediğimiz bir durum. Ama burada Charlie hem mağdur hem suçlu. Mağdur, çünkü yerleşik heteronormatif sistem, onun “alfa erkeği” olup, “kız düşürmesi” için, “sert görünmesini” ve “erkek olmasını” gerektiriyor. Eğer diziyi izler ve hayatta da karşılaştığınız olaylara dikkat ederseniz, aslında bu durumu destekleyenlerin arasında kadınların da olduğunu göreceksiniz. Çünkü kadınlar da aynı sistem içinde yetişir ve erkeklerle beraber büyürler. Sorun da zaten budur; yetiştirilme tarzları.

Herhangi bir çocuk (cinsiyet fark etmeksizin), ilk olarak bir otorite kurumunun içinde yetişir; aile. “Aile toplumun en küçük yapı taşıdır” cümlesi bu açıdan doğrudur. Aileler birer mikro devlet yapılanması ve oligarşinin anne ve baba arasındaki eşitsiz dağılımının üzerinden, otoritenin çocuklara aşılanmasını ve bu otoriteye çocukların bağımlı kalmasını sağlayan kurumlardır. Zaten, evlilik adı verilen bağa İslam hukukunda “akit” (sözleşme, anlaşma) kelimesinin kullanılması, evlilik kurumunun, genel kanının aksine, “aşk” veya herhangi bir sevgi türüyle alakalı olmadığını, doğrudan gösteriyor.

Aileler anonim şirketlerdir ve eskiden beri bağlı bulundukları topluluklar ve devletler için çocuk üretmek ve o çocukları topluluğun ve/veya devletin çıkarlarına hizmet etmeleri için programlayan fabrikalardır. Her fabrikada olduğu gibi, bu kurumda da bir disiplin mekanizması, bir de hiyerarşi vardır. Bu hiyerarşinin en tepesindeki halka, “aile reisi” ifadesiyle tarif edilen erkektir.

Heteronormatif anlayış, erkeğin daha üstün, karar verme yetisine daha yatkın bir cinsiyet olduğu kanısındadır ve ailenin dış ilişkileri, daha çok cinsel ahlak gerekçeleriyle, erkeğin sorumluluğundadır. Anne ise tam olarak bir müdür modelidir. Dış ilişkilerle, örneğin mağazanın diğer şubeleriyle, sadece iletişim kurar. Asıl muhatabı ve sorumluluğu, bu analojide işçiler, gerçek anlamda ise çocuklardır.

Aslında başlangıçta evrimsel ihtiyaçtan doğan, kadının çocukları besleme ve onlarla iletişim kurma gereksinimleri nedeniyle oluşturulan cinsiyetçi iş bölümünde, çocukları “terbiye etme” görevinin başlangıcı annedir. Anne bazen tatlı dille, bazen de biraz zorlayarak çocukları “hizaya getirmeye” çalışır, başaramazsa babaya haber verir. Baba, bir erkek olması hasebiyle “sert” ve “güçlü” bir şekilde formüle edilir. Çocukları çoğunlukla korkutur ve cezalandırır.

Heteronormatif aile yapısı içinde yetişen erkek çocuğun sürekli güce ve şiddete bağımlı olmasının sebebi, işte burada aranmalıdır. Çocukluğundan beri bu kalıp ilişkilerle büyüyen erkek, penisinin bir kısmının kesilmesi ile “erkekliğe ilk adımı” attığını düşünür ve o penisin kendisine verdiği güç ile kadını ve diğer erkekleri “hizaya getirmeye” ve domine etmeye çalışır. Karen Horney’in bahsettiği, aslında Freud’un ilkel var sayımından yola çıkarak daha kararlı ve düzenli bir düşünsel sistem haline getirdiği, “penis kıskançlığı” tezi, bu durumu direkt olarak açıklar.

Penis, heteronormatif topluluk yapısında, gücü simgeler. Bu yüzden, bu organa sahip olan cinsiyet, mutlak güç sahibidir. Kız çocuklarının ilk gençlik dönemlerine kadar görülen, erkek kardeşlerini kıskanmalarının sebebi, aslında budur. Onlar kardeşlerini değil, kardeşlerinin ayrıcalıklı olarak büyütülmesini kıskanırlar. Kendinin kız kardeşinden farkını çözebildiği andan itibaren erkek çocuğu, gücünü penisinden aldığını bilir ve bu yüzden, sürekli penis üzerinden saldırır herkese. Fiziksel şiddet gösterileri ve tehditleri de buradan okunmalıdır.

Homofobi” teriminin neden kullanıldığı çoğunlukla fark edilmez, edilse dahi asıl sebep pek düşünülmez. “Homofobi”, çoğunlukla bu zihniyetle büyütülen erkeklerin, eşcinsel olma, özellikle de sekste pasif pozisyonda bulunan eşcinsel olma korkusundan kaynaklanır.

Televizyonda ve filmlerde de hep gördüğümüz “eşcinsel” tiplemesi, “kadınsı” özellikleriyle dikkat çeker. Erkek çocuğunun korkusunun sebebi de budur. Aslında onun yaptığı, sadece bir reaksiyon geliştirmektir. Çünkü başından beri, erkek olmanın aile ve topluluk içinde yarattığı ayrıcalıkları tatmıştır ve hem bunlardan ödün vermek istemez, hem “kadınsı” olmanın onu “güçsüz” kılacağını düşünür hem de eşcinsel olma ihtimalinden korkar. Bu yüzden, özellikle ergenlik çağındaki erkek çocuklarının bütün küfür jargonları, tamamen cinsellik üzerine kuruludur. Bu konuda yarışırlar ve kaybedeni “zayıf”, “kadınsı” ve “eşcinsel” olmakla, “suçlarlar”. “Suçlarlar” diyorum, çünkü anlattığım topluluk yapısında eşcinsellik ve “kadınsı” olmak, yalan söylemek, hırsızlık yapmak, birine kasten zarar vermek gibi, temel ahlak yasalarının tamamında suç olarak kabul edilen şeylerden daha kötüdür.

Erkek çocuğunun yaptığı şey, aslında reaksiyon geliştirmek, savunma mekanizması kullanmaktır. Çünkü bu topluluk yapısı, onu devamlı erkekliğini kanıtlamak zorunda bırakır. Erkekliğin alametleri, “sert görünmek”, “kodum mu oturtmak” ve “masaya yumruğu vurmak” olarak kafalarına işlendiği için, kendileri için başka çıkış yolu bulamazlar. Burada suç, teker teker erkek çocuklarında değil, onları sistemin istediği şekilde yetiştiren ailelerdedir. Çünkü onları bu duruma getiren, kız ve erkek çocukları arasında uyguladıkları iki yüzlü, cinsiyetçi ve ayrımcı tutumlarıdır.

Suçun tamamı teker teker ailelerin de değildir, çünkü aileler de, kendi ailelerinden böyle görmüştür. Uzaktan bakıldığında, bu durumun sebebinin direkt sistem olduğu, açıkça görülebilir. Sisteme karşı, tutarlı, nedenselci ve analitik bir tavır takınmadan, sadece teker teker kişileri suçlayarak ve alametler üzerinden kişileri yargılayarak, bu sorun üzerinde kalıcı bir çözüm sağlanamaz.

Serinin ilk yazısı için tıklayın: Kitle okumaları 1: “Irkçılık yükseliyor” mu?