Otorite sahibi kesimlerin yaptıkları tanımlar, her zaman iki yüzlüdür. Çünkü her otorite, kendisini aklamak, suçu başkasına atmak ister. Basit bir savunma mekanizmasıdır bu; “yansıtma” adı verilir psikolojide. Bu şekilde, suç ortadan kalkmaz; ama suçu işleyen kişinin kendini aklaması kolaylaşır. Bazen de kolaylaştığını düşünür; fakat hiç de planladığı gibi gelişmez hadiseler. Bu açıdan bakınca, devletler de insanlar gibidir. İbn-i Haldun’un sistematize ettiği analoji ile direkt bağlantısı yoktur bunun, devletleri yönetenlerin de insanlar olmalarından kaynaklıdır.

İnsan, doğada kendi türünü öldüren neredeyse tek canlıdır. Birçok özelliği doğada ender bulunmasına karşın, bu özelliği doğanın yıkımında büyük rol oynadı. Kendi türünü yok etmeye başlayan insanlar, diğer türleri de yok etmeye başladılar. Çünkü güç ve hükmetme hazzı, beraberinde şiddet ve yıkımı da getirdi. Bu yüzden, insanlar grup halinde örgütlenmeye başladılar. Çok ilkel dönemlerde bu gruplara “klan” adı veriliyordu, büyüye büyüye devlet olarak da formüle edilmeye başlandılar. Gruplaşma, beraberinde dışlamayı da getiriyordu. Çünkü tasnif etmek, tehcir etmeyi de gerektiriyordu; bir grubu diğerlerinden ayırmak lazımdı.

İşte “ırkçılık” adı verilen olgu da böyle ortaya çıktı.

Başlangıçta diğer türlerden ayırıyordu insan kendini. Bir grup “av” oluyordu, diğerleri “avcı” adı verilen ölüm tugaylarına dönüşüyordu. Ayrımcılık buradan başladı, farklı canlı türleri olarak görüldüler ilk olarak. Sonra devletler ortaya çıktı ve gücü elinde tutmak isteyenler, her zaman nefret kozunu kullandılar “düşman”a karşı. Bu koz hep işe yaradı, hala yarıyor. Ama asıl amaç her zaman güç kazanmak değildir, kimi zaman zayıf tarafları kapatmaktır. Bunu bazen devletleri yönetenler veya yönetmek isteyenler yapar, bazen de halklar.

Hitler’in iktidara gelişini anlatırken, “Halklar kandırılmadı, halklar faşizmi arzuladı.” der Wilhelm Reich. Bu kısa cümle aynı zamanda Reich’ın, “faşizmin kitle psikolojisi” kavramını da mükemmel özetlediği bir slogan niteliğindedir. Peki halklar neden faşizmi arzularlar (özellikle de, birçok bilim insanı ve sanatçı yetiştiren Almanya halkları gibi halklar)? Nasıl bu kötülüğü yapar, böyle bir hataya düşerler?

Hitler’in iktidarından önce, Almanya bir süre “Weimar Cumhuriyeti” adı verilen bir iktidar tarafından yönetildi. 1923’ten başlayan feci enflasyon dönemleri de, halkı canından bezdirdi. Bir ekmeğin fiyatının bir milyar Mark olduğu dönemler yaşandı. Halk arasında, sonradan soykırım döneminde de başka bir grup üzerine ölüm yağdırmak için kullanılacak olan, havagazı ile intihar modası başladı. Hitler’in iktidara gelişini okursanız, en büyük argümanlarının Yahudilerin bütün “milli serveti” bölüştükleri ve Komünistlerin dış güçlerle iş birliği yaparak, ülkeyi ekonomik olarak çökerttikleri gibi iddiaları olduğunu görürsünüz. Biliyorum; çok yakınımızda olan bir örnekle hiçbir bağlantısı yok, bizim yaşadığımız durumlarla zerre kadar alakası yok bu argümanların. O yüzden, konuya devam ediyorum.

Weimar Cumhuriyeti döneminde, Almanya’daki ekonomik durum. Başarısız ekonomi yönetimi sonucu enflasyon zirveye çıkmış, görselde görülen bir (1) ekmek, 1 Milyar Mark fiyatla satılır olmuştu.

Yabancı nefreti ile işsizlik ve fakirlik korelasyonunu incelerseniz, inanılmaz bir orantı göreceksiniz. Türkiye’nin ana akım medya kuruluşlarının “ırkçılığın yükseldiği ülkeler” olarak sıraladığı Avrupa ülkeleri arasında, daha çok Avusturya ve Hollanda bulunuyor. “Irkçılık” ile itham edilen Hollanda’nın Rotterdam şehrinin valisinin, soyadı “Aboutalep” (Ebu Talip, İslam dininin halifeleri arasında yer alan Ali bin Ebu Talip ile aynı künye) olan bir Müslüman, Arap bir şahsiyet olması da ayrı bir konu; Türkiye’de de eminim Ermeniler ve Yahudiler vali olabilirlerdi, ne var ki bu durum dış güçler tarafından engellendi.

Burada ne anlatmaya çalışıyorum? Çok basit; ırkçılık yükselmiyor, savunma mekanizmaları ve aşağılık kompleksi harekete geçiyor. “Irkçılık” olarak adlandırılan hadise, basitçe, bir ülkede doğan insanların, “Bunlar başka ülkeden geldiler; neden onlara imkan sunuluyor da ben sürünüyorum?” şeklinde bir isyana girişmesiyle başlıyor. Bu konunun, Suriye’deki savaştan kaçan insanların Türkiye’ye gelmesine öfkelenen; “Onlar üniversiteye bedava ve sınavsız giriyor!” yalan haberine inanan milletimizle hiçbir alakası yok. Türkiye’de Suriyeliler hakarete ve saldırıya uğramıyorlar, taciz edilmiyorlar. Irkçılık Anadolu’ya hiç uğramadı ve geçmişte Müslüman veya Türk olmayan topluluklara ayrımcılık yapılmadığı gibi, şimdi de Suriyeli sığınmacılara yönelik bir ayrımcılık, kesinlikle söz konusu değil.

Amerika’da siyahilere yönelik nefret söylemleri arasında, daha çok onların sürekli uyuşturucu kullanıp şiddet eğilimi kazandıkları (bu iki olgu arasında, deneysel hiçbir bağlantı olmamasını geçiyorum) ve hırsızlık yaptıkları iddiaları yer alır. Irkçılık konusunda, hiçbir zaman, İskandinav ülkeleri örnek gösterilmez. “İsveç’te yükselen ırkçılık!”, “Norveç’te İslamofobi!” gibi başlıklar göremezsiniz. Çünkü bu hadiseler münferit yaşanır, onun da sebebi, Ortadoğu’nun kan deryası olmasıdır. Bu sefer direkt ekonomi bağlantılı olmamakla birlikte, başka ülkeden gelen bir grubun, bu insanların içinde yaşadıkları ülkelerde suça karıştıkları algısı gibi, kafatasçı, genellemeci ve suçlayıcı bir durum mevcut.

Devletler, kendilerine yönelik bir tepki dalgası oluşmasını istemezler. Bu yüzden, ilk paragrafta açıkladığım gibi, savunma mekanizmaları kullanırlar. Devlete karşı isyan etme tehlikesi bulunan iki ayrı grubu, Hitler veya Wilders gibi iki ajitatör ve demagog tahrik eder, halkların içinde yatan aşağılık kompleksini ve suçu yansıtma güdüsünü harekete geçirir. Ama, daha önce de söylediğim gibi, Türkiye’de ırkçılık hiçbir zaman var olmadı. “Gavur tohumu”, “Yahudi dölü” gibi cümleleri hiçbir zaman kullanmadı aziz milletimiz. Yukarıda açıklanan örnekler, Avrupa’daki ırkçılık mefhumunun kaynaklarını anlatmak için kullanıldı.

For English: Mass Readings 1: Is racism increasing?