Adorno ve Horkheimer adlı iki teorisyenin kurguladığı bir kavramdır “Kültür Endüstrisi“. Özellikle, kendilerinin de maruz kaldığı, Hitler dönemini inceleyen iki teoriyen, faşizm ve aydınlanma gibi kavramları işlediler, “Aydınlanmanın Diyalektiği” adlı kitaplarında. Bu kitapta, “kültür” dediğimiz kavramı bugün devletlerin şekillendirmeye çalıştığını, bütün sinema, müzik ve yayıncılık endüstrisinin, bize bir ideoloji satmak istediğini anlattılar. Burada “endüstri” kavramının kullanılması, kesinlikle tesadüf değildir.

Kültür endüstrisinin en tipik örneklerinden olan, New York’taki Times Meydanı.

Henry Ford‘un yarattığı bir sistem olan “T Modeli“, aslında otomotiv endüstrisinde başlanan ama sonra tüm endüstrilere sıçrayan, hatta bir üretim sürecinin endüstriyel olduğunu anlatmak için kullanılan bir üretim yöntemidir. Kendi adıyla bir tarihsel dönem de yaratan Ford, yine kendi adıyla anılacak otomobil fabrikasında hızı yükseltmek için bir yöntem geliştirdi. Bu yönteme göre; bir arabanın omurgası çıkarılır, bir bant üzerinde gerekli yere getirilir. Herkesin bir görevi vardır, söz gelimi; bir kişi eline lastik alır, diğerinin elinde motor vardır, bir diğerinin elinde, arabanın başka bir parçası. İki üç kişi arabanın her yanında dolaşmaz, herkesin tek bir görevi vardır. Bu sayede, aynı Formula 1 yarışlarındaki “pit stop” aralarında olduğu gibi, çok kısa bir sürede, bir araba hazır hale getirilebilir. Hayat büyük bir yarış pistidir ve çok hızlı hazırlanmak gerekir. Endüstriyalizmin temel mottosu, hızdır.

Sanat ürünleri, ilk ortaya çıkışlarından bu yana, milyonlarca farklı şekle girdi. Ama hiçbir zaman, bugünkü gibi olmadı. Sanat yaratmaktı, doğadaki süreçlerden ilham alıp, onlara alternatif bir gerçeklik yaratıyordu sanatçı. Başlı başına felsefi bir duruştu sanat eseri yaratmak. Tarla ekerken, çömlek yaparken, herkesin işi belliydi, işin tekniğini öğrendikten sonra, aynı aşamaları uygulayarak bu ürünleri oluşturmak mümkündü. Sanat ile zanaat arasındaki fark buydu zaten. Endüstriyel üretim ile sanat arasındaki fark da, işte tam olarak budur. Tabii ki kültür endüstrisi, her ülkede farklı şekillere bürünür. Ama Türkiye’de gördüğümüz örneklerin benzerini, başka bir yerde görmedim ben.

Highland Park Plant adıyla bilinen, Michigan’daki tarihi Ford fabrikası.

Amerikan filmlerinde ve dizilerinde fark edebildiğimiz, klasik bir olay örgüsü vardır. Bir erkek kahraman tanırız önce, aşırı yakışıklı ve seksidir bu kahraman. Tam olarak bir “alfa erkeği” karakteridir. Çoğunlukla kaslı, “erkeksi” olarak kabul edilen keskin hatlara sahip, yüzü çok yakışıklı, boyu genellikle uzun bir yapıdadır. Bu kahraman bir ortama girer ve başına çeşitli kazalar gelir, işler açılır. Bu sırada, bir kadın görür, hoşlanır ondan. Bu kadın karakteri de “altın dişi” olarak tabir edilen, aşırı seksi ve güzel bir karakterdir. Bazen boyu uzun, bazen kısa, çok kilolu da, çok zayıf da olmayan, memeleri biraz büyük ve şekilli, kalçaları geniştir. Yüzü ise inanılmaz güzeldir. Tüm hikaye, erkek kahramanın başına gelen olaylardan kurtulmaya çalışması, kadın karakterin de erkekten etkilenmesi, filmin sonunda bu iki karakterin sevişmesi üzerine kuruludur. Eskiden böyleydi en azından ve ne zaman ne olacağını kestirmek çok kolaydı.

(Spoiler alert)

The Departed adlı; Jack Nicholson, Matt Damon, Leonardo DiCaprio gibi büyük oyuncuların yer aldığı bir film izlemiştim lisedeyken. Çok güzel bir girişle başlamış, aynı tempoyla devam etmişti sonuna kadar.

Sonunda ise, o gün basitçe komik bulup yerlere yattığım, zaman geçtikçe bir kara mizah örneği olduğunu düşünmeye başladığım, aşağıdaki sahne vardı. Bir asansörün yukarı kata çıkıp kapısının açılmasından sonra, iki dakika içinde filmin tüm karakterleri ölüyordu. Normalde, filmin ana erkek ve kadın karakterlerinin, filmin sonuna kadar hayatta kalmaları veya çok trajik bir şekilde hayatlarını kaybedip arkalarında ana karakterlerden birini bırakmaları gerekiyordu. Ama o kadar komikti ki bu ölüm sahneleri, filmin içerdiği ciddiyeti ve aksiyonu yok ediyordu. Michael Bay filmleriyle alay eden videolardaki kadar komik bir finaldi bu sahne ve Holywood’da pek gördüğümüz finallerden değildi.



50 Cent’in “Candy Shop” şarkısının sözlerine bakarsanız, başından sonuna kadar oral seks vurgusu yapılır şarkıda. Ama ritm çok güzel ve hareketlidir, geri kalan kısımları düşünmeye gerek yoktur. Bu kadar hareketli ve hoş bir şarkı varken, üstelik şarkıyı söyleyen kişi, klipte çok seksi kadınların kalçalarına dokunan, kaslı ve çok yapılı bir erkekse, bu özelliklerin hiçbirine sahip olmayan, sadece anlamlı sözler ve alt metinlerle beslenmiş Black Sabbath’ın War Pigs veya Pink Floyd’un Hey You, Comfortably Numb gibi şarkılarını dinlemeye gerek yoktur. Çünkü, kolay hazmedilir endüstriyel ürünler. Sözleri takip etmenize dahi gerek yoktur, tek istediğiniz ritmlerdir ve sizi yakalayacak ritmler varsa, gerisi önemsizdir.

Ama Türkiye’de, o kadar kısır, o kadar boğucu, o kadar saçma bir endüstri var ki, yabancı pop şarkılarına insan Vivaldi senfonileri gibi bakmaya başlıyor bir süre sonra. Bu yazıyı yazmamın sebebi, aslında “Gece Gölgenin Rahatına Bak” kadar saçma bir adla, bir o kadar saçma sözlerle ve çalıntı bir müzik üzerine okunan şarkının, en sonunda foyasının ortaya çıkmasıydı.

Anna RF adlı, bu şarkıyı duymadan çok kısa bir süre önce, arkadaşım aracılığıyla keşfettiğim grubun, dinlediğim ilk şarkısından çalıntı bu şarkı. Şarkıyı yazan arkadaşın, elinin yüzünün düzgün olmasından ve Twitter’da yüz binin üzerinde takipçisinin olmasından başka hiçbir özelliği yok. Anna RF’in şarkısı, tam bir orta doğu karması. Hem Arap ezgilerini andırıyor hem Anadolu’ya selam çakıyor. Zaten Aşık Veysel’in “Uzun İnce Bir Yoldayım” adlı, sade ve muhteşem şiirinin, bir o kadar hoş bestesiyle okudukları bir şarkıları var kendilerinin. İsrail konusundaki antisemitik söylemleriyle bilinen, her yerde ırkçılığını konuşturan bir ülkenin insanı olarak, o kadar çok hoşuma gitmişti ki bu yaptıkları, Jump şarkılarının klibini de aynı gülümsemeyle izlemiştim.

Daha çok şey yazabilirim bu olay hakkında. “Günah Benim, Suç Benim” adlı şarkının da, yine Türkiye’nin büyük kısmının sadece düşmanlık beslediği Yunanistan’da yaşayan bir bestekar, Kostas Pavlidis’in şarkısından tamamen çalıntı olduğunu öğrendim geçenlerde. Daha önce çeşitli sitelerde gördüğüm, Kürtçe türkülerin nasıl TRT tarafından “alıntılandığına” dair bir yazıyı okuyup bu konudaki kanıtları görünce, bu yazıyı da okumadan kısa süre önce fark ettiğim bir fenomen aklıma gelmişti. Mümin Sarıkaya adlı bir şarkıcının “bestelediğini” öğrendiğim, “Ben Yoruldum Hayat” aldı bir şarkıyı duydum 2016 yılında. Güzel bir girişi vardı aslında, aşırı demagojik sözleri dışında. Ama garip bir şey fark ettim. Benim 2013 yılından beri dinlediğim, Şahe Bedo’nun söylediği “Çavreşamın” (Kara Gözlüm) adlı Kürtçe şarkıya aşırı benziyordu beste.

Aşırı benzemesinin sebebinin, Abdurrahman Önül adlı ilahi şarkıcısının da buna benzer bir şey yapmasından kaynaklandığını fark ettim sonra. “Medine Gülü” şarkısını tamamen tesadüfen gördüm. Ama bu şarkının bestesi de, tesadüfen değil, çok severek dinlediğim, Kürt şarkıcı Aram Tigran’ın “Ay Dilbere” (Ey Dilber) adlı, 17. asır Kürt şairi Feqiye Teyran’ın aynı adlı şiirinden bestelediği şarkıya aşırı benziyordu. O kadar benziyordu ki, tek fark, Ay Dilbere şarkısının üç dizelik bir nakaratı varken Medine Gülü şarkısında bunun dört dize olmasıydı. Bu örnekleri çoğaltabiliriz.

Endüstrileşmiş veya endüstrileşmeyi deneyen her ülkede, bir kültür endüstrisi vardır. Bu ülkelerin çoğunda, o ülkeyle özdeşleşen bir yapım şekli vardır ve bu yapım (film olabilir, müzik olabilir) o ülkenin insanına dair fikir vermeye çalışır. Bir nevi, halka ilişkiler çalışmasıdır bu. Örneğin, “pembe dizi” olarak bildiğimiz, İngilizce versiyonu “soap opera” olan dizi ve film şekli, Güney Amerika ile özdeşleşmiştir. Orası hakkında da bir fikir verir bize, doğru da yanlış da olsa.

Yukarıdaki şarkı örnekleri bize ne fikir veriyor kendimiz hakkında? Son iki yılda en çok dinlenen şarkılar arasına giren üç şarkı, tamamen çalıntı besteler üzerine kurulmuş ve bu besteler ile hatırlanıyor şu an. Bu üretim kısırlığı, bu fikir fukaralığı ve bu emek düşmanlığı, bize bizim hakkımızda ne söylüyor?

***

Serinin ilk yazısı: Kitle okumaları 1: “Irkçılık yükseliyor” mu?
Serinin ikinci yazısıKitle okumaları 2: Heteronormatif yığın, aile hapishanesi ve “güçlü erkek” tabusu