Enerjik açıdan bu çakra görevi, yeryüzündeki enerjiyi ayaklar üzerinden ileterek işlemek ve dengelemektedir. Cinsellik, şehvet, saplantı (obsesyon) bu çakranın dengeli çalışmasına bağlıdır. Vücuttaki konumu Anüs ile cinsel organ arasında yer alır. Ruhsal olarak güvende hissetmemiz, gelecek kaygısı, yarını düşünme ve kaygılar bu çakranın işleridir. Biraz daha bakalım bu kırmızı toprağa.

Köklerimiz, doğa ana. Dişi değil mi? Verir, bakar besler, kabında sizi büyütür. Kök çakramız da bu işi yapar, aşağıdan alır omuriliğe verir enerjiyi. Tabii kundalini annemizin ateşi de buralarda, yılanın çöreklendiği yer. Az donutçu değil kendisi, bize şeker yedirmez ama bir tüp şeker verir size ve “beden” olmadığınızı anlarsınız. Ben bu beden değilim. Bu bedeni taşıyorum hissi derinden gelir.  Muladhara, önceki hayatlarımızda deneyimlerimizin toplamı olan karmayı geri getirme ile yakından ilişkilidir. Akaşi kayıtlarıyla da ilgili mi yoksa (?)

Peki, gelelim modern şehirlerde yaşayan enerjileri bızıklanmış insana.

Beslenme, fast food, kahve alkol ve sigara, fiziksel aktive azlığına hiç değinmeden geçiyorum. Yarını birazcık fazla düşündüğünde bu çakranın çektiği enerji bozulur, dengesi kaçar. Akşam ne yiyeceğim, işin bitmesine iki ay kaldı, iş bulamazsam, burada rahatım yerinde başka bir şey olursa gibi tüm kaygılar ve içsel bu şekilde olan diyaloglar kök çakraya sıkıntı verir ve onları geldiği uzaklaştırmanız gerekir. Çünkü bu içsel diyalogların kaynağı, vücudun kendi enerji sistemine bağlı olmayan alışkanlıklarla üremiş birer “benliktir” siz bu benlikler değilsiz. Sizin tüm ihtiyaçlarınız gideriliyor, biz farkında olalım ya da olmalayalım, realiteyi algıladımız ölçüde bu böyle. Bir örtü gibi, doğa ananın yer örtüsünü çekin üzerinize, o sizi sarar sarmalar.

Kendi üzerimizdeki farkındalığımız önemli.

Kendimizi gözlemlememiz gerekiyor. Bu bilgiler entelektüel olarak bir işe yaramaz. Aa kök çakrada buymuş, ee? Senin malın oldu mu? Manyetik alanın vızır vızır dönüyor mu bu oyuncaklar? Tabii, kök çakranın diğer bir asıl baba konusu da şiddet ve buna bağlı cinsellik. Freudçular gelin! GangBang yapacağız! Hazır, toys are us dedik, kan kırmızısı şiddette geldi yanımıza. Olayları tanımladık, dengede olması gerekiyor. Oturduğumuz yerden de olmadığına göre yine aksiyonun içinde, sahada, hayata bunları yedirmemiz lazım. Hayat bunları yer mi? Eh, konuşan seviyede olan bizler, biliriz ki, gag ball ile yedirebilirsiniz.

Şiddet, bu çakranın en beter halidir dostlar.

Tam bir bdsm kafası ve bu şiddet direk ikinci çakraya çıkar, içerdeki neşeyi alır, dişiyi de alır çünkü sen o ara şiddet içinde dişiyle hemhal olmuşsundur zaten. Evett, nasıl? Büyümek zor iş değil mi. Kurtulun bakalım şu bağımlılıklarınızdan! Dik durun homo sapienler, yerinizi alın göğünüzü verin.

Salın beni denizlere, ben bağımlı olmak istiyorum.

Nerede denge! Şiddeti yönlendirin, bu şekilde çıkmasını izin vermeyin. Kızgınlık demiyorum, kızgınlığın başka kaynakları da olabilir. Mesela boğaz çakrası gibi, eğer ifade edemediğiniz bir şey varsa kızarsınız, dengede ve sakin olmanız zordur. Ne söylemek istiyorsun ? Kime ne demek istiyorsun, söyle. Yaz, ifade et, çiz, bir şeye şekil ver, bağır. Bağırmak inanılmaz bir şifa boğaz çakrası için. Neyse, konu boğaz değil. O zaman bakarız bunlara. Sonra gençler abi boğaz dedin bizi bitirdin demesin. Boğaz çakrasını da açarız bir sonraki yazıda.

Evet, Freud abimiz şiddet iç güdüsüyle doğduğumuzu söyledi bize ve “içerideki” cinselliği tatmin edemediğimiz içinde problemler geldiğini. Arzu ve Haz, ters orantılı olduğu için, biz arzumuzun peşinde koşarken haz alamadık. Tatmin olduk mu gençler ? Olmadık, nerede o beş postalar? Çünkü böyle olamayız, çalışmamız gereken şey başka. Bunu anlayıncaya kadar da bu şekilde deneyimleyeceğiz. Şimdi, nereden geliyor bu şiddet? Sadece bu hayatınızdan mı? Olmayabilir, geçmiş hayatlarınızdan bu hayatınıza getirmiş olabilirsiniz, böyle bir çok olay var.

Odaklanmamızı istediğim şey “güven“. Yukarıya güveniyor muyuz dostlar? Bu en kritik konu. Şüphesizlik hali, korku ve endişenin olabildiğince az olması ya da geldiği gibi geri yollamamız. Güven ve İman gibi kavramları dinlerden tanıdığımız için, çok fazla yanlış izlenimlerimiz var ve onları geçipte nötr ve doğal olarak bağlanamıyoruz birbirimize. İman dediğimde oradan duyduklarımız, gördüklerimiz, ailemizden etrafımızdan tanıklık ettiğimiz şeyler giriyor devreye ve kavram, akış kirleniyor. Ne oluyor kirlenince? Zaten şehirlerde doğru düzgün enerjiler alamıyoruz ve kök çakranın enerjisi, canlılığı gidiyor yerini düşük enerjiler, cansızlık, tembellik ve depresif haller alıyor.

Daha enerjik olmak için sonuç bazlı şeylerden bahsetmiyorum dostlar. Ya da fiziksel canlılık için bedenin haz alma duygusuyla hareket eden ve cezbeye gelmiş “yoga” da değil konu. Bütün insanlık birbirine bağlı öyle ya da böyle. Bendeki çözünmüş madde sana gelip yerleşecek, buna yer aç lütfen. Bunu iste, niyetini koy, hatırlat kendine sık sık güven içinde olduğunu bu sistemin kıl kadar şaşmadan idare edildiğini. Bu sana şimdilik sadece zihinsel gelebilir, bunu aşmak istiyorsan yine zihinsel girişleri kullanabilirsin yani okuyabilirsin. Zihinden kalbe inmiş üstatların yazdıklarını. 

Dostlar, uzun ama kısa yola gelelim. Bu konuyla ilgili yazacak çok şey var. Sizin sorularınıza ve  yorumlarınıza göre elimden geldiğince açarım konuyu.Tomas incilinde de geçiyor. Sorun dostlar, soralım ki cevapları indirelim. Öyle sorular soralım ki, yukarısı insin cevap vermeye. Ruhumuzun sorularını soralım artık …

Arayınız ve bulacaksınız. Fakat bugün bana sorduğunuz ve benim size söylediğim şeyleri .şimdi söylemek istiyorum ve (fakat) siz sormuyorsunuz.

Görsel: Roberta Orpwood