Metin Turan ile edebiyat üzerine keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.

Bırakın bin ferahlık olmasını, edebiyatı, bu büyülü uğraşı sonsuz bir yolculuk olarak ele alırsak, siz bu yolculuk için ilk adımlarınızı nasıl attınız? Yazmak ve elbette edebiyat serüveninizi iç içe sorsam ne söylerdiniz?

Edebiyata dair “sonsuz yolculuk” vurgunuzdan yola çıkarak şunu söyleyebilirim: Yazma sürecim eskilere dayansa da uzunca bir süre “Tamam, artık başlayabilirim,” cesaretini gösteremedim. Yaşadıklarım, tanık olup bizzat deneyimlediklerim ve elbette okuyup ettiklerimle; dili, içeriği ve ufkundan etkilendiklerimin ardından yazmaya başladım. Anlatmam gerekenlerin yanında, öncelikli bir meselem daha vardı. Hapishanede olmanın getirdiği motivasyonla, yazmayı/edebiyatı, biraz da varoluşumla eş kılmıştım. Michaux’un ifadesiyle, “kendimi kat etmek için” yazmalıydım. “Hiç” olmamak, kendi gerçeğimle buluşmak da buna dahildir… 2012 yılı gibi başladığım yazma serüvenimde ilk öykü dosyamı 2016 gibi oluşturdum. Bu süreçte bana cesaret veren, yüreklendiren, eleştirileriyle önerilerini eksik etmeyen Murat Gülsoy’u ve sevgili dostum Yalçın Hafçı’yı özellikle anmalıyım. Sevgili Murat Gülsoy’un “Büyübozumu” adlı eseriyle tanıştım. Ardından hemen tüm eserlerini okudum. Beni edebi manada “zehirleyen” kişi odur. İlk öykü dosyamı didik didik ettiler. Onların eleştiriyle önerilerini bir öğrenci gibi dinledim, not aldım, yazdım bozdum, bozdum yazdım ve nihayet dosyayı yayınevine yollama cesaretini gösterdim. 2018 Temmuz’undaydı, ilk öykü kitabım, “Siyah Gökkuşağı” elimdeydi. Heyecanımı anlatamam.

Az önce H. Michaux’un sözüne atıfla, “kendimi kat etmek için yazdım,” dediniz. Tam da bu noktada, özelde yazmak, genelde edebiyat sizin için ne anlam ifade ediyor?

İlk öykü kitabımda şöyle demiştim: “Umutsuzluğun zamanın bittiği yer olduğuna inandım hep. “Hiç olmamak için yazmalıydım…” J. Berger’i hatırlayın. Der ki; yazmak da zayıflığımızın üstesinden gelme biçimi… İçerde, hapishanede olunca yazmak benim için yaşamak ile eş değer bir hale geldi. Zira içerinin ıssızlığını bu sayede dağıtabildim. Zamansızlığını sona erdirip kendi zamanımı gerçek kıldım, yalnızken kalabalıklaştım. Murathan Mungan, “Bir öykü bazen bir dünya eder,” der. Ben de yazıyorken fiziken bir masada tek başıma görünüyorum, ancak bir bilseler nasıl da kalabalığım. Yazıyorken ayaklarım yerden kesiliyor, kanatlanarak adeta uçuyorum. Duvarı, demiri, beni bir biçimde hapseden her türden sınırı aşıyorum. Gölgelerimle hayallerim koluma giriyorlar. Onlara eşlik ediyor, sayelerinde farklı zamanlara, farklı mekanlara girip çıkıyor, olmadık serüvenler yaşıyorum. Yani yazmak ve edebi bir türden uğraş, insanı gerçekten özgürleştiriyor. Gerçeği başka türlü görüp anlıyor, edebiyat sayesinde başka türlü söyler hale geliyorsunuz. Bir tek onun sayesinde ben gerçeği, hayatı kendimce değiştiriyorum. Değişiyorum da… Bulunduğum koşullarda bana ışık sunan, karanlığımı dağıtan, özgürlüğümü duyumsatan, soluk almamı sağlayan edebiyat, bir nevi büyülü bir orman benim için. Orada gezinmekten haz alıyor, yitip gitmekten korkmuyorum. Aksine o sonsuz, derinlikli ormanda kaybolarak her seferinde kendimi buluyorum.

“Siyah Gökkuşağı” adlı eserinizin önsözünde şöyle satırlarınız var: “yazdığım öykülere esin kaynağı olan ve C. Palahniuk’un ifadesiyle; yazdıklarımı kimsenin okumadığı zamanlarda okuyan herkese teşekkürler.” Edebi yolculuğunuzda kimi zorluklarla karşılaştığınızı anlıyorum bu satırlardan. Söz etmek ister misiniz?

2012 gibi yazmaya başladığımı söylemiştim. Bu arada kimi edebiyat dergilerini takip ettim. Kimisiyle yazıştım. Öykü de gönderdim. Uzunca bir süre kimseden cevap bile alamadım. Bakılmadan, adres doğru olduğu halde teslim alınmayıp geri yollanan kimi posta zarflarım hala durur. Ancak sonra Lacivert Öykü ve Şiir Dergisi’nin dört edebiyat kahramanı -Tümay, Sofya, Fulya ve Ayşegül – bana döndü. Cesaret aşılayan ve yol sunan bir metindi. Suriye örneğinde yaşananlarla hareketle kaleme aldığım, adı “Arafındayız İnsanlığımızın” olan öyküme 76. sayılarında yer verdiler. Habersizce elime aldığım dergide öykümü görünce çok sevindim. Ardından Yeni e Dergisi, Aralık 2017 tarihli sayısında “9 No’lu Gişe” öykümü yayımladı… ve devamı geldi. Yapacağım benzetme abartısızdır; içerisi bir tür derin kuyudur aslında. Yukarı doğru haykırıyorsunuz; “Burdayım,” diyorsunuz, “varım ve burdayım. Biri beni duysun!” Ne yazık ki, edebiyat cephesinde kendilerine de duvar olanlar,  başkalarına da duvar oluyorlar. Sesinizi duyup kulak verenlerse zaten mevcut duvarları umursamayan, ona teslim olamayanlar. Yazıyor, paylaşıyor, eser desteği sunuyor, cesaret aşılayarak kaleminize küsmenizin önüne geçiyorlar. Sevgili Murat Gülsoy ya da değerli hocam Besim Can Zırh gibi. Tabii sizi ve dönemin ODTÜ Mezunları Derneği Edebiyat Kulübü’nü de eklemeliyim.

İlk öykü kitabınızda neleri ele aldınız? Neyi dert edinip yazdınız, diye sorsam ne derdiniz?

Öykülerimde daha çok itilen, ötelenen, örselenmiş, bir biçimde yalnız bırakılmış, sınırlandırılarak kıstırılmış, öyle ya da böyle soluğu kesilmiş ya da kesilmeye yüz tutmuş insanlar ve onların hayatları var. Biraz da içerde olmanın getirdiği dürtü olmalı, hayata ve insana mevcut, kabullenilmiş, normal kılınmış, sıradanlaştırılmış ölçütlerin dışından bakmaya çalışıyorum. Genelde “naif’ kalmakla eleştirilsem de, kahramanlarımı sözünü ettiğim bu sınırların dışına taşımaya gayret ediyorum. Yazarken hissettiğim değişimi, yazdığım o öyküyü yarın bir gün eline alıp okuyanın da hissetmesini; farklı olanı, sıra dışı olay ve olguları görüp anlamasını, empati kurmasını sağlamak istiyorum. Sanırım bunu başarmak, insanın kendi gerçek zamanına dokunmasını da sağlayacaktır. Zaten yaşamak da bu değil mi? Görmek, anlamak, değişmek, değişirken değiştirmek…

Öykü kitabınızın ardından, 2019 yılı Eylül’ünde, ilk romanınız “Her İnsan Bir Zamandır” çıktı. Öykü mü, yoksa roman mı diye sorsam…

Bu edebi türlerden biri ya da diğerini özellikle seçtiğimi söyleyemem. Yazmaya öyküyle başladım. J. Borges gibi rahatlıkla ifade edebilirim ki, “Romanın aksine, öykü her bakımdan vazgeçilmezdir.” Sanırım öyküdeki kısalık, kısalıktaki yoğunluk, ayrıntıya mesafeli duran yalınlık cezbedici. Yalın olandaki derinlik… Gerçi yazdığım öykülerin kimisi, hem barındırdığı hikayenin çoklu yönü hem de karakter çeşitliliği ile bazen öyküde “fazla” gibi görünen ayrıntılara da sahip. Bazıları kısa olmanın da ötesindedir. Öykü ile roman arasında bir uzunluk… Bunu çok dert edinmiyorum, çünkü öykünün bizzat kendisi kaleminizi alıp sizi peşinden sürüklüyor. Hikaye neyi, ne kadar istiyorsa sizi zaten o kararda tutuyor. Romanın yazma olanakları elbette daha fazla. Daha çok ayrıntıya girebilmek, çoklu katmanlar oluşturabilmek mümkün. Mesela öyküde ele aldığınız her ayrıntı, sizden ona bir anlam yüklemenizi bekler. Ancak roman pek öyle değil. Yeri gelip ele aldığınız bir ayrıntı öylece bırakılabilir. Buradan yola çıkarak, “romanın işçiliği görece daha azdır!” demek istemiyorum. Meşhur ifadeyle; öyküde nakavtla aldığınız sonucu, romanda sayıyla alıyorsunuz. Maraton koşar gibi… Sonuç olarak diyebilirim ki, öykü ya da romanın birinin diğerine göre daha önemli/ tercih edilir olmasından daha önemli olan şey eserin / ürünün bizzat kendisi. Okuru, ortaya koyduğunuz edebi büyü sayesinde, hayatın o akıl almaz labirentlerinden dışarı çıkarabiliyor musunuz; önemli olan bu!

Öykü diliniz sade, yalın, anlaşılır ve akıcı. Yer yer fazlalık gibi görünen ya da uzun denebilecek cümleleriniz de var. Sanırım dil ve dilin kullanımına, yazdığınız öykü neye – ne kadar izin veriyorsa, onun ölçüsünde izin veriyorsunuz. Bu noktada sorayım: Nasıl yazıyorsunuz?  Günün hangi saatlerinde…  mesela yazarken es geçemediğiniz ritüelleriniz var mı?

Kendime has bir öykü anlatış biçimi, üslup ve dil oluşturma gayretim var. Tabii bu, bir anda oluşturulabilecek türden bir şey midir? Hayır. Elimden geldiğince; görme engelim nedeniyle, gözlerim elverdiğince okuyorum. Bunu çok önemsiyorum. Eski, ama eskimeyen ustaların ve elbette yaşayan, nitelikli eserler sunan yazarlarımızın kitaplarını – edinebildikçe   tabii – okuyorum. Kimi kez, adeta ders çalışır gibi etüt ettiğimi söyleyebilirim. Yazının kurgusuna, olay örgüsüne, daha metnin başında kullanılan eşik cümlesine, paragraflandırmaya, onlar arasında kurulan köprü biçimlerine, karakterlerin nasıl inşa edildiğine, zaman ve mekan tasvirlerine ve daha birçok şeye bakıyorum. Sevgili Murat Gülsoy’un hediye ettiği not defteri ile başlayan not alma alışkanlığımı asla savsaklamıyorum. Zira sıcağı sıcağına aklıma geleni yazıp not etmezsem, çabuk unutuyorum. Bazen bir tek sözcük, büyülü bir satır, bir atıf, bazen bir şiir dizesi ya da günlük konuşmada söyleyenin aslında bir öykünün eşik cümlesini sarf ettiğini bilmediği bir söz, bir ifade biçimini anında not ediyorum. Sonrası “kalem… kağıt… ve yalnızlık…”  Oturup yazmaya başlıyorum. Olabilirse, sağlanabilirse sesiz bir ortam yazmak için ideal. Artık içerde, koğuş ortamında ne kadar sağlanabiliyorsa… Daha çok sabahları, öğlene dek üç saat çalışıyor, yazıyor- yazamıyor, fakat masada sırf bu uğraş için oturuyorum. Öğleden sonra ise sıralı, planlı okumalarım var. Kitaplar, edebiyat dergileri, günlük gazete vs. Yazıyorken; daha önce beni heyecanlandıran, notunu az-çok aldığım bir söze- cümleye ya da bir temaya yoğunlaşıyorum. Zaten günlerce yoğunlaşmışlığımın, kafamda az-çok demlemişliğimin, ayrıntılandırmışlığımın üzerine tabii… Sonra birden kağıda, Haldun Taner’in deyişiyle “sayfanın beyaz ekranına” karakterler yansımaya başlar. Bunlar ve bizzat temanın, hikayenin kendisi sizi alır, bir dile zorlar. Sonrası taslak metin, demlenme, düzelti, sesli okuma ve yeniden…

Yazdığınız öykülere- romanınızı dışında tutarak- baktığımızda, anlatılarınızın daha çok “dışarıya” dair olduğunu görüyoruz. Neden içerisini değil de daha çok dışarısını işleyip anlatıyorsunuz? Nasıl bir tercih? 

Sanırım burada, hapishanede olmak dışarıyı, hayatı ve insanları, buna kendimi de katarak söylüyorum, daha nesnel görmemi, görüp anlamamı sağlıyor. Görece daha soğukkanlı bakabiliyor; yaşanan olayları, olguları, şimdiyi ve geçmişi-ki, buna en başta kendim, kendi kişisel geçmişimi katıyorum-daha sağlıklı ele alabiliyorsunuz. Eh, vakit de var…  Biraz da duvarın hangi tarafını esaret hangi tarafını özgürlük olarak görüp kabullendiğinizle de ilgili. Galiba içeriden dışarıya görece daha özgür, daha önyargısız, kimi şartlanma ve kalıplardan uzak gözlerle bakılabiliyor. Şuna da dikkat ediyorum yazarken; yazdığını okuyan insanların şu sorusuna cevap vermeliyim: Bu öykünün ya da romanın, okurların yaşadığı güncel gerçeklikleriyle ilişkisi var mı? Elbette hapishaneye dair anlatılacak çok şey var. Yazılıp anlatılmalı. Tartıştırmalı. Ancak meselenin bir “hapishane edebiyatına”na sıkışıp kalmak olmadığını da belirtmeliyim.

Sayın Yalçın Hafçı’nın, daha önce sitemizde de yayımladığımız, romanınıza, “Her İnsan Bir Zamandır’ a dair “Tanıdık Yabancılar” başlıklı yazısından birkaç satır okuyacağım: “Metin Turan, bu romanıyla edebiyata benzemeyen bir edebiyat örneği sunar. Zaten edebiyatın başına gelebilecek en güzel şey de edebiyata benzememektir…”  Nasıl değerlendirirsiniz?

Bu romana başladığımda, aslında elimde olan sadece sevgili Füruzan’a ait cümleydi: “Her insan bir zamandır.” Bir dergide, yapılan söyleşinin bir köşesindeydi. Bilirsiniz; Füruzan ve onun “Parasız Yatılı”sı biz öykücüler için kılavuz kitaplardandır. Hem değerli bir kadın öykücümüzün deyişiyle, “öykü de edebiyatın parasız yatılısı” değil midir? Zaman, insan ve zaman, içeride zaman, hayat ve hayatın ileri akışına rağmen insanda biriken zamanın dünden kopamayışı, kontrollü ya da değil, ama çoğunlukla geriye doğru akışı…  gibi detaylar üzerine düşündüm.  Bir de hapishanede olunca… Sonra romanın kahramanı Cemil çıktı geldi. Pencere camına alnını yasladı. Saat tam 24.00’ da üstelik hep orada durarak, o anına koca bir geçmişi, geçmişin yükünü taşıdı. Albert Camus’un “Yabancı’sı” aklıma düşmüştü. Kahramanı Meursault’un halleri. Kendine, insana, hayat ve onun her türden akışına “yabancı” kılınanlar… Yüke dönüştürülen hayatını ve geçmişini Sisifos benzeri yaşam boyu sırtında taşıyanlar… Romanda ele aldığım tema ve temayı onlar sayesinde işlediğim ana ve yan karakterleri, işte tam da bu noktada beklenen bir sıralı akış içinde ele alıp işlemedim. Hayatları parçalıydı, öyküleri de öyle.  O zaman standart/ klasik bir roman izleğinin ötesinde üslup ve anlatı da öyle olmalıydı. Pencere önünden eve, sokağa, apartmana, apartmanlara, oralarda yaşayanlara, semte, şehre ve memlekete böyle baktım. Bu bilinçli tercihimde.  Romana bakıldığında bazı karakterlerin, tıpkı Dickensvari bir anlatıyla selam verip çıktığını görürsünüz, ama kopuk göründükleri hayatın anlatmak istediğim resmini tamamlarlar. Neriman Hanım ya da Efruz Bey gibi. Ya da bakkal Raci Efendi… Ya da malum mahallenin görünmez sınırlarını- sınavlarını aşıp evlere girebilme “iznini” koparmış emektar Şengül gibi.. Hem ana hem de yan karakterlerin hayatlarının kopukluğu ile bağlantısızlığını sanırım ancak böyle resmedebilirdim. Yalçın Hafçı’nın “edebiyata benzemeyen edebiyat” ile altını çizdiğinin bir yanıyla bu olduğunu düşündüm. Tabii bir de anlatı biçimi, parçalı üslup, zamansal gelgit ve yine parçalı akış ve dil olgusu var…

Romanınızı takip eden günlerde 2019 yılı Ümit Kaftancıoğlu Öykü Ödülü Yarışması’nı kazandığınız haberini aldınız. “Öbürkü” adlı öykünüz bu yarışmada birinci oldu. Teması ve dili ile çok çarpıcı bir öykü olduğunu söylemeliyim. Yaşadığınız heyecanı soracağım… Neler hissettiniz?

Öykü ya da başka edebi türler özelinde yapılagelen yarışmalara ilkin karşıydım. Yarıştırılıyor olma halini itici bulduğumdan… Fakat diğer taraftan bu tür etkinliklerin, gönlünü ve kalemini edebiyat denizine salanlar yönünden teşvik ve motive edici olduğu da kuşku götürmez bir gerçek. Öyle ya da böyle hedefli, bir o kadar da özenli çalışıyorsunuz.  Edebi kriterler edinmeye başlıyorsunuz. Ufkunuza da katkıları çok. Yer yer okuduklarımdan–ki, sevgili Leyla Erbil’in ‘Hallaç’ adlı eserinin ön sayfasında yazdığı ‘bu kitap hiçbir yarışmadan ödül almadı’ notu çok çarpıcıdır-etkilensem de, zamanla farklı düşündüm ve 2019 Ümit Kaftancıoğlu Öykü Ödülü Yarışması’na katılmaya karar verdim. Bunda Seçici Kurul’da bulunan Adnan Özyalçıner ve diğer usta isimlerin oluşunun da etkisi çok. Ayrıca Ümit Kaftancıoğlu’nun yaşam öyküsüne de vakıftım. Onun adıyla anılan bir yarışmada derece almak kendi kişisel edebi yolculuğumda güzel, değerli bir armağan olurdu. O günlerdeydi; öbürkü öyküsünün üzerinde çalışıyordum. Farklı boyutlarıyla hayatımızın öbürküsü haline getirdiğimiz insanları anlatmak istedim. Hiçbir yere kımıldamıyorken bırakın memleket ya da şehrinizi, dünyanın başka bir ucunda olup bitenlerin bizi, tam da kımıldamayıp durduğumuz yerde nasıl da hayatın/ dünyanın mültecisi durumuna düşürdüğünü anlatmak… Adeta canlı, hareketli, kısa bir film senaryosu gibi aktı metin… Kazandığımın haberini, yaptığımız haftalık telefon konuşmasında ablamdan aldım; Bico’dan. Çok heyecanlandım elbette. Nisan 2019’da düzenlenen ödül törenine yayınevim adına, Favori’den sevgili Turgut Türksoy katıldı. Ödülün, “yazan insan”a yüklediği sorumluluklar var tabii. Bunu önemsiyorum… ve edebiyata, duvar ve sınır tanımayarak dışarıya açtığı özgür kapılar için teşekkür ediyorum. Edebiyatçılara da…

Şu ana kadar yayınlandığını bildiğim iki çocuk edebiyatı ürününüzde var. Biraz da onlardan söz eder misiniz? Farklı bir uğraş alanı…

2012 yılında yazmaya başladığımda yöneldiğim ilk çalışma çocuk edebiyatıydı. Bunun bir nedeni, aslında safça şunu düşünmemdi: Çocuk hikayesi yazmak daha kolaydır!…  Denedim. Yazdım. Olmadı tabii. Çünkü ne yazdığınız, neyi yazdığınız kadar, hangi yaş grubunu hedeflediğiniz de önemli. O grubun formasyonu, pedagojik alt yapılarıyla gereksinimleri, algı düzeyleri, psikomotor becerileri… Hepsini ve daha fazlasını bilmeniz, kavramanız, yazıyorken örgüyü, üslubu ve dili buna göre yapılandırmanız gerekiyor. Aklımda 5-7 yaş grubuna hitap edecek bir çalışma vardı. MEB’in okulöncesi ve 1.sınflar için öngördüğü müfredatı edindim. Yıl boyunca bu yaş grubu hangi sırayla kavramları şekilleri sayı ve renkleri meslek vd.’lerini öğreniyor, baktım. İşte böylece, adı “Zozi-Dodi İle Sevimli Dostlarının Maceraları/ Büyük  Orman’ın Kurtuluşu” olan hikaye seti doğdu. Sınıflandırılıp ötekileştirilen “evcil” ve “vahşi” doğa canlıları, kendi büyük ormanlarını birlikte kurtardılar. Yardımlaştılar. Paylaştılar. Sorun çözdüler. Değiştiler ve nihayet müdahale etme becerisi geliştirip değiştirdiler…. Birkaç ay oluyor; adı “Keşfetmenin Güzelliği” olan üç öykülük bir çocuk öykü setim yayımlandı. Dünya, Güneş, Yıldızlar üzerine çocukların yaşadığımız evreni ve işleyişini, onun mekaniğini anlamasını hedefleyen bir çalışma… Sanırım arada bir çocuk öyküsü yazacağım. Bir çocuk romanını tamamladım, diyebilirim. Zihnimi dinlendiren ve beni yazarken çocukça neşelere sürükleyen bir uğraş…

Neleri, kimleri önemser ve okursunuz desem… “Başucu” diyebileceğiniz kitap ya da kitaplarınız var mı?

Bana kalırsa “yazan insan” için öncelikli olması gereken, okumadır. Bu sayede farklı yazarları, farklı anlatım biçimlerini, farklı dil ve konuları, örgü ve kurgusal açıdan farklı akışları, denenenleri, özgünlükleri görüyorsunuz. Okurken içine daldığınız farklı zaman ve mekanda bazen bir söz, bir edebi nüans, ifade biçimi, bir satır ya da bir dize beni alır; aslında ne zamandır zihnimde demlenen bir hikayenin kapılarını aralar. Bir bakarım düş damlamış kalemime… yazarım. Bu anlamda listem uzun ama öncelikle okuduklarımı sıralarsam. Sait Faik, Haldun Taner, Bilge Karasu, Leyla Erbil, Füruzan, Tezer Özlü, Sevgi Soysal, Ayla Kutlu, Adalet Ağaoğlu, Ferit Edgü, Vüsat O.Bener, Murat Gülsoy, Onur Caymaz, Barış Bıçakçı, Melisa Kesmez, Ahmet Büke, Ayhan Geçkin, Behçet Çelik, Cemil Kavukçu ve tabii Edip Cansever, Oktay Rifat, Turgut Uyar… Dedim ya saymakla bitmez…

Peki yabancı yazarlardan…

Dostoyevski, T. Bernhard, S. Zweig, Sadık Hidayet, Halil Cibran, Gorki, Calvino, V. Wolf, E.Alan Poe, Beckett, Marquez, Vargas, Céline ve Raymond Carver ilk anda aklıma gelenler… Başucu sayabileceğim kitabımın Marquez’in “Anlatmak İçin Yaşamak” olduğunu söyleyebilirim. Dönüp dönüp okuduklarımın arasındaysa Don Kişot; Murat Gülsoy’un “Nisyan”ı, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” ile Reşat Nuri Güntekin’in “Miskinler Tekkesi” var.

En son okuduklarınız peki…

Thomas Bernhard’ın “Eski Ustalar’ı, Z. Bauman’ın “Iskarta Hayatlar”ı, L. Sterne’nin “Duygusal Bir Yolculuk”u ve V. Woolf’un “Flush”ı diyebilirim.