14 Şubat, 8 Mart, milli bayramlar, dini bayramlar, doğum günleri bilcümle mühim günler.  Fikrimizi işgal altında tutan bizim için mühim günler sadece kaybettiklerimizin sene-i devriyesidir. Acıdan bir ay geçti, bir ay kaldı hesabı yapar parmaklarımız. Yürek bu hesaba bir milat seçer. Ondan sonra, ondan önce. Ömrü ahirimize kadar kapanmamaya yeminli bir hesap defteri.

“8 Mart Dünya Kadınlar günü” terkibinin “dünya” sözcüğü yerine “Bölge Kadınlar Günü” demek bana göre daha vicdani bir mesuliyettir. Bizim dünyamızdaki yani bizim bölgemizdeki kadınların çektiği acıları hakkınca ve eksiksiz anlatabilmeyi becerebilmek meziyet belki de daha çok cesarettir. Kaç mevsim kadınlarımız kırlarda çiçek yerine savaşın mezbelesinden çocuklarının dağılan uzuvlarını topladı. Eteklerindeki kızıllık ne gelincik çiçeği ne de gül kırmızısı. Elleriyle büyüttüğü yavru bir ceylanın kan kırmızısı. Ben ceylan diyeyim siz dağ ceylanı anlayın. Fakat ben anasının eteğinde derin uykuya dalmış Lice’de Ceylan Önkol’u anayım. Bu hadise bir ücralığın kırlarında yaşanmış, vicdanlılar için acı bir hatıra olarak yerini koruyacaktır. Ölümün ağırlığı altında ezilen ruhun tesiriyle, kadınların acılarının kayda geçmesini istemektir sadece maksadım.

Şırnak'ın Silopi ilçesinde komşusundan dönerken öldürülen ve cenazesi 7 gün boyunca yerde kalan Taybet İnan / Çizim: Zehra Doğan
Şırnak’ın Silopi ilçesinde komşusundan dönerken öldürülen ve cenazesi 7 gün boyunca yerde kalan Taybet İnan / Çizim: Zehra Doğan

Rakımı düşük ova şehirlerin düzlüklerinde yaz ayları uzundur, geçmez. Hele burası bir de Cizre olursa. Cizre’nin baharı çoktan terk eylemiş, insanı eriten çöl sıcağında bir çocuk buzdolabına konmuşsa o yaz hiç mi hiç geçmez. Eteklerinde iniltisi kesilmiş bir vücudu taşıyan, dolabına et yerine ceset koyan kadınları düşündükçe “Kahraman bölge kadınları” diyesim gelir. Yüreğimin baş köşesine tahtını kurmuş bu kadınlar dururken bir kadın gününde ne Clara Zetkin ne de Rosa  Luxemburg‘u anasım gelir. Dilim dönmez, başka kahramanlıkları anlatmaya Taybet Ana’nın sokak ortasındaki tülbendi sıcağı bitmeyen bir şehrin üzerinde dolaşıyorsa. Karanlık günlerin karanlık gecelerinde ılık bir rüzgâra bulanmışsa ölüm kokusu,  “Bizim Bölge Kadınlarının Acı Günü” diyesim gelir. Kanlı, kızıl etekleri, içine ölümü saklamış buzdolaplarını düşününce ayrıca gözlerimin önünden bir bir kepçeler geçer. Savaş enstrümanları arasındaki yerini alan kepçeler. Zannınızca kepçe inşaat alanlarında yerde oyuklar açan kamyona toprak taşıyan bir inşat aracıdır. Oysa ki, ne yazık ki, maalesef ki savaşın mezbelesindeki ölü kollarını bacaklarını taşıyor bilmediğimiz yerlere kepçeler. Cizre’de mesela, Sur’da mesela.

Sur’un sokakları çok dardı biliyorum ama herkese kucak açar kulaklara eskiden kalma kardeşlik türküleri fısıldardı. Bu sokaklar çok Ermeni, çok Keldani, çok Süryani, çok Kürt, çok Türk görmüştü. Taşların rengi biraz gereğinden fazla siyahtı, kondurabildiğim tek kusur buydu, hepsi bu. Sur’un sokakları çok dardı biliyorum, darlığı ne kardeşliğimizin bozulmasına ne de ölümümüze sebepti.

Bu daracık sokaklarda kimselerin hayatına dokunmadan, kışın zemherisinde kadınların, çocukların ayaklarında terlikler vardı. Yağan yağmurda terlikleriyle barışık oldukları için kimsenin bundan dolayı bir resmi makama dilekçe verme gibi bir düşüncesi de yoktu. Yüreklerine dokunan bir hayatın ceremesini çekmeye yeminli, başkasının hayatına dokunmayacak kadar hayat karşısında mahcup kadınlardı. Bu kabullenilmeyecek hayatı kabullenen yüz yıllardan kalan ezikliğimizin neticesinde ehlileştirilmeye ihtiyaç duyulan yabanıl bir dünyanın medeniyetten uzak fertleri muamelesine maruz kalandık. Oysa dünyada medeniyetlerin ilkini biz doğurmuş, başka medeniyetleri etkileyen ilk yerleşik hayatı başlatanlardık. Uçsuz bucaksız kadim tarihin fertleri olarak, art niyetlilerin yazdığı filmlerde töre cinayetleriyle anılan, horlanan çirkin figüranlardık. Herkesin ağa olduğu, boyunlarında kilolarca altınlarla düğünlerde silah patlatan kaba saba, sadece halay çekmeyi seven mesnetsiz yalanlardık. Kimilerine göre ne sevmeyi bilen ne incelikten anlayan kaba saba erkeklerle yaşayan, sofraya eşiyle oturamayan kadınlardık. Oysaki fukaralıktan incelen boyunlarımıza ne kilolarca takacak altınlarımız ne de eşimizden sonra sofraya oturanlardandık. Dünyadaki herkes gibi eksiği gediği olan, kör topal hayatları kimi zaman koşan, kimi zaman tökezleyen ama yine de kalkmaya çalışan, ölümlerle sınanan kadınlardık.

Alıntı: T24- Türkan Elçi