Okuma süresi: 7 dakika

Her bir akşamı festivalde film izliyor havasına bürüyen İstanbul Film Festivali, yine şahane bir seçkiyle Nisan ayımızı renklendirdi. Yeni filmlerle buluşmama vesile olan festivalde, yine birçok farklı filme buluşma ve dokunma şansı yakaladım. ‘Günde 1 film izle’ mottosunu herkese tavsiye ediyorum. Hem düşünmek ve bir şeyleri kafada kurmak açısından farklı bir disiplin sağlıyor. Hem de kendinizi farklı bir disipline motive ederek, özellikle pandemi günlerde evde iken bir mutluluğa sarılabiliyorsunuz.

Kırkıncı yılında İstanbul Film Festivali’nden farklı tatlar keşfetmek, yine inanılmaz bir keyifti. İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından düzenlenen İstanbul Film Festivali, pandemi sürecinin başladığı günden bu yana gösterimlerinin birçoğunu kurduğu platform üzerinden yapıyor. Festival ekibinin kurduğu ‘filmonline.iksv.org’ platformunda, her ay bir film seçkisi sunuluyor. Bu filmler yayınlandıkları tarih ve saatlerden sonra, belirli bir süre platformda kalıyorlar. Ancak süreleri geçtiğinde ise gösterime kapanıyorlar. O yüzden seçtiğiniz filmi iyi belirleyip, ona göre bir planlama yapmanız gerekiyor.

Nisan ayı seçkisinden tam on film izleyebildim ve fikirlerimi kaleme alabildim. Her biri bambaşka düşünceler oluşturdu kafamda. Özellikle Viggo Mortensen’in ilk kez yönetmenlik yaptığı ‘Düşüş’ filmi çok enteresandı. Mortensen’in hem yönettiği hem de başrolünde yer aldığı film, bir baba-oğul ilişkisine bambaşka bir bakış atıyor. ‘Luzzu’ filminde, bir babanın ailesini kurtarmak için verdiği çaba, takdir edilesiydi. ‘Arkadaşlar Arasında’ filmi, aslında kariyer yükselmesinin, en yakınında olsa o kişide oluşturacak en ufak kıskançlıkta yaşanacak tuhaf anlara çok sağlam bir örnekti. O zaman Nisan 2021’de çevrimiçi olarak istediğim “40. İstanbul Film Festivali” filmlerinden yorumlamalar, sizler için gelsin…

ASLA AĞLAMAM / JAK NAJDALEJ STAD / I NEVER CRY

Yönetmen: Piotr Domalewski

Erkenden büyümek zorunda kalan, mızmızlığını bir kenara bırakarak gerçek hayatla yüzleşen bir kızın hikayesi. Babası ile yakın olmuş ama bir o kadar da uzak kalmış kızımızın hikayeyi izliyoruz. Aslında bir ülkeden başka bir ülkeye getirilen cenazeler için uğraşılan bürokrasi konusu çok iyi işlemiş filmde. Ve bununla uğraşmak zorunda kalmış 17 yaşındaki kızın yaşadığı çıkmaz güzel anlatılmış. Ancak tek seferlik giren karakterlerin hikayeleri, gereksiz uzatılmış ve film bir süre sonra bocalamamış. Babasının ölümüyle aslında erkenden büyümek zorunda kalmış kızın hikayesi, odağa alınmış ve bu başarılı olmuş. Ama hikaye bütünlüğü, fazladan katılan hikayelerle çok karışmış.

Ola’nın isyankar hali, filmin asıl derdiyle bir bütünlük de yakalamış. Trafik konisiyle oynadıkları eğlenceli sahnede mesela, kırılma noktası oradaydı karakterin… Genç oyuncu Zofia Stafiej çok başarılı performans sergilemiş, özellikle karakterin geçiş evresinde. Film boyunca asla ağlamayacak bir kız görsek de, onun da duygularını keşfediyoruz ve babasını keşfetmesini de merakla takip ediyoruz…

GÖNÜL İŞLERİ / LES CHOSES QU’ON DIT, LES CHOSES QU’ON FAIT / LOVE AFFAIR(S)

Yönetmen: Emmanuel Mouret

Aşk bu kadar karmaşık bir duygu müdür, ya da şıpsevdi bir his mi yaratır? Dünyanın en büyük duygusu aşka, karmaşık ve anında hissetmeyi ve belki de sonunda pişmanlık mı yoksa mutluluk mu hissedeceğiniz anlayamayacağınız bir film olmuş aslında… İlk sahnesinden son sahnesine kadar o kadar çok değişiyor ki duygular, ilk sahnelerde filmin duygusunu tam hissedemedim. Ancak film ilerledikçe, kurulan dünyaların aslında o kadar da ütopik olmadığını ve aşkın değişken bir duygu olduğunu an be an hissedebiliyorsunuz. Müzik kullanımları, filmle muazzam bir buluşma yakalamış. Film için kullanılan mekanlara ayrıca hayran kaldım.

Niels Schneider, Maxime’nin sıkışıp kalmış aşk duygularını bastırdığı halleri çok incelikli oynamış. Ama filmin en başarılı oyuncusu, kuşkusuz Emilie Dequenne. Aldatıldığını öğrenmiş bir kadının, o büyük buhranını özellikle ağlama sahnesinde muazzam bir performansla izleyiciyi sunmuş. Ayrıca film boyunca sinir olduğum ama performansına bir o kadarda hayran kaldığım Guillaume Gouix’e de bayıldım.

SON BANYO / O ÚLTIMO BANHO / THE LAST BATH

Yönetmen: David Bonneville

Dindar ama bir yandan da yaşmak istediği duygular olan teyze ile büyümeyi öğrenmeye başlayan genç delikanlı yeğen… Aslında farklı ve dikkat çeken bir denklem kurulmuş bu ilişkide. Anlamak, anlaşmak, bir iletişim yolu bulmaya çalışmak üzerine… Bir ara ensest ilişkiye kaymasa ve bunu hiç hissettirmese daha iyi olabilirdi. Anne şefkatinin sınırlı geçme konusu yine bir nebze güzel anlaşılsa da, bir süre sonra filmin seyri çok alakasız bir yere ulaşmış. İlişkiyi banyo yengesi üzerinden kurma fikri, fena değildi aslında… Anabela Moreira ve Martim Cabavarro, oynamaları gerektiği gibi sade oyunculuk göstermişler. Üstüne koyarak daha iyi olabilirler miydi, bence olabilirdi…

LUZZU

Yönetmen: Alex Camilleri

Çaresizliğin ve aile geçindirmenin, genç bir adama getirmiş olduğu hırslar ve kötü yollar… Benzer hikayeler çok izledik belki, ama Malta’da film üretimi açısından ve ilk kez yönetmen koltuğuna geçmiş bir kurgucu açısından umut besleyici bir yana olduğunu düşünüyorum. Çok amatör ama ilk projesine göre başarılı bir yönetmenlikle karşı karşıyayız. Senaryosuna daha özgünlük katsa, daha da büyük bir başarı yakalayabilirmiş. Jesmark Scicluna’nın aslında filmin hikâyesinde olan kişi olduğunu öğrendim de çok şaşırdım. Çünkü Scicluna’nın performansını çok sevdim ve karaktere çok yakıştığını düşünüyorum. Aksaklıklara rağmen film üretimine bakıldığında, Luzzu umutlu bir film…

ARKADAŞLAR ARASINDA / A FRIENDLY TALE / LE BONHEUR DES UNS

Yönetmen: Daniel Cohen

‘Bir şeyler başardığın zaman , sana en yakın zannettiğin kişiyi tanırsın’ sözünün sonuna kadar hakkını veren, kıskançlığın hırs ve yarışmaya çalışmayla harmanlandığı absürt bir komedi olmuş. Karakterlerin öz halleri ve takılan maskeler o kadar güzel anlatılmış ki, gerçekten doğru bir noktaya parmak basılmış. Ruh hallerinin yüksek EGO ile bir anda iç içe geçmesi ve bu halin bir şeyler başaran birinde kötü hisler yaratması istenmesi, keyifle anlatılmış. Hakikaten ülkemizde uyarlaması yapılsa, çok konuşulur. Hemen aklıma ‘Cebimdeki Yabancı’ örneğini getirdi. Kim bilir, yakında birinin aklına gelebilir.

Berenice Bejo’yu izlediğim her filmde hayranlıkla takip ediyorum, izleyicisine muazzam bir enerji veriyor. Vincent Cassel’e ilk defa bir filmde sinir olduğumu itiraf edebilirim. Ayrıca Florence Foresti, o kıskanç arkadaş ve tez canlı karakterle adeta iç içe geçmiş bir performansla izleyici karşısındaydı, hayran kaldım.

180 DERECE KURALI / KHATE FARZI / 180 DEGREE RULE

Yönetmen: Farnoosh Samadi

İran sinemasına her zaman çok büyük bir sempatim oluyor. Çünkü sinemada bu kadar dahiyane filmleri başarmaları inanılmaz hoşa giden bir şey. 18 Derece Kuralı filmi de; Sert kurallar, ataerkil yapı ve hatalar çevresinde bir aile dramı. Evet, aslında konu başarılı bir konu üzerinden başlamış. İran’da kadının yok sayıldığı ve hiçbir konuda söz hakkı olmaması durumu, doğru anlatılmış. Ancak olayların şiddetlenmeye başladığı noktada daha sert hamleler beklerken, film bir anda çöküşe geçiyor. Daha mücadeleci ve ayakları üzerinde duran bir finale doğru gidebilirdi. Yönetmenlik performansı da biraz düşük… Ama Sara karakterine hayat veren Sahar Dolatshai’nin yer yer umut besleyici performansı, filme artı kazandırıyor.

KÖSTEBEK AJAN / EL AGENTE TOPO / THE MOLE AGENT

Yönetmen: Maite Alberdi

Hem belgesel ruhunu hem de film duygusunu kaybetmeden maceralı bir hikayeye daldım. Ajanlık yapmaya çalışan 83 yaşındaki bir adamın, aslında naifliğini kaybetmemesi, dostluğun ve yardımlaşmanın öneminin , arkadan iş çevirmeye yenilmesine ilginç bir şahitlikti. Ayrıca yaşlı bir adamın akıllı telefonlarla imtihanı konusunu da güzel bir dokunuş vardı filmde.  Belki biraz fazla uzundu, kısalsa daha rahat bir izleti verebilirdi… Filmin baş kahramanı Sergio Chamy’ye ayrıca hayran kaldım…

İKİ AŞIĞIN ÖLÜMÜ / THE KILLING OF TWO LOVERS

Yönetmen: Robert Machoian

Bazen hayatından sıkılırsın ve yeni bir heyecan aramak istesin ya, galiba onun son pişmanlığı fayda etmez… Filmimizin durduğu nokta, bunu dört çocuklu bir çift üzerinden anlatıyor durumu. Yer yer fazla kalabalıklaşan sahneleriyle ve anlatması gerekenleri göz ardı arkası izleyemediğimiz sahneleriyle. Galiba filmin en büyük sonu bu, anlatması gerekeni anlatmayıp gereksiz bir ütopya peşine düşmek….

Çiftimizin arabadan evin önünü bir oyun izler gibi izlediği sahne çok dahiyaneydi. Hiç tepkisiz oyuncuların izleyiciyle beraber yaşananları izlemesi ve bunun üzerine yaşananlar, farklı duygu etkisi bırakıyor.

Özellikle final bloğundaki kavga ve tartışmalar, izleyicinin sinirlerini ve sabrını o kadar zorlayıcı bir dereceye geliyor ki… Mutluluk gelmesini bekleyene kadar yumruğunu sıka sıka filmi izliyorsunuz. Clayn Crawford’un performansı çok başarılıydı, özellikle bir eş ve baba iken, ayrıca final blogunda çok sağlamdı…

DÜŞÜŞ / FALLING

Yönetmen: Viggo Mortensen

Geçmişini arkanda bıraktığını sandığın anda, hayat sana bugününde de geçmişini taşıdığını öyle bir gösterir ki… Ama asıl mesele; onunla savaşmak mı, yoksa sımsıkı sarılmak mı olmalı? Viggo Mortensen, ilk yönetmenlik denemesinde, ne kadar gözlemci ve güçlü bir yönetmenlik gözü olduğunu kanıtlıyor. Özellikle hem yönetmenlik yapması hem de oyunculuk performansı bu kadar başarılı göstermesi, takdir edilesi… Film aslında sıradan bir baba-oğul ilişkisi gibi görünse de, aslında hiç değişmemiş ve kabalığı hayatına bir parke gibi işlemiş bir babaya ve naif bir yapıya sahip oğlu ile olan iletişimine odaklanıyor. Film boyunca, oğul karakterinin bir patlama noktasını görmeyi çok diliyoruz. Çünkü geçmiş sahnelerde kaba bir babanın boyunduruğu altındaki çocuk, günümüzde evlenmiş ve çocuğu olmuş bir adam olarak karşımızda.

Derin bir oh çekişi, filmin finale doğru gerçekleşen yüzleşme sahnesinde görüyoruz. Bu sahnenin gelişi çok geç olmuş olsa da, rahatlatıcı bir final inşa ettiriyor. Filmdeki geçmiş ve günümüz geçişlerini, çok dahice kullanmış Mortensen. Filmdeki belki de tek sıkıntı, senaryo aksının beklenenden çok ağır ve temposunun düşük ilerlemesi. Ama film genel olarak, ilk yönetmenlik denemesine göre oldukça başarılı. Viggo Mortensen’ın başarılı performansının yanı sıra Lance Henriksen de oldukça üstün bir performans sergiliyor. David Cronenberg’i de filmde görmek çok keyifliydi.

ÜST KATTAKİLER / SENTIMENTAL / THE PEOPLE UPSTAIRS

Yönetmen: Cesc Gay

Bazen en çok sevdiğiniz kişi, bir anda tahammül edemediğimiz bir kişiye dönüşebilir. Ancak bu öyle bir olayla değişebilir ki, tahmin edilemeyecek noktalarda varabilir bir ilişki… Heyecanın kaybetmiş bir ilişki, uğurlu bir çiftin adeta sihirli değnekle dokunuşuyla bir anda parlayıp bilir mi? Üst Kattakiler filmi, biraz bu konuyu yumak haline getirerek aslında mutlu ve mutsuz ilişkileri irdeliyor. Film ilk başta çok ağır bir tempo ile giriş yapıyor, bu da filme negatif duygularla başlamanıza neden olabiliyor. Ancak filmin temposunun yükseldiği noktayı yakaladınız anda, filmde çok ilginç bir bağ kuruyorsunuz. Tekliflerin, tavsiyelerin ve bolca konuşmanın havada uçuştuğu gelişme bölümü, zevkle takip ediliyor. Final ise güzel bir noktada oluşsa da aslında film genel itibarıyla, izleyicinin beklediği o heyecanı pek de veremiyor. Tek mekan filmlerindeki genel klişeye düşen film, bazen bunu atlatabiliyor. Kendine hakim oyunculuklar ve muazzam sanat yönetmenliği, filmi adeta kurtarmış durumda. Özellikle mum detayının filmde güzel bir yayılma yapması, dikkat çekici bir noktada. Tam da aslında ülkemizde ‘Cebimdeki Yabancı’ adıyla uyarlanan ve İtalya yapımı “Perfetti Sconosciuti” filmini andıran tuhaf bir yapısı var filmin. Kim bilir, belki e Üst Kattakiler, gelecek dönemde Türk filmi olarak uyarlanabilir…