Adını duyduğumdan beri “Nuh Tepesi” filmine karşı apayrı bir heyecanım vardı. Kısa filmlerini oldukça güçlü bulduğum Cenk Ertürk, bu kez ilk uzun metrajı ile karşımıza çıkıyordu. Haluk Bilginer gibi usta bir oyuncu rol alıyordu, Ali Atay zaten performansına hayran olduğum bir oyuncu, Hande Doğandemir ise uzun zamandır tanıdığım ve bir bağımsız filmde başarılı performansıyla gördükten sonra adına çok mutlu olduğum bir arkadaşım…

En nihayetinde 26. Adana Altın Koza Film Festivali’nde izlediğim filmi, olukça beğenmiştim. Sinemamız baba-oğul çatışmasına olukça alışık filmlerle dolu olsa da ‘Nuh Tepesi’, türevlerinden ‘adalet’ ve ‘intikam’ ögelerini irdelemesiyle ve güçlü bir anlatım diline sahip olmasıyla ayrılıyor. Festival gösteriminden sonra tüm ekibi kutlamış ve o gün bugündür, irtibatımız sürmekte sevgili Cenk ile…

Cenk Ertürk ile, filmin vizyona merhaba dediği bu günlerde birbirimizi yakalayabilme şansımız oldu. Sohbetimizde “Nuh Tepesi”ni detaylarıyla konuşurken, yönetmenlik hikayesini, sinemaya bakış açısını ve sinemaya dair daha bir çok şeyi konuştuk…

“Darren Aronofsky, Nuh Tepesi’nden övgüyle söz ettiği bir destek mektubu yazdı.”

Daha önce, 10’a yakın kısa filminle seni tanıyorduk. Ve karşımıza ilk uzun metrajlı filmin “Nuh Tepesi”  ile çıktın. İlk olarak merak ettiğim yönetmenlik sürecinin başlangıcı ve kısa filmden uzun metraja evriliş sürecin… Nasıl başladı?

Boğaziçi Üniversitesi’nde İktisat okurken Derviş Zaim’den seçmeli bir sinema dersi almıştım. Derviş Hoca, ilk dönem ders için yazdığımız senaryolardan ikisini seçip ikinci dönem verdiği derste sınıfın o senaryoları filme çekmesini istiyordu. Benimki de seçilen senaryolardan biriydi.  O yaz Derviş Zaim’in Nokta filminde asistanlığını yaptım. Köye gidip babamla bir kısa film çektim. Altın Portakal’a seçilmişti. Artık Ekonomi doktorası yapmak değil filmler yapmak istiyordum.

İlk uzun metrajlı filmin “Nuh Tepesi” nin hikayesi nasıl ortaya çıktı? Senaryo yazım süreci nasıl ilerledi?

New York Üniversitesi’nde sinema yüksek lisansı yapıyordum. Yüksek lisans öğrencilerinin ikinci sınıfta çektikleri filmler çok önemlidir. Martin Scorsese, Jim Jarmusch, Coen Kardeşler, Cary Fukanaga, Spike Lee bu ikinci sınıf filmlerinden sonra kariyerlerinde kırılmalar yaşamış olan, şimdi aklıma gelen isimler. Nuh Tepesi’ni 2013 yılında ikinci sınıfın ilk döneminde bir ders için yazmıştım. O zaman adı Nuh Ağacı’ydı. Daha sonra adını değiştirdim. Hocam bir kısa film olarak sunduğum projeyi uzun metraj yapmamı tavsiye etti, ben de bu tavsiyeye kulak verdim.

2014 yılında Darren Aronofsky NYU’da ders veriyordu, sınıfına 12 kişi seçti. Ben de o 12 kişiden biriydim. Sınıfında Nuh Tepesi’nden bazı sahneleri gerçek oyuncularla sınıfın önünde canlandırıyorduk. Projeyi çok sevmişti. İşlerimi kolaylaştırsın diye Nuh Tepesi’nden övgüyle söz ettiği bir destek mektubu yazdı. Sonrasında da projenin aşamalarını yakından takip etti. 2016 yılında Cannes Film Festivali’nin Cinefondation Rezidansı’nda kalırken senaryoya son halini verdim. Sonrasında Türkiye’ye gelip çekim hazırlıklarına başladım.

“Kimse Elimi Tutmasın’ı çekerken herkese bu filmin, Nuh Tepesi’nin hikayesinin başladığı yerin 15 dakika öncesinde geçen bir film olduğunu söylüyordum.”

Kısa filmlerine de “Nuh Tepesi”ne de bakarsak, aslında izleyiciye bir anda sert gelebilecek hikayeler örgüsü kuruyorsun, ama bir yanıyla da o ‘naif’ dokunuşu da hissettirebiliyorsun bence. Kendince bir sinema dili oluşturmayla ilgili bir çaban var mı?

Olmaz mı! Hepimiz sesimizi, dilimizi ve merkezimizi arıyoruz. Sertlik ve yumuşaklığın, karanlık ve aydınlığın, gücün ve zayıflığın, temiz ve kirlinin bir aradalığını çok seviyorum, sinemada. Senin de, kısa filmlerim ve Nuh Tepesi için böyle hissetmiş olmana çok sevindim.

Son kısa filmin ‘Kimse Elimi Tutmasın’ da sert bir filmdi. Bir yandan toplumsal bir sorunu ele alırken, bir yanıyla da elindeki güçle, mazlumu hor gören bir adam figürü vardı. Nuh Tepesi’nde ise baba-oğul ilişkisi görsek de; hakkını arayan bir baba, kendi benliğini arayan oğlu ve adalet-intikam sorgulamaları izliyoruz… Bir yanlarıyla çok benzer, bir yanlarıyla da sanki zıt gibi… Filmin oyuncu kadrosu da oldukça güçlü isimlerden oluşuyor. Oyuncu seçimi, hele ki ilk film için çok önemli olmalı. Cast süreci nasıl ilerledi?

Kimse Elimi Tutmasın’ı Nuh Tepesi’nden önce Türkiye’deki prodüksiyon dinamiklerini anlayabilmek için çekmiştim. Yapımcısı Fransız’dır o filmin. O kısayı çekerken herkese bu filmin, Nuh Tepesi’nin hikayesinin başladığı yerin 15 dakika öncesinde geçen bir film olduğunu söylüyordum. Dolayısıyla aslında onlar aynı hikayedir. O kısada da çok iyi isimlerle çalışmıştım: Sermet Yeşil, Rıza Akın, Şebnem Bozoklu, Ayça Damgacı…

Nuh Tepesi’ni yazmaya başladığım ilk günden itibaren Haluk Bilginer’le çalışmayı hayal ediyordum. Hayallerim gerçek oldu, ne mutlu bana. Ali Atay, Hande Doğandemir, Arın Kuşaksızoğlu, Mehmet Özgür yıllardır hayranlıkla takip ettiğim oyunculardı. Her biriyle tek tek buluştum. Saatlerce konuştuk. Birlikte sorular sorduk, karakterlerimiz hakkında meraklandık. İlk filmimde onlarla çalışabildiğim için kendimi çok şanslı hissediyorum.

“Haluk Bilginer’in ‘İbrahim’ ile ilgili sorduğu sorular sayesinde, ben de İbrahim hakkında bir sürü şey öğrendim.”

Filmde Ömer’in babası ‘İbrahim’ e hayat veren Haluk Bilginer, inandığının peşinden giden ama oğlu ile arasındaki sorunları da çözmek isteyen bir baba figürü çiziyor. Haluk Bilginer’in bu karakteri canlandırması ve senaryodaki varlığı sende neler hissettiriyor?

Çok özel bir sanatçı Haluk Bilginer. Onun özeninden, çalışkanlığından, aydın ruhundan her birimizin öğreneceği çok şey var. Filmi çekmeden önce bazı akşamlar Haluk Abi arardı, öyle güzel sorular sorardı ki bana İbrahim’le alakalı. O sorular sayesinde ben de İbrahim hakkında bir sürü şey öğrendim.

‘Ömer’ karakteri kendi içinde bir arayışta. Babasıyla ’ilişki’ denemeyecek kadar bozguna uğramış bir muhabbet var. Eşi Elif ile ciddi bir çatışma halindeler… Ömer’i yaratırken ilham aldığın birileri oldu mu, nasıl yarattın?

Ömer’i, tanıdığım bir kişiyi değil ama bir sürü kişi ve durumu göz önünde bulundurarak yazdım. Bütün arızalarına rağmen Ömer’de sevdiğim çok şey var.

Küfür, hayatımızın her şekilde bir yerlerinde var. Ancak Ömer’in filmde bu kadar küfür sarf etmesi, çok eleştirilmişti. Sen neler dersin?

Ömer’in marketteki sahnede çocuğa “Küfür etme!” dedikten sonra film boyunca sürekli küfür etmesine, buradaki çelişkiye dikkat etmemiz gerektiğini düşünüyorum. Filmdeki karakterlerin başka bazı çelişkilerini de ihmal etmeden…

Çekim sürecinde neler yaşadınız? Özellikle beğendiğim görüntü yönetimi konusunda taşrada nasıl bir çalışma kaydedildi?

Görüntü yönetmenimiz Federico Cesca, New York Üniversitesi’nden arkadaşım. Daha önce Türkiye’de Kimse Elimi Tutmasın’ı birlikte çekmiştik. Nuh Tepesi için de sözleşmiştik. Federico kendisini, filmi çektiğimiz köye götürdüğümde çok heyecanlanmış, renklere, doğanın ruhuna hayran kalmıştı. Bence filmin bütün o özel görüntüleri biraz da o hayranlığın bir sonucu.

“Film gösterimleri sonrasında boynuma sarılıp ağlayan da oldu, sadece uzun uzun sarılıp hiçbir şey söylemeden giden de…”

Filmin dünya prömiyeri Tribeca Film Festivali’nde gerçekleşti. Hatta iki ödülle ayrıldınız. İlk gösterimde ve ilk yurt dışında film nasıl karşılandı?

Yıllardır ABD’de yaşadığım için, Amerikalıların filmi sinema salonunda izlerken nasıl seyirciler olduğuna dair bir fikrim vardı. Reaksiyonlarını açık açık, azaltmadan, saklamaya çalışmadan belirtirler. Bizim filmi izlerlerken de öyleydiler. Güldükleri, ağladıkları, koltuklarına sığamadıkları yerleri oturduğum yerden gözlemleyebiliyordum. Çok özel bir tecrübeydi. İlk gösterimden önce gerçekleşen kapalı basın gösteriminde filmi izleyen New York Times’tan bir eleştirmen filmi çok sevmiş ve festivalde görülmesi gereken 9 filmden biri olarak yazmıştı. Ekipçe çok mutlu olmuştuk, tabii. Film gösterimleri sonrasında boynuma sarılıp ağlayan da oldu, sadece uzun uzun sarılıp hiçbir şey söylemeden giden de.  İşlerini hayranlıkla takip ettiğim bazı isimlerden film hakkında çok güzel şeyler söyledikleri e-postalar aldım, sonraki günlerde. Gözlemlediğim kadarıyla Nuh Tepesi seyirciyle özel bir iletişim kuruyordu.

Türkiye’deki ilk gösterim Adana Altın Koza Film Festivali’nde gerçekleşti ve 4 ödülle ayrılmıştınız. Ardından Türkiye’de bir çok festivalin ardından vizyona giriyor film. Ülkesinde, özellikle festivallerde nasıl karşılandı “Nuh Tepesi”?

Türkiye’de seyircinin nasıl tepki vereceğini çok merak ediyordum. Kurgularken ve uluslararası festivallerde yüzlerce kez izlediğim için filmi görmekten çok yorulmuştum ama Adana’da bizim seyircimizin nasıl izlediğini gözlemlemek istedim. Salonda oyuncularla birlikte izledik. Gösterim sonrası soru cevap bittiğinde ekipçe gülümsüyorduk. Çünkü izleyicinin filmi kucakladığını görmüştük.

“Bazen kendimizle baş başa kalmayı ve bu sağlıklı yalnızlığımızdan keyif almayı öğrenmeliyiz.”

Yerli veya yabancı fark etmeksizin en sevdiğin yönetmenler kimler?

Bu soruya her röportajda farklı isimlerle cevap verebilirim. Yıllar önce işleriyle hiç iletişim kuramadığım bazı yönetmenlerin aynı filmlerinin şimdi hayranıyım. Bazı yönetmenlerin bir filmini çok severken, diğer filmleriyle o kadar da iletişim kuramadığım da oluyor.

İzlerken oldukça etkilendiğin ve ‘Hayatımın filmi’ diyebileceğin bir film var mı?

O kadar çok oldu ki…  Hayatımın filmi sürekli değişiyor ve bu çok güzel bir şey. Bu sıralar John Cassavetes’in Husbands ve Aki Kaurismaki’nin Drifting Clouds filmlerine kendimi kaptırmış durumdayım ama bu durum muhtemelen bir sonraki ay değişir.

Ülkemizde film yapmak isteyen çok genç var. Sen, kısa filmden gelen bir yönetmen olarak neler tavsiye edersin?

Tarkovski’nin tavsiyesini hatırlatabilirim: Bazen kendimizle baş başa kalmayı ve bu sağlıklı yalnızlığımızdan keyif almayı öğrenmeliyiz. Ve merakımızı diri tutmayı…

 “Nuh Tepesi” nin ardından ikinci uzun metrajlı bir film projesi daha var mı?

Evet, senaryosu biteli çok olduk. Şu sıralar takvimini belirlemeye çalışıyoruz.