ODTÜ’lü üç genç bilim insanı, kanser hastalıkları ile ilgili önemli bir buluşa imza attı. Uzun araştırmalar ve testler sonrası geliştirilen kişiye özgü ilaç kiti sayesinde, vücudun kemoterapiye vereceği tepki, ilacın işe yarayıp yaramayacağı ortaya konulabiliyor. Aşağıdaki röportajımızda daha detaylı bilgileri okuyabilir, bu genç bilim insanlarımızla tanışabilirsiniz.
Keyifli okumalar…

 

Merhabalar, öncelikle bizimle bu röportajı gerçekleştirdiğiniz için teşekkür ederiz.  Türkiye’de uzun zamandır bu tarz gelişmelere hasret kalmıştık. Edindiğimiz bilgilere göre çalışmayı yürüten üç kişisiniz. Öncelikle bu üç genç bilim insanını tanıyabilir miyiz? Belki biraz da nasıl biraraya gelindiği konusunda bilgi vermek istersiniz.

Biz de değerli zamanınızı ayırıp çalışmamız konusunda gösterdiğiniz ilgiye teşekkür ederiz. Dilerseniz ekibimiz hakkında size kısaca bazı bilgiler verelim. İlk önce proje fikrinin sahibi Semih Alpsoy’la başlayalım. Semih Alpsoy, Orta Doğu Teknik Üniversitesi Enformatik Enstitüsü (ODTÜ) Biyoenformatik Bölümü‘nde yüksek lisansını bitirmek üzere. Lisansını ODTÜ Biyoloji Bölümü’nde tamamladı. Lisans öğrenimini sürdürürken hesaplamalı biyoloji ve biyoenformatik konularına oldukça ilgisi olduğunu farketti. İlgisini pratik anlamda görmek amacıyla Massachusetts Institute of Technology’nin düzenlediği International Genetically Engineered Machine (iGEM) yarışmasına “METU-BIN Ankara” ekibi içerisinde 2011 yılında katılım gösterdi. ODTÜ Enformatik Enstitüsü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Yeşim Aydın Son ve ODTÜ Bilgisayar Mühendisliği Öğretim Üyesi Doç. Dr. Tolga Can’ın danışmanlığını yaptığı Mining for BioBricks (M4B)  adlı proje, yarışmada büyük başarı gösterdi. Proje sırasında ekibin algoritma geliştirme, biyoenformatik analizler yapma, biyolojik verileri düzenleme gibi konularda çalışmalar yapmasından oldukça keyif alınca akademik hayatını, biyoenformatik alanında devam ettirmeye karar verdi. Büyük motivasyonla başvurduğu ODTÜ Biyoenformatik Bölümü’nden kabulünden sonra Bilkent Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ali Osmay Güre ve ODTÜ Biyoenformatik Bölümü Yard. Doç. Dr. Aybar Can Acar ile kanser ilaçlarının hastanın genetik profiline göre kişiye özgü kullanımını sağlama amacıyla bilimsel çalışmalara başladı. Danışmanlarının kendisini teşvik etmesi üzerine bilimsel çalışmanın ticarileşmesini sağlayabilmek adına Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nın Teknogirişim Sermaye Desteği’ne başvurdu ve 100 bin TL’ lik desteği büyük bir başarı göstererek almaya hak kazandı. Girişimini ODTÜ Teknokent Kuluçka Merkezi’nde kurdu. Süreç içerisinde ODTÜ Biyoenformatik Bölümü yüksek lisans öğrencisi Volkan Orhan ve ODTÜ Teknokent’in fikrin olgunlaşması adına mentor olarak görevlendirdiği Kıvılcım Çaylı ile tanıştı ve bu üçlü yola beraber devam etmeyi karar verdiler. Volkan Orhan, ODTÜ İstatistik Bölüm’nden mezun oldu. 3 sene özel sektörde veri madenciliği konusunda çalıştıktan sonra ODTÜ Biyoenformatik Bölümü’nde yüksek lisans yapmaya başladı. İstatistiği hep bir araç olarak gördü. Mezuniyet yıllarında bu aracı nasıl kullanacağı konusunda kararsızlıklar yaşadı. Risk üzerine yoğunlaşmaya karar vermesine rağmen sigortacılık alanında kullanmak için aktüeryada yüksek lisansa başladı. Bu dönemde büyük veri ile uğraşmaya başladı. Bu süreç içerisinde istatistiği sağlık alanında kullanmak kendisini çok heyecanlandırdı. Başlarda hobi olarak moleküler biyolojideki gelişmeleri takip eden Orhan, bir anda biyoenformatik analizleri yaparken buldu kendini. 2015 senesinde başvurduğu Biyoenformatik Bölümü’ne kabul edildi ve bu süreç içinde de Semih’le tanıştı. Semih biyoloji kökenli olduğu için istatistik konusunda kendisini geliştiriyordu. Semih’in biyoloji ve enformatik konularında Volkan ile yaptığı çalışmalardan sonra ikili, kan kanseri üzerine çalışmalarını devam ettirmeye karar verdi. Kıvılcım Çaylı ise ODTÜ Biyoloji Bölümü’nü bitirdikten sonra iş hayatına atıldı. Çeşitli global sağlık şirketlerinde yönetici olarak çalıştıktan sonra girişimci olmaya karar verdi. Sağlık alanında üç start-up kurdu. Bu arada ODTÜ İşletme Bölümü’nde MBA yaptı, ODTÜ Teknokent ve TÜBİTAK işbirliğiyle sürdürülen Teknogirişim Mentorluğu programını bitirdi. Mentorluk yapmak için tanıştığı projenin, ilerleyen zamanlarda bir parçası oldu.

Hürriyet’in haberinden edindiğimiz bilgiye göre “kişiye özgü ilaç kiti” geliştirdiğinizi öğreniyoruz. Biliyoruz ki kemoterapi her hastada işe yaramıyor ya da daha doğrusu her hasta kemoterapiye aynı şekilde cevap vermiyor.  Bu çalışma sanıyorum kanser hastalarının, kişiye özgü tedavi yönteminin belirlenmesinde önemli rol oynuyor. Biz bu kadarını okuyabildik çalışmanızdan daha detaylı bahsetmek ister misiniz?
Çalışmada, kanser hastalarının kemoterapik tedaviye yanıtını iyileştirmek ve etkili olabilecek en etkili ilaçları hastaya özgü tespit edebilme gayesiyle “kişiye özgü ilaç kiti” geliştirmeyi düşündük. Kanserin oldukça heterojen bir hastalık olduğunu göz önüne alıp halihazırda kullanılan standart tedavilerin yerine hastanın kendi genetik yapısına göre bir tedavi olanağı yaratılmasının, tedavi başarısını oldukça arttırabileceğini varsaydık. Bu amaçla kanser ilaçlarının biyobelirteçlerini tespit edebilen ve bu biyobelirteçlerin aktivitesine göre ilaç hassasiyetini tahmin edebilen sistem biyolojisi yaklaşımlı istatistiksel bir metot geliştirmeyi kararlaştırdık. Çalışmada model hastalık olarak malign melanomu (cilt kanseri) tercih ettik. Veri kaynağı olarak Dünya’da tanınma oranı en yüksek olan Cancer Cell Line Encyclopedia (CCLE) ve Cancer Genome Project (CGP) adlı iki büyük farmakogenomik veritabanını kullandık. Her iki çalışmada da ortak malign melanom hücre hatlarının ve bu hücre hatlarına uygulanmış ortak kanser ilaçlarının verilerini kullanarak geliştirdiğimiz metodun, ne ölçüde ilaç yanıtını tahmin edebildiğini, hangi ilaçların hücre hatlarında daha yüksek aktivite gösterdiğini belirlemeye çalıştık. İstatistiksel ve laboratuvar çalışmalarımızda metodun tahmin ettiğimiz ölçüde düzgün ve başarılı bir şekilde çalıştığını gördük ve bu yaklaşımı tüm kanser türlerinde, hatta genetik kökenli diğer birçok hastalıkta kullanabileceğimizi düşündük. Ancak çalışmalarımızı sonraları öncelikli olarak kan kanseri üzerinde yoğunlaştırmaya karar verdik. Bunun sebebi olarak kan kanseri, kemoterapinin başlıca tedavi yöntemi olmasını ve çok fazla ilacın kemoterapide kullanılmasını gösterebiliriz. Ayrıca, kan kanserinde diğer kanserlerden farklı olarak, dokunun bulunmamasını ve dolayısıyla ilaçların aktivitesinin daha yüksek olmasını göz önüne alarak geliştirmeyi hedeflediğimiz kitin oldukça başarılı sonuçlar vereceğini varsaydık. Geliştirdiğimiz metotla, kan kanserleri için yaptığımız ilk istatistiksel analiz sonuçlarına göre; gerçekten de kan kanseri türlerindeki ilaçların hücre hatlarındaki yanıtının başarılı bir şekilde tahmin edebildiğimizi görüyoruz. Hatta bazı ilaçların, var olan klinik verilerini kullandığımızda istatistiki sonuçlarımızın sadece hücre hatlarında değil, klinik örneklerde de oldukça anlamlı sonuçlar üretebildiğini saptamış durumdayız. Ancak istatistiksel sonuçlarımızın, laboratuvar koşullarında kapsamlı bir şekilde doğrulanmasına ihtiyaç duymaktayız. Önce standardize edilmiş hücre hatlarında doğrulamalarımızı laboratuvar koşullarında başlatmak, daha sonra da kanser hastalarında klinik denemelerle doğrulamamızı devam ettirmemiz gerekmektedir. Çalışmalarımızı klinik olarak doğruladığımız durumda kan kanseri hastalarının kemoterapi sırasında kullanması gereken en ideal ilaçların tahminini yapan ya da kullanılmak istenen ilacın kanser hastasında işe yarayıp yaramayacağını belirleyebilen kitimizi, ticarileştirebileceğimizi ve gerekli onayların alınmasından sonra hastanelerde kullanımına başlayabileceğimizi öngörmekteyiz. Bu sayede, ülkemizdeki ve dünyadaki milyonlarca kan kanseri hastası, en etkili kemoterapiyi alarak kanserle çok daha etkili mücadele edebilecek, gereksiz ilaç kullanmak zorunda kalmayacak ve maddi tasarruf sağlayabilecektir. Dahası, gereksiz ilaç kullanımın önüne geçilmesinden dolayı sigorta şirketleri ciddi maddi tasarruf sağlayabilecek ve ülkelerin kanser ilaçları için ayırmak zorunda kaldığı büyük bütçelerde kayda değer azalmalar sağlanabilecektir.

Çalışmalarınızı yürütürken ya da sonuç aldıktan sonra Tr’de sizi destekleyen herhangi bir sağlık kuruluşu ya da başka herhangi bir kuruluş oldu mu?

Çalışmalarımız için gerekli finansal destek konusunda Bilim, Sanayi Ve Teknoloji Bakanlığı’ndan 100 bin TL’ lik Teknogirişim Sermaye Desteği’ni almayı başardık. Bu destek sayesinde, bir girişim kurma fırsatı elde ettik. Bu bakımdan Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nın desteği, projenin filizlenmesi açısından oldukça önemliydi. Ancak biz en büyük desteği ODTÜ Teknokent’ten aldık. ODTÜ Teknokent, öncelikle bizim için kuluçka merkezinde bir yer tahsis etti. Sonrasında, iş fikrimizi geliştirmek, doğrulamak, ticarileştirmek ve gerekli danışman ihtiyacımızı karşılamak konusunda destek sağladı. Şu an hâlâ en büyük destekçimiz, ODTÜ Teknokent. ODTÜ Teknokent’in girişimcilerden sorumlu eski direktörü ve T-Jump Venture’ın yönetici ortağı İlknur İlkyaz Gül’le yaptığımız görüşmeler ile fikrimizi nihai haline getirebilmek amacıyla ABD’ de San Francisco’d a Dropbox, Airbnb gibi dev girişimlerin kurulmasına ön ayak olmuş dünyaca ünlü hızlandırma programı Y Combinator’a girmemiz gündemde. Hızlandırma programını başarıyla tamamlamamız durumunda, erken yatırım imkânına erişmemiz dahi mümkün görünüyor. Erken yatırım ile kitimizin kliniklerde kullanılabilir potansiyelde olduğunu gösterebilmeyi amaçlıyoruz. Daha sonra, San Francisco’ya tekrar gidip büyük yatırımcılara kitimizi sunmak ve yatırım almamız mümkün olabilir. Gördüğünüz üzere ODTÜ Teknokent bizim en büyük destekçimiz konumunda. Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı ve ODTÜ Teknokent dışında, henüz bir kurum ya da kuruluştan destek almış değiliz, ancak gelecekte gerekli desteği alabilmeyi temenni ediyoruz.

Sağlık Bakanlığı’na fon için başvurdunuz mu? Ya da başvurduğunuz başka kuruluşlar var mı? Tepkiler nasıl?

Sağlık Bakanlığı için bir fon başvurusunda bulunmadık çünkü bildiğimiz kadarıyla Sağlık Bakanlığı’nın bizim gibi girişimciler için bir fonu şu an için ne yazık ki bulunmamakta. Ancak bakanlığın Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu’nda ilgili mercilerdeki yetkililerle yaptığımız bazı görüşmeler sonucu fikrimizin ileride destek bulmaması için hiçbir neden bulunmadığı, hatta büyük oranda desteklenebileceği söylendi. Ayrıca, yine bakanlığın Kanser Savaş Daire Başkanlığı biriminin yöneticisi Doç. Dr. Murat Gültekin’in, geliştirmek istediğimiz kit konusunda oldukça olumlu yorumlarını aldık. Bunlar, bize ileride belki de en büyük desteklerden birini Sağlık Bakanlığı’nın verebileceğini gösteriyor. Sağlık Bakanlığı dışında temas halinde olduğumuz bazı yatırımcılar ve fonlar da bulunmakta. Ancak şu an henüz ilerlemiş bir görüşmemiz mevcut değil. Basında haberlerimizin çıkmasıyla birlikte bizimle görüşmek isteyenlerde önemli bir artış oldu. Sesimizi duyurmak için basın gerçekten çok önemli. Görüşmek isteyen kurum ve kuruluşlar dışında, halkımızdan da çok olumlu dönüşler aldık. Sosyal medyada haberlerimiz inanılmaz derecede hızlı bir şekilde yayıldı. Haberimizi okuyanlar bize desteklerini içtenlikle bildirdiler. Ancak bizimle en çok ilgilenenler kanser hastaları ya da hasta yakınları oldu. Bu yüksek ilgi bize gösterdi ki kitimizin ticarileşip hastanelerde kullanılması durumunda, oldukça fazla talep görecek ve hastaların en önemli ihtiyacına yanıt verecektir. Hedeflerimizi gerçekleştirmek istiyorsak halkımızın desteği bizim için çok önemli ve görüyoruz ki onlar bizim istediklerimizi yapabilmemiz için bizi her zaman destekleyecekler. Bu, bize oldukça heyecan ve gurur veriyor.

Türkiye’de bilimin ilerleme hızını ve şeklini nasıl değerlendiriyorsunuz? Değerlendirme yanıtınıza göre, sizce böyle olmasının nedenlerini yazabilir misiniz?

Bilim ve teknoloji, son derece önem verilmesi gereken bir konu. Dünya bilim ve teknoloji için inanılmaz yatırımlar yapıyor. Özellikle ABD, Almanya, Çin ve Japonya gibi gelişmiş ülkelerin bilim için ayırdıkları ödenek, insan gücü ve efor azımsanmayacak ölçüde fazla. Lâkin Türkiye, maalesef bilim konusunda gelişmeleri geriden takip etmek zorunda kalıyor ya da zorunda bırakılıyor. Bunun nedenleri arasında Türkiye’nin gelişmekte olan bir ülke konumunda olması baş faktör gibi görünüyor. Ülke gelişmesi sürecinde halletmesi gereken bir dizi konu mevcutken eforunun büyük bir kısmını, ne yazık ki bilim ve teknolojiye ayırmada güçlük çekiyor. Bu durum aslında sadece Türkiye için geçerli değil. İncelerseniz gelişmekte olan ülkelerin bilim ve teknoloji alanında, gelişmiş ülkeleri geriden takip etmek zorunda olduğunu görebilirsiniz. Gelişmekte olan ülkelerin ekonomisi de bilim ve teknolojinin desteklenmesinde önemli bir faktör olarak görülebilir. Araştırma ve geliştirme faaliyetleri için önemli miktarda bir meblağın kullanılmasına ihtiyaç duyulabiliyor ve bu meblağ için ülkelerin bilimsel çalışmalara finansal destek sağlaması son derece önemli bir konu. Eğer finansal desteğiniz yoksa, ne yazık ki bilimsel çalışmalarda ilerlemenizde bir yavaşlama oluyor. Gelişmiş ülkelerin bilimsel çalışmalara çok daha fazla destek vermesi elbette ki tesadüf değil. Türkiye, her ne kadar bilimsel gelişmeleri geriden takip etmeye başladıysa da son dönemlerde bilimsel çalışmalar için ayırdığı finansal destek programlarıyla, özellikle bazı alanlarda, dünyayı yakalama noktasında önemli adımlar atmaya başladı. Ancak bilimde dünya standartlarını yakalayabilmesi için Türkiye’nin çok daha fazla atılım gerçekleştirmesi ve finansal destek kanalları oluşturması gerekiyor. Böylece bilimsel gelişmede görülen ivmesel hareketin, gelecek yıllarda çok daha hızlanmasını ve dünyada bilim kulvarında önemli işler yapan bir ülke olmasını görmek şaşırtıcı olmayacaktır.

Yurtdışında (herhangi bir Batı ülkesinde mesela) yaşasaydınız,  çalışmanın süreci ve gelişimi sizce nasıl ilerlerdi?

Gelişmiş ülkelerde çalışmalarınızı yürütmenizin elbette büyük avantajları bulunmakta. ABD başta olmak üzere gelişmiş ülkeler, bilimsel çalışmaların yapılabilmesi için her türlü olanağı yaratma peşinde. Çalışmaların sürdürülebilmesi için yer sunma, finansal destek sağlama, uygun ekosistem yaratma, üniversite ile sanayi işbirliğini teşvik etme gibi birçok olanağı gelişmiş ülkelerde bulabiliyorsunuz. Bizim gibi bilimsel bir çalışma ile endüstriyel bir ürün yaratma peşinde olan girişimciler için dolayısıyla gelişmiş ülkelerde faaliyette bulunmak, büyük bir avantaj gibi görünüyor. Biz yaptığımız çalışmaların desteklenmesi için gelişmiş ülkelerde daha rahat yatırımcı bulabileceğimizi düşünüyoruz. Türkiye’de bu işler biraz zor. Çünkü yatırımcı ekosistemi henüz oluşabilmiş değil. Türkiye’de yatırımcılar kısa sürede çok kâr etme hevesinde olduğundan risk almayı tercih etmiyorlar ve kendilerine garanti para kazandıracak fikirleri desteklemeyi tercih ediyorlar. Bu sebeple bizim çalışma alanımıza yani biyoteknolojiye yatırım yapacak bir yatırımcıyı bulmak oldukça zor. Türkiye’de görüştüğümüz yatırımcılar bize bu nedenle yatırım bulmak için hep yurtdışına çıkmamız gerektiğini söylüyorlar. Girişimciler için yatırım çok önemli. Eğer girişimci yatırım bulamazsa kendi kendine bir şeyleri yapması düşünülemez. ABD gibi yatırımcı ekosisteminin çok gelişmiş olduğu yerler bu yüzden girişimciler için çok önemli. Eğer ABD gibi gelişmiş bir ülkede girişimci olsaydık muhtemelen hem yatırımcı bulmamız daha kolay olurdu hem de fikrimizi ürüne dönüştürmek için daha hızlı adımlar atabilirdik.

Türkiye’de bilim insanı olmak nasıl sizce?

Türkiye’ de bilimle uğraşan insanlara bir saygı olduğunu düşünüyoruz. Özellikle popüler konularda araştırma yapıyorsanız insanların hemen ilgisini çekiyorsunuz. Bizim uğraştığımız alan da kanser ile ilgili olunca elbette bir hayli merak ediliyorsunuz. İnsanlar bizim ne için uğraştığımızı, neye çabaladığımızı, hangi sorunlara nasıl çözümler üreteceğimizi merak ediyor ve Türkiye’de de bilimle uğraşan insanları görünce mutlu oluyorlar. Biz bu ilgiden fazlasıyla memnunuz. Ancak her ne kadar Türkiye’de bilim insanı olmanın insanlar gözünde pozitif bir anlamı olsa da negatif yanları da mevcut. En önemli negatif tarafı ise bilim insanlarının çalışmaları için yeterli destek bulamamaları… Özellikle birçok yüksek lisans ve doktora öğrencisi bilim yapmak için uğraşırken maalesef finansal destek alamıyorlar ve bunun neticesinde öğrenciler, çalışmalarına odaklanmak yerine nasıl geçinebiliriz derdine düşüyorlar. Haliyle bu durum nedeniyle; projelerin aksaması, yavaşlaması hatta durması durumu ile karşılaşabiliyoruz. Bir diğer negatif yön de desteklenen projelerin bütçesi konusu… Birçok proje için verilen destek miktarı, ne yazık ki projenin ihtiyaç duyduğu miktardan oldukça az miktarda oluyor. Finansal destek az olunca projeler, maalesef istenildiği ölçüde başarılı sonuçlar veremeyebiliyor. Oysa gelişmiş ülkelerde projelere verilen destek inanılmaz ölçülerde. Türkiye’de bilim insanı olmanın bir diğer negatif yönü ise bilim insanlarının devlet üniversitelerinde kadro bulamıyor oluşudur. Yurtdışında son derece yetişmiş olan bilim insanlarımız, Türkiye’ye dönmek istediklerinde kadro sorunu ile karşılaşıyorlar ve maalesef birçok yetişmiş insanımız, kadro bulamayınca çaresiz ülke dışında başka fırsatları kovalamaya başlıyorlar. Türkiye’de bilim yapmak varken başka ülkelerde kariyerlerini yürütmeyi seçebiliyorlar. Sonuç olarak, Türkiye’de bilim insanları her ne kadar takdir görse de maalesef birtakım gerçekler de gösteriyor ki Türkiye’de bilim insanı olmak biraz dezavantajlı. Ancak ilerleyen yıllarda tüm olumsuz noktaların bilim adamları lehine düzeltilerek, bilim insanlarımız için Türkiye’nin daha çekici bir yer olmasının sağlanabileceğini düşünüyoruz.

Peki, Türkiye’de girişim ekosistemini ve girişimciliği nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ekosistem, yavaş ama düzenli şekilde gelişiyor. Yeni ekonominin ünlü şirketleri yazıldıkça ve konuşuldukça, ülkemizde de bir bilinç ve heves doğuyor. ODTÜ Teknokent başta olmak üzere kuvvetli teknokentlerimiz var. Ancak ekosistemin girişimci ve teknokent unsurları dışında, diğer olmazsa olmaz unsurları da gelişmeli. Görece düşük başlangıç sermayesi isteyen yazılım ve aplikasyon start-upları ve benzeri işler için küçük tutarlarda yatırım yapan “melek yatırımcılar” bulunabiliyor. Ya da çok yüksek cirolu büyük şirketler için yüz milyonlarca TL yatırım yapabilecek risk sermayesi fonları (venture capital) bulabilirsiniz. Ama bizim projemiz gibi ilk yatırım ihtiyaçları yüksek ve Ar-Ge’den ticari ürün aşamasına henüz geçmekte olan girişimler için bir finansman mekanizması daha oluşmadı. Gelişmiş girişim ekosistemlerinde girişimlerin bu aşaması “seed capital” (tohum aşaması sermayesi) ve/veya sektörel stratejik şirket ortaklıklarıyla fonlanıyor. Bu yapı bizde de oluşmalı. Özellikle şirketler ve kurumsal yatırımcılar, gözlerini inşaat dışındaki işlere de çevirmeliler.

Girişimcilere gelince; önlerindeki en büyük engelin, kültürümüz olduğuna inanıyoruz. Hepimizin yetiştirilme tarzı benzerdir. Risk sevmeyiz, zorluklarla karşılaşmak istemeyiz, rahatımıza ve güvenliğimize düşkünüz. Başarılı bir girişim kurmak için ise tam tersine ihtiyaç var. Yani girişimciler; “eski köye yeni adet getirmeliler” ve “başımıza icat çıkarmalılar”. Ülkemizin, insanımızın, ekonomimizin, bilimin ve dünyanın buna ihtiyacı var.

Cevaplarınız ve katkılarınız için çok teşekkür ederiz. Umarız ki bu değerli çalışmanız, gereken desteği ilgili yerlerden almanız sonucunda halkla buluşur.